Yokluk mu Cehennem mi?

Soru:

Mazluma dense ki, sana zulmedene ne ceza verelim, bildiği en büyük cezayı ister. Öyle büyük cinayetler oluyor ki, nihayetsiz bir cinayetin neticesi nihayetsiz cehennem yerine, adem olmamalı mı? Benim bildiğim en büyük ceza o gibi duruyor.

Bu cinayete rağmen yine de rahmet hükmediyor mu denmeli? Gerçi adem-i mutlak da yok, ilmi vücud var neticede. Cenab-ı Hakkın nazarı şuhuduna bir an bile görünmek, kişi ne kadar bedbahtta olsa geri alınamaz bir nimet gibi sanki. Az önce kafirler diriltilmeyeceklerini mi sandılar mealinde bir ayet dinlerken, Allah’ın öyle isteyip, kafirler diriltilmeyecekler diyebileceğini düşünüp, neden böyle olduğunun hikmetini aradım.

Cevap:

Mevzu çok ilginç. Bir kaç ay önce, adem denince neyi kastettiğimizi sorguladık bir derste. Bir arkadaş diyordu ki, “cehennem daha büyük azap gibi duruyor, yok olsam, elem de yok, bişey de yok. Tercih ederim. Cehennemin neresi rahmet? Hem ebedi cehennem niye rahmet olsun ki? vs vs”

O zaman ademi tanımlayalım demiştik. (Burdan sonraki kısım malumu ilam olabilir, hakkınızı helal edin. Benim için yeni manalar olduğundan paylaşacağım)

Ve şöyle bir mana konuşuldu: Vücudu tatmış olan insan için ademi nasıl “anlarız(yada biliriz)” biz bu dünyadayken? Tırnak içine aldığım kısım önemli. Anlarız yada biliriz diyorum, çünkü adem konusunda spekülasyon yapmak, hayal kurmak, yada üstad dedi diye öyle kabul etmek değil de, cidden ademin ne berbat birsey olduğunu nasıl bilirim? Örnek üzerinden gidelim. Mesela doğuştan kör biri için gözün olmaması, daha önceden görmüş olup da sonradan kör olmuş bir adam için gözün olmamasına kıyaslanamaz bile. İlk adam zaten o lezzeti bilmiyor ki, dünyasında görmek diye bişey hiç olmamış ki onun olmamasından elem duysun. Ama, vakt-i zamanında görmüş olan adam, o varlığı kaybedince derin bir azaba düşüyor. Yani göreceli bir adem yaşıyor.

Şimdi bir basamak ileri taşıyalım: Kainatta tecrübe ettiğimiz her şey, her his, her güzellik, özetle her “vücud”, Cenab-ı Hakk’ın esmasına dayanıyor, onun ayinesi, onun güzelliğini bize yansıtıyor. Ne zaman ki, o vücut bizimle irtibatını kesse, bize adem hasıl oluyor. Ve bu bizim için en büyük bir elem oluyor. Üstad bunu firak elemi diye anlatıyor.

Cehennemde hala bir vücud mertebesine mazhardır fertler, öyle anlaşılıyor. Bir şekilde Rab’bi tanıyorlar, varlığını biliyorlar. En büyük elem olan, Rab ile olan bütün bağların kopması noktasında değiller. Bu da bir rahmet, ve belki de neticede cehennemdeki kafirin, dünya hayatında bir şekilde Allah’ı birazcık da olsa tanıdığı ölçüde alacağı bir mükafat. Yani Allah ona kendisini tanıdığı ölçüde, vücudu kendisinden bildiği ölçüde muamele edecek.

Fakat kafir-i mutlak için, madem Rabbinni hiç bir şekilde tanımamış, onun dünyasında Rab’be yer yok, o halde ahirette ektiğini biçecek. Yani bütün vücudlardan mahrum bırakılacak.

İyi de bu nasıl olur ki? Ben yoksam elem de yok, hiç bir şey yok… Bunu şöyle bir örnek üzerinde görebiliriz. Anneannem alzheimer hastası. Onda şunu gözlemledim ki: Kadıncağız kendi varlığının farkında bile değil. Toprağın üstünde mi, altında mı, hiç haberi yok. Ama sürekli bir azap içinde. Olmayan şeylerden, kuruntulardan, hayallerden mütevellid azaplar çekiyor. Yani Descartes’in meşhur “düşünüyorum, o halde varım” türünden bir yargısını yapacak kadar akli melekeye sahip değil. Kendi vücudunun farkında değil. Fakat kaygılarından dolayı elem çekiyor. Yani kendi varlığının farkında olmaması, onun elem çekmesine mani olmuyor. Bu bana şunu anlatıyor: Kişi için çok ademler hasıl olabilir, her bir ademden çok acılar çekebilir. Bu, dünyada tattığı vücud ile olan (daha doğrusu Vacib-ül Vücud ile olan) irtibatının kesilmiş olmasından dolayı olur. Fakat insan yine bir vücuda mazhardır. Yani, bir adamın ademi tatması demek, o adamın yok olması demek değil, o adamın yokluğu tatması, yada daha önceden tattığı varlıktan mahrum kalması demektir, diye anlıyorum.

Özetleyecek olursam, ademe gitmek, şükrünü eda etmediği (yada diğer bir tabirle küfranda bulunduğu) vücud mertebelerinin cezası olarak, o vücudlardan kişinin uzaklaştırılması, rabıtasının koparılmasıdır. Dolayısıyla o vücudlardan yana kendisinde ademler hasıl olur. Dolayısıyla, umum vücudu (yani vücudun membaı olan Vacib-ül Vücudu) mutlak olarak inkar eden bir adama verilecek layık ceza, bütün vücud ile olan alakalarının kesilmesidir. Ve yukarıda bahsi geçen örnekte olduğu gibi, bu o kişinin “yok” olmasını gerektirmez. Sadece kendi nazarında o kişi “yok”tur, ve bunun elemini derinden derine hisseder.

Şimdi gelelim kafirlerin Cehennem’de rahmete mazhar olması meselesine. Ben bunu şöyle anlıyorum: Küfür denilen şey bir sıfattır. Mutlak küfür vardır, esmanın kısmi olarak inkarı vardır, yada sıfatların kısmi olarak inkarı yada kabulünde hata etme vardır. Üstad bunu şöyle ifade ediyor: “Kafirler Allah’ı inkar etmiyorlar. Sıfatlarında hata ediyorlar”. Küfrün en büyük bir cinayet olduğu risalelerde izah ediliyor genişçe, o mevzu ayrıca düşünülmeli. Şimdilik onu öylece kabul edip yola devam edelim. Bu asırda da olan en büyük cinayet, önceki her asırda olan cinayetler gibi, “küfür”. Ve cinayetlerin büyüklüğünün ölçüsü de yine eşyanın Allah ile olan rabıtasını (iman) kurmamadan kaynaklanıyor zaten. (üstadın tabiriyle her günah içinde küfre giden bir yol var). Şimdi, üstadın ilk önermesini alırsak, yani kafirin Allah’ın sıfatlarında hata etmesi meselesi, bu profildeki bir insan, hala bir derece Allah’ı tasdik ediyor denebilir. Madem tasdik ediyor, Allah’ın rahmeti muktezasınca, ona bir vücud mertebesini, Cehennemde de olsa, ihsan etmiş oluyor. Bu noktada yine şu hadis-i kudsi devreye giriyor “Kulum beni nasıl bilirse onunla öyle muamele ederim”. Kafir, Allah’ı birazcık bile biliyorsa, buna mukabil bir mükafat olarak cehennemi görecek, diye anlıyorum. Tabi, cehennemde mertebelerin bulunması da küfrün derecesine göre oluyor. Hatta belki şöyle de denebilir, cehennemde esas yakan ateş, firak ateşidir.

Bu noktada şu sorulabilir: Kafir-i mutlak varmıdır? Bütünüyle Allah’ı inkar eden birileri?
Bilemiyorum. Cevabını bilmenin bana bir faydası olur mu, o da ayrı mesele.

Olayın bana bakan yönü ne peki bu kadar laf salatasından sonra?
Bana bakan yönü şu: Kendimi “mü’min” diye vasıflandırmam, her sıfatımın mu’min olduğu anlamına gelmiyor. Bazı yönlerimle, Allah’ın üzerimde gösterdiği esmasını anlayamıyorsam, 23.sözdeki tabirle şayet Allah ile olan intisabını kuramamışsam, o noktada bir küfran (örtme) içindeyim denebilir. Bundan dolayı, ben o varlık vasıtasıyla, mesela göz diyelim, Rabbim ile bağlantı kurmamışsam, ahirette o uzva mahsus vücud yönünden ademe düşebilirim. Zaten aynı cennette bulunup da farklı lezzet alanları ifade ederken üstad buna işaret ediyor “kuvve-i basırası zaif, kuvve-i şaammesi hiç yok, vs vs”.

O halde bana düşen, bu dünyada muhatap olduğum her “vücud”u, iman ile Rabb’e nisbet etmek. Ta ki iman hem beni ışıklandırsın, hem dünyayı ışıklandırsın. Üstadın burdaki analojisi de harika. Işık olmadan nasıl ki dünya benim için yok hükmünde, yada olduklarından çok farklı bir şekilde algılıyorum varlığı ışıksız olarak. İman da olmasa vücud benim için yok hükmünde olacak. Tersinden bakınca da: “Madem o var, herşey var”. Ama işte işin kötü tarafı şu ki, ben bu dünyada vücudu tadıyorum bir miktar. Ve bunun benim elimden alınması bana çok ciddi azap olabilir. DİKKATLİ OLMAM LAZIM!!! “Hazer et, dikkatle baş, batmaktan kork…”.

İman, aktif bir süreç. Kainatta muhatap olduğum herşeyi tek tek Rabbe nisbet etme süreci. Sürekli bir tefekkürü gerektiriyor. Bunda tenbellik ettiğim ölçüde, kendi kainatımı Allah ile ilişkilendirmediğim ölçüde kaybederim. Bu zaviyeden olaya bakınca “imanı Lailahe illallah ile tazelemek”, yani muhatap olduğum şeylere vücud verecek, onları yaratacak Allah’tan başka bir ilah olmadığına şehadet etmek, çok daha fazla anlam ifade ediyor.

 

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Yusuf Osmanlıoğlu

Yazar Hakkında:

Hayat yolculuğunda karşılaştığı binbir çeşit soru(n)larına tatmin edici cevaplar arıyor... Diğer yazıları için tıklayın.

1 Yorum - "Yokluk mu Cehennem mi?"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. Seyma Nur dedi ki:

    Tesbihati okumadin, eline rahmet-i ilahiye’den bicak vuruldu. Aslinda, “mu’min” icin her halde, rahmet ve kar ciheti var. Elhamdulillah. Guzeldi…

Fikrinizi Paylaşın