25 Eylül 2013 2 Yorum Devamı →

”Allah’ın İsimleri” Ne Demek?

Zat- İlahi’nin Esması (Sıfatları) ile ilişkisi konusu üzerinde Selef-i Salihin çok emek sarfetmiş, dua etmiş ve sonunda şu meşhur ifadede karar kılmışlar:

“La huve aynuhu ve la huve ğayruh.” Bu bir cevap olmakla birlikte, insan, “Peki, yani bu ne demek?” diye sormadan edemez.

Kainatın şahitliği eşliğinde yapılan tefekkür neticesinde, her insanın bir Yaratıcının olması gerektiği sonucuna ulaşması kaçınılmaz. İnsanlar bu sonucu onaylayıp onaylamamakta serbesttir. (İradenin serbestliği meselesi şimdilik konumuzun sınırları dışında kalır.)

Asıl sorun bu Yaratıcıyı tanımakta. ”Zat-ı İlahi” dediğimizde neyi kastediyoruz? Yaratıcıyı gerçekten tanımamız mümkün mü? Evetse, nasıl?

Türkçede bir ifade vardır, “Dile kolay.” Evet söylemesi kolay. Özellikle şu güzelim kaniata bakıp da, bunun bir Yaradanının olmadığını düşünebilmek imkansızsa, Yaratıcının var olması gerektiğini kabul ettikten sonra bize düşen ilk görev bu Yaratan ile nasıl bir ilişki içinde olacağını araştırmak. Değilse, ”Onun varlığını kabul ediyorum, tamam, itiraz etmiyorum, O var, beni ve herşeyi O yarattı,” demek doğrudur ve fakat dahası var. Zaten başka türlü varlık alemini izah etmek de insani özelliklerimize uygun düşmüyor.

Bu Yaratıcının varlığının benim için ne ifade ettiğini anlamaya, kendi varlığına bir anlam verip hayatını bu anlama göre tanzim etmeye gelince mesele biraz daha karmaşıklaşıyor. Bir Yaratıcı Allah’ın varlığına inanmak çok önemli. Daha da önemlisi, bu Yaratıcı ile ilişkilerimizi nasıl tanzim edeceğiz, yani Onun varlığı benim için ne ifade ediyor? Lütfen, “Canım, Onun dinine tabi olurum, dediğini yaparım, görevim biter,” diyerek kestirip atmak, gerçekten meseleyi “baştan savmak,” Allah’ı tanımayı, “Marifetullah”ı değersizliğe indirgemek demektir. “O Yaradandır, ben bir sınırlı yaratık olarak Onu nasıl tanırım?” diye sormak da her insanlığını bilen insanın hakkı.

“Teşbihte hata olmasın” demek, “Şimdi ben bir teşbih yapacağım, bu teşbihi bütün yönleriyle anlatmak istediğim konuya uygulamayınız. yalnızca benzetme yaptığım yönünü uygulayınız,” diye rica etmek demektir. Ben de böyle bir ricada bulunarak bir teşbih yapacağım.

Teşbihte hata olmasın, bir ressam, resim sanatı kabiliyetini, eline fırçasını alır ve boyayı başlar tuval üzerine sürmeye. “San’at” kabiliyetini (sıfatını, ismini, sanatkarlığını) tecelli ettirir tuval üzerinde. Biliyoruz bu bir insandır, boya, fırça ve tuval kullanmak zorundadır. Konumuz bu araçlar değil. Resmi yapanın “Resim sanatı kabiliyetini” yansıtması, yani tecelli ettirmesidir.

Şimdi sorularımızı soralım: Resmin içinde Ressam var mı?

– Hayır. Resim başka, Ressam ise bambaşka. Birisi sanat, diğeri sanatkar, yani sani. Birisi “eser” diğeri ise o esere vücud veren müessir.

[Bunun bir teşbih olduğunu unutmayacağız diye söz vermiştik! Eser ile Sanatkar arasındaki farkı anlamaya çalışıyoruz, o kadar. “Aman efendim, Allah’ı bir insana benzetti, bu bir Müşebbihedir,” veya “Ressam müessir değil, hakiki Müessir Allah’tır,” diye mollalık taslamayalım. Resim ile ressam arasındaki farkı görüp, bu farkı şimdi biz, kainat ile kainatın Sani’i arasındaki farkı anlamada bir benzetme yönü olarak kullanacağız. Hepsi bu.]

Bu benzetmede önemli olan, “ressamın bizzat kendi zatı” ile bu ressamın “resim yapma kabiliyeti” arasındaki ilişkiyi anlamaktır. Resimdeki tüm sanat özellikleri aslında ressamın sanat kabiliyetinin “TECELLİSİ”nden başka bir şey değildir. Bu sanat kabiliyetine kısaca, “sanatkarlık” ve ressama da “sanatkar” yani kısaca “sani” ismi verelim. Resimde ne görüyoruz? Sanatkarlığın tecellisi, yani sani’in tecellisini görüyoruz.

Ressamın sanatkarlık diye bir özelliğinin olduğundan emin misiniz?

Evet.

Resmi resim yapan, o tuvalin üzerindeki boya değil, resim sanatıdır. İşte bu san’at bize sanatkarı gösterir. Sanat, ancak sanatkarın, yani ressamın sanatkarlık özelliğinden kaynaklanır. Tablodaki sanatı, sanatkarının bu sanatkarlık özelliğinden ayrı düşünmemize imkan vermez. Eğer sanatkarlığı bu sanatta görmüyorsak, sanatı inkar ediyoruz demektir. Dolayısıyla, resimde sanatı görmek, ressamın sanatkarlık sıfatının o resimdeki tecellisini görmek demektir.

Sanatın tecellisini görmek, ressamın sanat kabiliyetinin varlığından emin olmak demektir.

Peki, resimdeki sanat kabiliyetinin görüntüsünü gördüm diye, o kabiliyetin kendisini veya ait olduğu zatı, yani “Ressamı gördüm,” diyebilir miyim?

Hayır.

Ressamın resim yapma kabiliyetinin yalnızca benim gördüğüm resimden ibaret olduğunu söyleyebilir miyim?

Hayır. Hem sayamayacağım kadar resim var, hem de resimlerin devamlı değiştirilerek yenilenmesi ve bu yenilenmenin zaman almadan, kolaylıkla, diğer bütün resimlerle daima ahenk içinde gerçekleşmesi gibi çok özelliklerinden dolayı, ressamın resim yapma kabiliyetinin gördüklerimle sınırlı olmaması gerektiğini anlayabiliyorum.

Peki ressamın varlığından emin misin?

Evet.

Resmi görmekle ressamı görmek mümkün değildir. Karıştırmayalım. Ressamın sanatkarlık kabiliyetinin varlığından emin olmak ayrıdır, o kabiliyetin kendisini görmek ayrıdır. O kabiliyete sahip olan ressamın bizzat kendisini görmek ise tamamen ayrıdır. Herhalde bu farklılıkları anlamak güç olmasa gerek.

Burada ilişkili bir noktaya dikkatimizi çekmek isterim. Bu temsili, şöyle geliştirelim: Kainat, buradaki resim gibi ise, biz insanlar bu resmin bir parçasıyız. Diğer varlıklardan farklılığımız, varlığımızın ve çevremizdekilerin varlığının farkında olmamızı sağlayan “bilinçlilik” özelliği ile yaratılmış olmamızdır. Biz varlığımızın ve bu varlığımıza takılmış özelliklerin farkındayız. Bilinçlilik, varlığın özelliklerinin kaynağını araştırma kabiliyetidir. İnsani özelliklerimiz bizi varlığının kaynağını araştırmaya teşvik eder, hatta zorlar, diyebiliriz. Kendimizi uyuşturarak bu zorlamaya duyarsız hale gelmek de bizim için bir seçenektir. Fakat bu seçeneğin bir kaçış olduğunu da bildirir bilincimiz bize. Bilinçli yaratılan insan, varlığın özelliklerine bakarak, onları Var Edenin özelliklerinin YANSIMASINI, yani, TECELLİSİNİ müşahede eder. Peki, Var Edenin bizzat kendisini müşahede edebilir mi?

Bu sorunun cevabını siz verin. Resmin bir parçası, kendisini yapan ressamını bizzat bir insan olarak müşahede edebilir mi, hatta tasavvur edebilir mi? Resmin parçası resim iken, Ressam bir insandır. Hiçbir surette bir resim tablosunun parçası, varlığının farkında olacak şuura sahip de olsa, resmin bir parçası olmayan Ressamı hiçbir surette ne tasavvur edebilir ve ne de müşahede edebilir. Fakat, insan, resimdeki özelliklerin, resmin parçaları tarafından gerçekleştirilemeyeceğini de bilir. Şuurlu olmak, bilinçli olmak, resimdeki özelliklerin farkında olacak kabiliyete sahip olmak demektir.

Bunun için, resmin bir parçası ve şuurlu yaratık olan biz insanlar, resmi incelemek, ondaki tecellilere dikkat etmek, hatta öncelikle kendimizdeki özelliklere dikkat etmek ve onların resmin kendisi veya parçaları, mesela, boyanın parçacıkları tarafından yapılamaz olduğunu anlamak ve onaylamak ile görevliyiz. Yani, kısaca, “la ilahe”yi bilmuşahede onaylamak bizim görevimizdir. İmanın temelini “la ilahe” oluşturur, derken bunu kastediyoruz. “La ilahe”yi bilmuşahede görür, inceler ve tasdik ederiz. Eğer “la ilahe”yi onaylayabiliyor isek, yani boyanın kendisi tesadüfen, veya bir boya olarak (tabii olarak) bu resim sanatını gerçekleştiremez ise, bu “sanat”ı kasıtlı olarak var etmeyi tercih etmiş, resmin bir parçası olmayan, yani resim cinsinden olmayan, İrade Sahibi olan bir Varlık var ve bu sanat Onun eseridir. İşte bu sonuç; “illallah” ile ifade edilir. Kasıtlı olarak kainata Vücud Verenden başka şu kainatta gözlemlediğimiz özelliklerin kaynağı olabilecek hiçbir şey yok demektir, “La ilahe illallah.”

Buraya kadar yazılanlardan, insanın görevinin, kainata vücud veren Yaratıcının varlığını (vücudunu, mevcudiyetini) ve bu Yaratıcının sayamayacağımız kadar özelliklerinin olduğunu (yalnızca ressamlık değil, eşyada görebildiğimiz tüm özelliklerin Onun özelliklerinin tecellisi olduğunu) anlayıp tasdik etmektir diyebiliriz.

Şimdi artık, kainatın varlığını gözlemleyebildiğimiz bütün özellikleriyle irade eden bu Yaratıcının özellikleri ile bizzat Kendisi arasındaki ilişkiyi konuşabiliriz.

Örneğimize dönelim. Resimdeki sanatın, ressamın sanat kabiliyeti olduğunu resme bakarak anladığımızda, ressam olan zatın ressamlık özelliğinin, o kişinin kendisinden farklılığını düşünebilir miyim? Sorunun cevabını ancak kendi varlık düzeyimizdeki tecrübelerden bulabiliriz.

Eğer sorumuz ressamın bizzat Kendisine ilişkin ise, cevap, “Hayır.” Ben, beni Yaratanın özelliklerini Onun Kendisinden ayrı bir varlığa sahip olduklarını veya olabileceklerini söyleyecek hiçbir delile sahip değilim.

Eğer sorumuz, yaratık alemindeki gözlemlediğimiz Yaratıcının tecelli ettirdiği özelliklere ilişkin ise, cevap, “Evet,” olur. Çünkü bu tecellisini gözlemlediğim özellikler, Yaratıcının Zatının aynıdır, diyecek hiçbir delile sahip değilim.

En başta naklettiğimiz, “La hüve aynuhu ve la hüve gayruh” cümlesi bunu ifade eder.

Demek ki, Yaratıcının özelliklerinin, yani isimlerinin, Zatından nerede ayrıldığı gibi bir mesele yok ki, onun sınırını bulmaya çalışalım.

İnşaAllah, konunun anlaşılmasına bir katkıda bulunuldu. Eğer düşüncelerinizi, sorularınızı ve ilave açıklamalarınızı, itirazlarınızı paylaşırsanız memnun olurum. Bu konu hepimiz için çok önemli bir konudur. Ne kadar üzerinde tefekkür ve mütalaa edilirse yine azdır.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Kategori: Kainat ve İnsan
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

2 Yorum - "”Allah’ın İsimleri” Ne Demek?"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. hakan dedi ki:

    abi enenin hakikatı ve miraçta peygamberimiz asm ın Allah ı görmesini bu mevzuyla beraber nasıl düşünmeliyiz acaba?

    • ali Mermer dedi ki:

      Sorunuz gayet yerinde fakat cevabi icin neredeyse bir doktora calismasi yapilmasi gerekir. Kisaca gecistirmek de hak olmaz. Tesekkur ederim.

Fikrinizi Paylaşın