Ayet ve Hadislere Yaklaşımımızdaki Usûl Nasıl Olmalı?

Abdullah Berâ –  Aşağıdaki ayet ve hadisi nasıl anlamak lazım?

“Allah’ın size rızık olarak yarattığı şeylerden helal ve temiz olmak suretiyle yiyin!” (Maide, 5:88)

Bu ayetin işari bir manası şu olabilir: Yaratılan rızıktan yararlanırken (bir şey yerken, güzel bir manzaraya bakarken, güzel bir musiki dinlerken, ya da kendimizi okurken) helal ve temiz olarak yararlanın (yani onların sizi marifetullah’a ulaştıracak olan, yaratıcısını, yapıcısını, sanatkârını gösteren manay-ı harfi yönü ile ilişkiye geçin).

İmani bir perspektifle yapılan bu “helal” tanımı hadis olduğu rivayet edilen aşağıdaki sözün anlaşılmasında da kullanılabilir sanıyorum.

“İbadet on parçadan müteşekkildir; bu on parçanın dokuzu helal rızkın aranmasındadır.”

Yani mana itibariyle doğru görünen bu söz, ibadetteki (Yaratıcıyı tanıma sürecindeki) metodu vurguluyor.

Akla gelen bir soru şu: Hadisi yukarıdaki şekilde yorumlamak hadiste işari bir mana aramak anlamına mı geliyor? Bu mantıklı mı? Kuran ezeli, mutlak ilimden geldiği için ayetlerde işari mana aramanın bir gerekçesi var. Hadislerde de bunu yapmak mümkün mü? Rasullullah’ın (s.) her söylediğini vahiy kaynaklı olarak alırsak belki mümkün olabilir. Hatta bazen hadisi mutlaka mecazi olarak yorumlamak lazım üstadın örneklerini verdiği gibi.

Kısacası sorum şu: Peygamber Efendimizin (s.) sözlerinde de ayetlerde olduğu gibi işari mana aranabilir mi? Mesela yukarıdaki hadisi “klasik” anlamda yani maddi olarak bir şey çalmayarak helal yemek, işari olarak da kulluk yaparken doğru yöntem kullanmak şeklinde anlamak mümkün olabilir mi?

İşin açıkçası, maddi olarak bir şey çalmadan, hırsızlık yapmadan kazanan bir insan, bir rızıktan yaratıcısı adına ve O’nu tanımak için istifade etmiyorsa, bu rızkı gaflet hali ile sebeplere veriyor ve en büyük hırsızlığı yapıyor demektir.

Kısacası imani bir bakış açısı ile bakarak “helal” kelimesi yorumlanınca, bu yorum işari değil asıl yorum demek daha doğru gibi…

Ali – Güzel bir soru. Allah razı olsun.

Kur’an ile hadis arasındaki fark önemli. Kur’an’da hem mana, hem ifade Allah’a ait, yani ifadeyi ve manayı tarihî ‘bağlama’ koymadan anlamaya çalışmalıyım.1Çok küçük sayıda olan bazı muamelata dair ayetlerden genel fıkhî hükümler çıkarılma esnasında tarihi bağlam göz önüne alınarak değerlendirme yapılır. Sahabe uygulamasında örnekleri görüldüğü gibi. Hadiste ise mananın Allah’tan gelmesi nedeniyle gayba imana rehberlik yapan bir anlamı içermesi gerekir ama hadisteki ifade Rasulullah’a savs aittir diye özetleyebiliyorum, kendim için.

Eğer bu doğru ise, ifade, yani lafız “tarihîdir.” Yani, zaman ve mekânın şartlarına göre tercih edilmiş ve dolayısıyla, ifade ve lafzın o zaman ve mekânın şartları göz önüne alınarak değerlendirilmesi ve yorumlanması gerekir.  Fakat çok önemli olan şu nokta hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır:

Konuşan (tarihi bağlamda da olsa) Rasulullah’tır. Yaratıcımızın bize rehberlik yapmak üzere gönderdiği elçisidir. Rehberliğini, bütün yönleriyle bu dünya hayatının nasıl ahirete hazırlık vesilesi olarak kullanılacağını bildirmek için yapacaktır. Bizi bu konudaki rehberliği ile eğitecektir. Yani, Mehmet Ali hocanın, sürekli vurguladığı bir nokta var. Kabaca: “Allah’ın bize bunu (söz konusu olan mevzuyu) öğretmek için bir rasul göndermesine gerek var mı?” diye sormamız gerekir. Kendisinin klasikleşmiş örneği, Rasulullahı savs bir temizlik uzmanı derecesine düşürmeyiniz, bunu hiç Allah ve ahiret inancı olmayanlar da yapabilir ve yapıyorlar. Peki, Rasulullah’tan savs ne bekleyeceğiz? Bu temizlik konusunda söylediği sözü, benim Allah’a imanıma ve ebedi hayatı yaşayacağım ahiretime hazırlık için nasıl değerlendirmem gerekir, sorusuna cevap aramalıyım, hadisleri okurken.

Yani, kısaca; “İman bunun neresinde?” diye sormalıyım. Çünkü Rasulullah bize iman hakikatlerini öğretmek için vazifelendirilmiş bir elçidir, bir öğretmendir. Mesela, Fizik dersi anlatan bir hoca dinlenirken, maden işçisinin hatıraları dinlenir gibi algılanması mutlaka bizi yanıltacaktır. Fizik dersi anlatan hocayı, Fizik hocası olarak dinlemeliyim.

Bu noktada, Kuran veya hadis okurken, “sarih mana”, “işari mana”, “zahiri mana” veya “batınî mana” ayırımı gereksiz diye düşündüm.

Böyle bir şuurlu yaklaşım doğrudan doğruya, 4M dediğimiz ana düstur ile ilgilidir. Mütekellim (Allah elçisi), Muhatap (bizler, yani Allah’ı tanımak ve bu tanıyışımıza göre insanı kabiliyetlerimizi kullanma ile görevli insanlar), Maksat (Gayba olan imanımızın temellerini sağlamlaştırmak için tatmin edici delilleri dünyamıza taşımak), Makam (İmanın hakkaniyetini tesis maksadıyla öğretim ve eğitim yapmak).

Naklettiğiniz hadisteki ifadeye, lafza baktığımız zaman: “Rızık için çalışmak takdir ediliyor”.

Allah’ın benim yaratılış maksadımı gerçekleştirmek üzere nasıl bir hayat tarzı tercihi yapacağımı bildirmek üzere görevlendirdiği Muallim (savs) bana, “rızık için çalışmayı teşvik eden” sözü söylerken, “Benim Rabbim ile olan ilişkimi ve ebedi hayatıma hazırlanma görevimi öğretmek üzere acaba ne diyor olabilir?” diye düşünmem gerekiyor. Böylece “rızık”tan ne anlamam gerektiğini de öğrenmiş oluyorum.

Mesela, ziraat ile uğraşmak takdir edilmiştir. Ama bir Allah elçisi Muallim’den (savs) öğrenilmesi gereken ne diye sorduğumuzda, alacağımız cevap mutlaka, Rasulullah’ın savs bir muallim olarak görevlendirilmesindeki Maksat’a uygun olmalıdır. Rasulullah’ın savs insanlara Rabblerini tanıtmakla görevli olduğunu hatırlarsak, hemen şu soruyu sormamız kaçınılmaz olur: “Ziraatla uğraşırken Rabbimi tanımam nasıl mümkün olur? Rasulullah bana bu maksatla ‘güzel yapıyorsun, takdire şayan bir iş yapıyorsun’ derken, böyle bir işle meşgul olurken, Rabbimi tanımak maksadıyla o işle meşgul olmamın gerekliliğini ifade etmek istiyor olmalıdır, yoksa herhangi bir insan veya hayvan ziraatla uğraşabilir. Yalnız maddi hayata ve dünyevi hayata bakan yönüyle benimle muhatap olacak değil Rasulullah, savs.” denilmelidir. Böylece, “ziraatla uğraşırken, Rabbimi tanıyarak, “iman rızkını” elde etmenin yolunu, Rasulullah’ın diğer sözlerinde ve Kur’an’ın diğer ayetlerinde yapılan terbiyevi rehberliklere müracaat ederek öğrenmem gerekir.” diyerek bu işle uğraşmanın iman terbiyesine bakan yönünü, yani iman rızkını elde etme yönünü araştırmalıyım.

Risale-i Nur’da böyle bir araştırmanın çok örnekleri var. Veya Risale-i Nur belki de bu maksatla Kur’an’ı tefsir eden eserlerdir, denilebilir.

Mehmet Ali –

Bu noktada, Kuran veya hadis okurken, “sarih mana”, “işari mana”, “zahiri mana” veya “batınî mana” ayırımı gereksiz diye düşündüm.

Benim de ifade etmeye çalıştığım şey bu idi — bu konunun başlarında… İlk önce şöyle bir manası var ama hadi ben bir de öteki türlü mana arayayım diye işe girince baştan işleri karıştırdık demektir. O yüzden, anlam çalışmasında dichotomy bana çok problemli geliyor. Tek bir mana olur aslında; literal veya sarih diye söylenilen anlamlar, o ifadenin bizim tarafından olması gereken kontekste koyulamamış halleridir.

Peygamber dişlerini fırçala dedi ise, bunun tek bir manası vardır: Kulluğunu bu fiil aracılığı ile yasa. Bu kadar. Biz, bu hadise (ya da herhangi bir linguistic discourse’a) yaklaşımı tutturamadığımız için ilk önce sarih bir mana var ama bunun bir de peygamberin mesleğine yakışan bir başka manası olması lazım diyerek o başta ıskaladığımız manayı arayıp duruyoruz. Kulağı öteki tarafından tutmaya çalışmak gibi bir hal bu… Her cümle mutlaka kendi otantik kontekstinde anlaşılabilir; bunun dışındaki haller, onun bir tür manası değil, yanlış anlaşılmış halleridir.

Peygamber örneğin, ticaret yapın çünkü rızkın onda dokuzu ondadır dediğinde, biz zannediyoruz ki, bize adeta business counseling yapıyor — yani şu işlerde para yok hocam, sen ticaret yaparsan köşeyi dönersin şeklinde konuşan birisi gibi dinliyoruz onu… Benim dünyada nereden çok para kazanılacağını öğrenmem için peygamber gönderilmesi kadar saçma bir şey olamaz. Ama gelin görün ki, bu anlam kargaşası yüzünden Peygamber’i bu hale getirmişiz dünyamızda… Ondan sonra da diyoruz ki baştaki, o sözün sarih manası; diğeri de şu falan… Taklidi/tahkiki iman gibi aklımızı karıştıran bir ayırım bu.. Bir tane iman olur; o da tahkiki. Taklidi ise ona iman denmez… Ama başta bir kere “taklidi iman” diye bir tamlama kurduğumuzdan dolayı, bir süre sonra kendi söylediğimize kendimiz de inanır hale geliyoruz..

Bir turnusol kâğıdı gibi kullandığım bir formül var benim bu tür konuları hakikatli anlayabilmem için. O da şu: Hani biz İslam dini “semavidir” diyoruz ya; aynen onun gibi, Kur’an ve hadisten anladığımız her şeyin hakikaten “semavi” olması lazım yani “arzdan” bizim bulamayacağımız şeyler olması gerekiyor (Hatırlarsanız, Firavun arzın üstüne diktiği kule ile Allah’a ulaşamadı) ve doğrudan doğruya arzî olmayan yani gayb âlemine dair imanım ile alakalı olmalı. Bu kritere uymayan her anlam yanlıştır diyebiliyorum.

Mesela, “Çalışmaktan elleri nasır bağlayan ve yorgun olarak uyuyan kimse mağfur olur, günahlarından kurtulur!” manasında rivayet edilen hadisteki nasırlı ellerin övülmesi örneğinde, ya diyeceğim ki, ellerin nasırlı olması peygamberin sünnetidir çünkü onları övmüş – ki bu da benim gibi elleri nasırlanmadan bir iş tutanların sünnete muhalif ettiği anlamına gelir (komik gelse de öyle) ya da diyeceğim ki, burada kastedilen şöyle semavi ve imana dair bir anlam vardır.. Bakın bunlardan birincisinin “yanlış” ikincisinin ise doğru olduğunu kolaylıkla anlıyor insan. Eğer birincisine bir tür anlam, ikincisine de başka bir tür anlam diye ad takarsak işin içinden çıkması zorlaşıyor… diye düşünüyorum.

Ali – Önemli bir yaklaşım. Allah razı olsun.

Tarihte yapılan ayırımlar, maalesef pratikte karşılaşılan problemlere cevap vermek için başvurulmuş çareler gibi hissediyorum. Yoksa ilk defa biz bu konuya vakıf olduk değil. İnsanların yanlış yaklaşımına cevap vermek için böyle ayırımlar yapılmış. Bazen de yanlış bir yaklaşımdan dolayı ayırım yapmak zorunda kalınmış. Bu da bizi ilgilendirmiyor.

“Kur’an veya Peygamber bana niçin konuşur ki?” sorusunu sorduktan sonra bu soruya cevap bulmak maksadıyla bir okuma yapılırsa, manadaki tevhidi hedeflemek mümkün olur. Ama, Kur’an’ın veya Hadislerin 4M’deki Mütekellim ve Mütekellim’in Maksadı tarif edildikten sonra yapılan okumalar daha tutarlı ve eğitici sonuçlar veriyor, elhamdülillah.

Kısacası, Kur’an tarifi yapan müfessirlerin eserleri okunmalı ve yapılan tarife göre okunmalı. Rasulullah tarifi yapan muhaddislerin eserleri okunmalı ve yapılan tarife göre okunmalı. Eğer bir müellifin üzerinde yaptığı çalışmaya dair bir tarifi yoksa Allah rast getire… Bizi çıkmazlara (yani hedef kaymalarına, yani bilgi için Kur’an veya hadis okumaları gibi – imanın gerçekleşmesi ve tatbikata konulması değil de) veya taklide sevk eden nedenlerin başında böyle tarifsizlikler gelir diye hissediyorum.

Dipnotlar   [ + ]

1. Çok küçük sayıda olan bazı muamelata dair ayetlerden genel fıkhî hükümler çıkarılma esnasında tarihi bağlam göz önüne alınarak değerlendirme yapılır. Sahabe uygulamasında örnekleri görüldüğü gibi.
Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın