Âl-i İmran, 3:144

Abdullah Berâ – Âl-i İmran, 3:144‘te Cenab-ı hak şöyle buyuruyor:

وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۚ أَفَإِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَىٰ أَعْقَابِكُمْۚوَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَىٰ عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللَّهَ شَيْئًاۗ وَسَيَجْزِي اللَّهُ الشَّاكِرِينَ

Muhammed, sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse, siz ökçeleriniz üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah´a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.

Bize bakan yönüyle nasıl anlamak lazım bu ayeti? Peygamberimizin (sav) günümüzdeki vefatı, mesajının, tevhidin ortadan kalkması ya da tevhide yönelik yoğun bir saldırı olması ve bu duruma karşı ayetin bir uyarısı gibi yorumlanabilir belki.

M.Said – Benim aklıma gelen de sizin düşündüğünüz mana oldu ilk anda.

“Muhammed’in getirdiği mesaj niye ölsün ki?” diye sorduğumda, olsa olsa benim için ölmüş olur yani mesajı algılamayan birisi için o mesaj ölmüş olur yoksa mesaj bütünüyle dünya semasından kalkmış manasında değil, gibi…

“Ökçeler üzerinde geriye dönmek” çok ilginç bir tabir. Sanki birisinin arkasından yürürken o bir şekilde önümüzden gittikten sonra o yolu bırakıp gerisin geriye dönmeyi anımsattı bu tabir. Yani bir bilinçsizlik hali söz konusu : “Bu insanın getirdiği mesaj ne”, “nereye götürüyor bizi?” gibi soruların cevapları, ilk baştaki takip edişin sebebi gibi görünmüyor. Belli ki mana aramaktan ziyade, takip edilenin maddi (fiziksel) varlığına endeksli bir anlayışı belirtiyor.

“Bu durumda olmak ancak kendine zarar vermektir” manasını anlayabiliyorum fakat ayetin sonundaki şükretmek manası nasıl anlaşılabilir?

Abdullah Berâ –  Zorlama bir yorum mu bilmiyorum ama şunlar geldi aklıma: Burada “mükâfatlandırılanlar” ifadesi ökçesi üzerinde dönmeyenleri, yani iman, marifetullah eğitimine devam edenleri ifade ediyor.

Şükür bu demek ve mükâfat da insanın ökçesi üzerinde dönmeyerek, yani marifetulah eğitimi sonunda sahip olduğu kâinata, hayata bakış açısı, iman.

Senai – Kur’ân’da, “muhammed” isminin geldiği her yerde (sanıyorum dört kez) “hamd” bağlamında bir vurgu vardır. Çok hamd eden, ya da çok övülen… Yani “muhammed/övülenin, övülme sebebi elçiliğidir; hamd etmede en önde gelen olduğu için “muhammed”dir, hamd ettiği için önünüzdedir; başka bir şey için değil.

Elçiliği, “hamd”e tek layık olan Allah’tan “hamd” etmekten başka bir işi olmayan, başka bir işe yaramayan insana doğrudur.

Elçiliği, “hamd” için var edilen, sonsuz minnetle teşekkür telaşında olması beklenen, nihayetsiz bir iyiliğe mukabele etme sevdası taşıması umulan “insan”dan, iyiliği karşılıksız yapan, sonsuz iyilik sahibi, nihayetsiz hayır kaynağı Allah’a doğrudur.

Ondan önce gelen elçiler de, sizde zaten olması beklenen “hamd” borcunu söylediler, hatırlattılar. Muhammed’in elçiliği de budur. Siz “övülen”i, “hamd eden” Muhammed”i asıl “öven” ve mutlak “hamd”e layık olan Allah adına övdünüz, sevdiniz, izlediniz. O ölür ya da öldürülürse, susar ya da susturulursa, (haşa) hamd etmez ya da hamd etmesi engellenirse, siz kendi varlığınıza, kendi egonuza, kendi kuvvetinize, kendi kendinize yeterliliğinize, kendi iradenize (ökçesi üzerinde olmak bir kudret alameti, hemen dönüvermek de bir irade göstergesidir ama emanettir) güvenip dönecek misiniz?

Hamd etmezseniz yahut ibadetten vazgeçerseniz, Allah’tan bir şey eksiltecek değilsiniz. Yani, o sizin hamdinize muhtaç değil, sizin ibadetiniz için “yanıp tutuşuyor” değil, yazıklanacak değil kendine… Sadece size merhametidir O’nun size elçi göndermesi… Şükretmek için size Allah yetmiyor mu?  Bir de yanında Muhammed mi istiyorsunuz? O olsa da olmasa da şükür içinde olmanız gerekmez miydi? Çünkü o sadece bir elçi, size kime şükredeceğinizi söylemek için geldi, “muhammed”, sizi “hamd edilesi Allah” ile tanıştırdı, yüzleştirdi. Aradan çekilse bile, siz şükretmeye devam ediyor olmanız gerekmez mi? Ayetin akışı içinde “muhammed”/”hamd”/”şükür” eksenine dikkat!

Mehmet Ali – Benim aklıma şöyle geldi: Bu ayetteki  مُحَمَّدٌ  lafzı, küçük harfle muhammed olmasın? Yaratıcının elçisi yani ondan mesaj getiren ve ona hamd içerisinde olan bütün mahlukat değil mi? Hem insanlar hem de diğer varlıklar şeklinde? Hepsi elçi, hepsi hamd, hepsi tesbih eder durumda.

Bunlardan birisi bizim şehadet ettiğimiz ortamdan alınırsa, kaldırılırsa (yani ayetin tabiri ile katl edilirse), yani onun verdiği mesaj bizim dünyamızda yok olursa (şüphe, gaflet ve dalalet ile mesela) biz doğruya (Hakka) sırtımızı dönmekle yanlış yapmış oluruz.

Yani bir “elçi” gitti diye, bütün her şey de reddedilmez ki diyor gibi geldi bana ayet. Şahit olduğumuz bir bürhan/ayet/delil yani elçi mesela günümüzdeki fen ve felsefeden gelen bir şüphe ile bizim dünyamızda katl edilirse, hemen her şeyi reddetmeye gerek yok. Çünkü o, elçilerden sadece birisiydi; tek o değildi ki. Onun gibi daha birçoğu var.

Bu bağlamda, Üstad’ın, nübüvvet mesleğini, kökleri, gövdesi, dalları ve meyveleri ile bir ağaca benzetmesi geldi aklıma. Tek, vakum içerisinde, bir Muhammed diye birisi yok karşımızda bizim, aleyhisselatu vesselam. Bütün nebiler ve onların derslerini almış olan evliya ve asfiya da karşımızda duruyor.

Olumlunun (positive) isbatını yapanlar, tevatürle kuvvetlenirler; bir gördüm diyen kişiye gelip birisi daha gördüm dese, kuvveti iki olmaz, on iki olur– nefyin isbatına çalışanların aksine..

Dolayısı ile zayıf veya tamamıyla çürükmüş gibi görünen bir “elçi” nin karşısında bile takınacağımız tavır, bu işten 180 derece dönüp terketmek değil, diğerlerini hatırlayarak, şükre yani abdliğe devam etmektir.

Abdullah Berâ – Konu ile ilgili şöyle bir bölüm var.

3. Lem’a, 13. İşaret, 3. Nokta

Şeytanın bu desisesine benzer diğer bir desise ile, insanın selâmet-i fikrini ifsad ediyor, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-ı muhakemeyi bozuyor ve istikamet-i fikriyeyi ihlâl ediyor. Şöyle ki:

Bir hakikat-i imaniyeye dair yüzer delâil-i ispatiyenin hükmünü, nefyine delâlet eden bir emâre ile kırmak ister. Halbuki, kaide-i mukarreredir ki, “Bir ispat edici, çok nefyedicilere tereccüh ediyor.” Bir dâvâya müsbit bir şahidin hükmü, yüz nâfîlere râcih olur. Bu hakikate bu temsil ile bak. Şöyle ki:

Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.

İşte, hakaik-i imaniye o saraydır. Her bir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. “İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur” der, kandırır.

Biraz farklı bir konu ama yukarıdaki alıntıda geçen “saraya girdikten sonra öteki kapıların açılması” ne demek? Bir noktada tefekkürle Allah’ın kudretinin mutlakıyetine ulaştıktan sonra başka noktalarda tefekkür sürecine girmeden “Allah’ın kudreti sonsuzdur, O yapar” demek değil herhalde.

Ali – Beni de tefekküre sevk eden bu güzel muhavere için katılanlara müteşekkirim. Söylenilenleri tekrar mahiyetinde de olsa, heyecanımı paylaşayım istedim.

Muhammed (asvs) bir “Şecere-i Nurani”, ben onu köküyle, dalıyla, çiçekleri ve meyveleri ile hayatımda (mahlûkatla olan ilişkilerimde) her daim canlı görmeliyim. Kâinatın yaptığı tesbihatı ve tahmidatı, Rasulullah Muhammed (asvs)’in getirdiği mesaj sayesinde okuyabiliyorum. Bu mesaj ebediyen canlı, çünkü kâinatta her bir yaratık, her daim O’nun getirdiği mesajın hakkaniyetini bana ilan ediyorlar. Muhammed, her bir mahlûktaki “övgü”yü görüp, onların övgülerine katıldığı (onlarla birlikte hamd ettiği için), Muhammed (hamd edilen, övülen) olmuştur. Şu kâinatın Sahibi, onun övgüsünün övgüye layık olduğunu bildirmiştir.

O mesajın bana ulaşmasında aracılık edenlerden birisi ölürse veya öldürülmeye kalkılırsa (kişi veya mahlûk öldürülür ama onun temsil ettiği tesbihat ve tahmidat, asla!), benim mesaj ile olan ilişkimin kesilmesine (ökçemin üzerinde geri dönmeme) neden olmamalıdır. Çünkü ben mesaj taşıyandan çok mesaja dikkat etmeliyim, mesajı tasdik ettiğim için mesaj taşıyan önemli olmalı benim dünyamda. Yaratıklar fanidir, ilan ettikleri hakikat bakidir.

Sanki takip eden ayet konuya açıklık getiriyor gibi geldi bana.

Al-i İmran, 3:145

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ أَنْ تَمُوتَ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ كِتَابًا مُؤَجَّلًاۗ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَنْيُرِدْ ثَوَابَ الْآخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَاۚ وَسَنَجْزِي الشَّاكِرِينَ

“Hiçbir nefis Allah’ın kesin takdir ettiği zamanı gelmeden, Onun izni olmadıkça ölmez [herşey Yaratıcısının iradesi ile fenaya gider]; kim dünya menfaatini [o fani yaratığın kendisini] isterse, o kişiye ondan [fenaya gidecek olandan] veririz. Kim ebedi hayatı isterse [o fanilerin yaptığı bekaya, mutlak kaynağa delalet eden tesbih ve tahmidlerini esas görürse – ki Muhammed (savs)’in mesajı bu idi], o kişiye de ondan veririz [o yaratığın yaptığı tesbih ve tahmid’in Sahibi olan Yaratıcısının şuuruyla yaşamayı nasip ederiz – o kişiyi her daim huzur-u İlahide yaşar kılarız].

Biraz farklı bir konu ama yukarıdaki alıntıda geçen “saraya girdikten sonra öteki kapıların açılması” ne demek?

Çok hoş bir soru. Teşekkürler. Bir yaratığın Yaratıcısının Mutlak olması gerektiğine dair şahitliğini gördükten sonra (“Ehadiyet tecellisi”ni müşahede ettikten sonra) diğer yaratıkların da tek tek incelenerek (induction, tümevarım) aynı sonucu verdiklerinden emin olmak için tüm alemi incelemeye gerek kalmaz. (felsefecilerin takıldığı tümevarım problemini çözüyor. David Hume vs’nin temel meselesiydi bu konu).

Bir noktada tefekkürle Allah’ın kudretinin mutlakıyetine ulaştıktan sonra başka noktalarda tefekkür sürecine girmeden “Allah’ın kudreti sonsuzdur, O yapar” demek değil herhalde.

Evet, dediğiniz gibi bu davranış Mutlakiyete ulaştıktan sonra, “Allah’ın kudreti sonsuzdur O şeyi istediği gibi yapar” diyerek mahlûkatın yaptığı şahitliği, tesbihatı, tahmidatı gözlemlemekten ve onların bu tesbihatına katılma görevinden kaçmak olur. [Hayatımızda Muhammed (savs)i öldürmek gibi bir sonuçtur bu]. Biz bu dünyada devamlı tesbihat yapan yaratıkların yaptıkları bu devamlı tesbihata katılmak ve onların tesbihatını her daim tasdik etmek ile mükellefiz. İman bir anda bitmez, daimi bir “süreç”tir. Her gün acıkıp, her acıktığında yeni nimete muhtaç olarak yaratılmanın sırrı buradadır. Yeni tesbih, yeni tahmid etmeye ihtiyacımız olduğu için yeni yaratılışlara mukabil kılınıyoruz. “İmanınızı ‘La ilahe illallah’ ile yenileyiniz” bu demektir.

Dikkat edip böyle önemli bir tefekkür kaymasına düşmemek gerekir. Allah katına çıkıp dünyaya bakmak hatasını içerir. Biz kesinlikle Allah katından dünyaya bakamayız. “Peki, öyleyse 3. Lem’a’dan yaptığınız alıntıda ne demek isteniyor?” sorusu bunu takip edecektir.

“Ehadiyet tecellisi” ile bir şeyin Yaratıcısının ancak her şeyin Yaratıcısı olabileceğini her bir şeydeki şahitlikle görmek, mahluk olan insanı, mutlak olan Halık’ın huzuruna götürür ama, Onun yanına oturup da mahlukat hakkında fetva verme yetkisi vermez. Yaratıcı, “Benim kudretim sonsuzdur” der, haber verir. Her bir şeydeki “Ehadiyet tecellilerini” gözlemleyip daha önceki ulaştığımız sonucu tekrar tekrar tasdik edecek şekilde devamlı yenilenen bir alemde yaratılan biz, “bu şeyi Yaratan’ın kudreti sonsuz olmalıdır” sonucuna ulaşır ve Yaratıcının bize bildirdiği haberi tasdik ederiz. “Evet, Kur’an, doğru söylüyor,” der, iman ederiz. Mahlûkatın tahmidatına katılarak Muhammedi (savs) olmak bu demektir.

“Daimi huzur”da olmak için, hepimizin Muhammedi (savs) mesajın daimi takipçisi olmasını dilerim, Rabbimizden.

Bedeniyle bu dünyayı terkeden Muhammed (savs)’in öldüğünü ilan eden Hz Ebu Bekir haklıydı; Risaletiyle ve ubudiyetiyle hala bu dünyada rehberimiz olan Muhammed (savs)’in ölmediğine hükmeden Hz Ömer de haklıydı. Radıyallahu anhuma.

Abdullah Berâ –

1) Yani mutlakiyeti anlamak için bütün dünyaya bakmak gerekmez. tek bir şeye bakmak yeter (ehadiyyet) ve sarayın diğer kapıları açılır, yani diğer şeyleri yaratmak için de mutlakiyet gerektiğini anlamış oluruz.

2) Ama mutlakiyeti anladık işimiz bitti değil, karşılaştığımız her şeyde tekrar tekrar mutlakiyeti tasdik etmemiz gerekiyor.

Yukarıdaki birinci basamak sanki olayı bilgi, akıl, mantık cinsinden çözmeye yarıyor, ikinci basamak ise kalbimize, duygularımıza, hislerimize indirmeye yarıyor.

Stone Divider

Katılanlar: Abdullah Berâ, M. Said Çakır, Senai Demirci, Mehmet Ali Akgün, Ali Mermer.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır. Diğer yazıları için tıklayın.

1 Yorum - "Âl-i İmran, 3:144"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

Gelen Bağlantılar

  1. Kadir Gecesi - Müzakereler | 07/10/2014

Fikrinizi Paylaşın