Bayrak Hakkında

Bayrak HakkındaAbdullah Berâ – Yandaki fotoğrafta görüldüğü gibi camilere bayrak asılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hüseyin – Cami, ezan, minare, İslam’ı temsil eden nişanlardır. Bir yerde cami görürseniz, ezan duyarsanız, orası ya İslam’ın hüküm sürdüğü bir yerdir, ya da orda müslümanlar yaşıyor demektir. Bayrak ise bir milleti, bir ülkeyi, hatta çoğu zaman bir ırkı temsil eder. İslam’ı temsil eden bir yerde yani camide, dünyevi hakimiyeti temsil eden şeylerin işinin olmaması lazım.

Senai – Dinî olanla millî olan uzunca bir süredir karıştırıldığı için, bu konuda net bir bakışımızın olmaması anlaşılır bir durum. Mekke’de “Muhammed’in (s.) dini”ne karşı çıkanların refleksi her zaman millî oldu. Bugün de Muhammed’in duru dini, “ataların dini” haline getirilmiş, en azından öyle yaşanıyor gibi. Atalarının hatırına müslüman olanlar, her defasında müslüman kimliğinin yanına bir Türk kimliği de yanaştırırlar.

Cumhuriyet döneminde, din, sistematik ve kasıtlı olarak millileştirildi. “Dinî ve millî değerler…” “Kur’an, ezan ve bayrak…” söylemleri…

Aslında “ay yıldız” Türk bayrağı da değildir. Hilal: Allah’ı, yıldız, Muhammed’i temsil eder. Bu anlamda bakarsanız, camide hilal-yıldızın olmasında bir sorun yoktur. Ama mesele, bu bayrakta değil, bayrağı asma gerekçesindedir. Millileştirilmiş olanı dinî olanın yanına koya koya, dini millî olması hatırına benimser olduk. İslam’ı Türklerin dini olduğu için sevenler varsa, İslam’ın hatırını değil Türklüğün hatırını gözetiyorlar demektir. Türkiye’de ahlaksızlığa ve dinsizliğe gösterilmeyen tepkinin misyonerliğe gösterilmesi, İslam’ın “bizim dinimiz” olarak millileştirildiğini, dini yaşamın İslam’ın içeriğine değil İslam’ın görüntüsüne bağlandığını gösteriyor… Bayrak o yüzden orada asılıdır.

Diyeceğim o ki, mesele bayrağı takmak değil; mesele bayrağa takmak…

Biz de bayrağa takanları takmayalım…

Emine – Senai abi biliyorum belki biraz alakasız görünecek bu soru ama ben konuyla ilişkilendirmek açısından aşağıya yazacağım hadisin nasıl yorumlanması gerektiğini sormak istiyorum.

Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu;

“Yün elbiseler giyinen bir kavim, batıdan gelerek, Arap yarımadasına saldıracak ve orayı alacak.

Sonra, Farisilerle savaşacaklar ve Allah onlara oranın da fethini nasip edecek.

Sonra, Rumlarla savaşacaklar, Allah Rum ülkesinin de fethini nasip edecek.

Sonra, din düşmanı deccal ile savaşacaklar.Allah ın takdiriyle onu da yenecekler”

Nafi radıyallahü anh. Müslim.

Hocam benim bulunduğum sohbet meclislerinde bu hadisi şerife belki gereğinden fazla bir tefsir teveccühü ile Türklerin ve Türklüğün bir nevi İslam’ın bayraktarlığını yıllarca yaptıkları ve bu hadisle daha da yapacağı açık olduğu için İslam=Türklük diyen, hatta Musevilerde olduğu gibi Türklerin üstün ırk olduğuna inanan kardeşlerim oldu.

Bu hadisi şerifte kavim derken bir ırk mı kastediyor Peygamber Efendimiz?

Senai – Üstad’ın hadislere yaklaşımı, bir tecdidi/devrimsel kırılmayı işaret ediyor.

1. Üstad, geleneksel hadis tekniği ile sahih-mevzu gibi ölçülerle bakmıyor hadislere.

Şöyle bir metaforla anlatayım:  Türkiye’de değişik tatlarda kaynak suları vardır. Hadis tekniğini izleyen bir ilahiyatçı, içtiği suyun tadına değil etiketine bakmakla yükümlüdür; suyun tadına aşina olma zorunluluğu yoktur. Mesela, Hamidiye suyunun üzerine Çırçır suyu etiketi yapıştırırsanız, suyu Çırçır olarak tarif edecektir. Çırçır suyu etiketli bir suyun, Hamidiye suyu da olabileceği iddialarını “zayıf” ve “mevzu” olarak tanımlayacaktır.

İlahiyatçı, mesela Mevlana’nın hadis kitaplarında yer bulmayan hadisleri çokça zikretmesine, hatta tüm davasını o hadislerin anlamı üzerine inşa etmesine mesafeli bakacaktır. Hadis sahih değilse, hadisçiye göre, hadise dair yorumlar da sahih olmaktan çıkacaktır. Oysa Mevlana da, Geylani de, Gazali de, Said Nursi de Peygamber sözlerinin tiryakisidir. Tiryakiler sözü tadından tanır; etiketinden değil. O söz teknik olarak sahih hadis sayılmasa da, bir sözün peygamberî tavır içinde karşılık bulacağı anlamlar arar, bulur.

Bu konuda “Sen olmasaydın…” diye başlayan “Levlâke…” kutsi hadisi çarpıcı bir örnektir.1”Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım” (Acluni, II: 164; Hakim el Müstedrek, II: 615). Risale-i Nur’da mesela 15. Şua’da geçmektedir. Editörün notu. İlahiyatçılığın sıkı disiplini bu söze hadis kaynaklarında net olarak yer verilmemesi üzerine sadece susar, “sahih” olmadığı notunu düşmekle yetinir. Fazlası disiplin dışına çıkmak demeye gelir. Sözün kendisiyle ancak laboratuvar şartlarında muhatap olmak zorundadır ilahiyatçı. Sözü yüreğine değdirmek, gönlünde bu sözün anlam alanına tekabül edecek bir hakikat aramak ilahiyatçı olarak işi değildir.

2. Hadis de, tıpkı ayet gibi maksadından uzak anlaşılmaya kalkılırsa, magazinleşir. Bu konuda Bakara, 67-71 arasındaki “sığır bahsi”nde vahyin magazinleştirilmesine çarpıcı ve sarsıcı bir örnek verilir, bizzat vahiy tarafından. Maksadı gözetilmeyen her söz de -hadis de olsa- magazinleşir. Üstad, meşhur “dünya öküz ve balık üzerinde durur!” hadisine dair yaklaşımında, önce sadece malumat/information arayanların arayışına cevap olabilecek tevillerde bulunur. Bu tamamen şefkati gereğidir. Ama bu sözden-hadis olsun ya da olmasın- anlaşılacak olanı en sona saklar. “Su”dan tiryakinin alacağını tiryakilere bırakır:

Evet Küre-i Arz, bahr-i muhit-i havâîde bir şefine-i Rabbaniye ve nass-ı Hadîsle Âhiretin bir mezraası, yâni fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizam ile, hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye “Hût” namı ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye “Sevr” ismi ne kadar yakıştığı zâhirdir.

Bu hadis sözünden bize kulluk çıkarır bu ifadeler; kuru bilgi değil.

3. Söz konusu “hadis”ten de ille de “Türk milleti” üstünlüğü çıkarmak isteyen varsa, buyursun alsın. Hadisin kastettiği kehanet değildir; hadis de, ayet de kul olduğumuzu hatırlatmak üzerine anlaşılır, anlaşılmalıdır. Diyeceğim o ki, hadisin sahihliği ya da sahih olmayışından daha önemlisi ve hayatî olanı, hadise yaklaşımdaki sahihlik. Hadis sahih de olsa, sahih olmayan yaklaşım -örnekte görüldüğü gibi- üstün ırk tezine dayanak çıkarıyor. Hadis-sahih olmasa bile -levlâke… örneğinde görüldüğü gibi- Üstad tarafından varlığın kulca anlaşılmasına dair mesaj çıkarılıyor. Aslolan peygamberî tavrı, nübüvvet tadını fark edebilmektir, yoksa sözlerin hepsi sözde kalır.

4. Şu “müsbet milliyetçilik” bir efsanedir. Üstad, “müsbet fikr-i milliyet” der; milliyetçilik tabirini hiçbir yerde, hiçbir şekilde kullanmaz. İslam’ın yerine konulacak olursa, her türlü “müsbet” menfileşir. Milliyet fikri de buna dâhildir. O halde yerine koymak şöyle dursun, İslamiyetin yanında olsun tutabileceğimiz bir “müsbet” milliyet falan yok!2Bu konudaki makalenin linki: http://www.karakalem.net/?article=4056

5. Bayrak mevzuundaki kanaatimi söyledim. Camiler hiçbir millî çağrışımın yakışmayacağı yerlerdir. Cami varlığa muhatap eder insanı. Bir milli coğrafyada bulunmuş olması, onun milli sınırlar içine hapsetmez. Camiye bir ulus bayrağı asılmaz, cami kimlik inşasının yapıldığı yerdir; orası “nation-proof”3Hiçbir ulusun izini taşımayan. Editörün notu. durmalıdır, derim.

Mehmet Ali – Senai bey, çok hakikatli ve isabetli bir mesajdı yazdığınız. İstifade ettim. Allah razı olsun.

Said – Yedinci Söz’de çok latif bir ifade var. Yaratılmışlığımız açısından meselemize (milliyet) nasıl bakılmalı sorusunu açıklıyor diye düşünüyorum:

“…Onun içindir ki, kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler”

Fakr ile fahredilir mi? Çok latif bir ifade gerçekten. Menfi fikr-i milliyet’i ortaya çıkaran halet-i ruhiye galiba burada başlıyor: Kavmine kendinden menkul güç izafe etmek.

Mehmet Ali – Ay yıldızlı Türk bayrağı dini bir simge midir? Ya da Türk bayrağı İslam dininin bir şiarı mıdır? Bu sorunun bana göre cevabı şu: Hayır değildir hem de kesinlikle değildir…

İçinde din öğesi hiç mi yoktur???

Belki biraz evet… Ama ne kadar? Sadece İslam dinini kabul etmiş bir insan topluluğunu hatırlattığı kadar… Hepsi o…

Türk bayrağına baktığımızda ‘Bu bir İslam öğesidir’ ilk öne çıkan mana mıdır? Yine bana göre, hayır değildir. Hal bu ise eğer, yoğunlukla ve çoğunlukla bir milleti temsil eden bir simgeyi dine ait simgeler ile karıştırmak ve hatta onu bu diğerinin önüne geçirir gibi bir davranışta bulunmak hatadır.

Camiye Türk bayrağı asan kişi mesela, neden aynı camiye Suudi Arabistan bayrağı asmıyor — madem tek derdi ve vurgusu o bayrağın temsil ettiği İslam dini idiyse??? Halbuki, Suud’lar belki de daha fazla İslamiyet’i temsil ettiklerini iddia edebilirler. Sonuçta “bizim(!)” peygamberimiz o topraklardan, o “milletten” çıktı, o dili konuştu, o kültürde büyüdü. Artı, bayraklarının üstünde de açık açık müslümanlığın şartı olan cümle yani kelime-i tevhid yazıyor. Onun oraya asılması daha layık değil midir? Aynı mantıkla Kâbe’nin üzeri Suud bayrağı ile kaplanmalı diyemez miyiz?

Bu asılıyor ama diğeri asılmıyorsa demek ki aradaki fark dinin temsil ettiği fark değildir. Benzer bir mantıkla mesela, o camiye Endonezya bayrağı da asmamız gerekirdi çünkü şu anda müslüman nüfusu en çok olan ülkelerin başında geliyor bu ülke ve eminim o topraklarda çok kıymetli mü’min ve müslümanlar vardır ve onlar da kendi bulundukları ortama göre İslam’a hizmet etme derdinde olabilirler… Ama bizim Türkiye diye adlandırmış olduğumuz ülkenin toprakları içinde bir ibadet yerinin üzerine böylesi müslüman bir ülkenin bayrağını asmak tuhaf geliyorsa ama aynı zamanda Türk milletinin bayrağını asmak tuhaf gelmiyorsa hatta çok “doğal” geliyorsa, bunda bir problem vardır diye anlıyorum ben.

Bir arkadaşımızın belirtiği gibi “dini ve millî” arasındaki farkın bulanıklaştırılması adına uygulanan beyin yıkama epeydir devam ediyor bu topraklarda çünkü. Birisini diğerinin yerine almışız haberimiz yok.

Velhasıl, Türk bayrağının veya herhangi bir bayrağın bir camiye asılmasının din adına bence hiç bir anlam ve önemi yoktur ve olamaz da…

Ömer – Konu ile ilgili bir iki nokta: Bir milli bayrağa siz ne kadar dini ve evrensel manalar yüklerseniz yükleyin, o bayrağın milliliğini yani “sınırlılığını” değiştiremezsiniz. Sizin yüklediğiniz manaların hiç birini sizin “milli” tarihçenize girmeyen birisine anlatamazsanız. Çünkü tarif gereği ülke bayrağı bir grubun tarihi ve milli özelliği ile ilgili bir simgedir.

Oysa vahiy (ve onunla ilgili her şey: cami, Kur’an vs.) Âlemlerin Rabbi’nin bütün insanlığa ayrım yapmaksızın seslenişidir. O yüzden islamiyeti temsil eden birinin kendi milliyetini (velev ki milleti binlerce sene müslüman olmuş ve güzel örnekler çıkarmış olsun) ön plana çıkartarak dini anlatması, o dini kültürleştirir, folklorik hale getirebilir (Bu herkesin yapabileceği bir harekettir. Pakistan, Arap vs. yi öne alan örnekler çok, tabi Türk kültürünü de). Karşıdaki insan “folklorunuz ne kadar güzel” diye size tebessüm edebilir, sizi sevebilir, fakat aklından o dinin kendisine de hitap ettiği gerçeği (çoğunlukla) geçmez. Çünkü onun kültürü başkadır, milleti başkadır. Sizin kültürünüz ne kadar güzeldir diye sizi taklit etmek bile isteyebilir, fakat hakikatin kültürel öğeleri aşan evrensel bir gerçeklik olduğu vurgusunu kaçırabilir. Esas mesele günlük hayatımızda ne kadar “la ilahe illallah”ı yaşıyor olduğumuz meselesidir. Bunu yapabilmek için belirli bir coğrafyada olmak gerekmiyor.

Hac’da giyilen ihram sadece Hac zamanı ile ilgili değildir. Orada ritüel olarak yapılan ve vurgulanan amel, bizim her zaman benimsememiz gereken bir anlayıştır diye düşünüyorum. Yani kimseye “kul” olması dışında hiçbir ekstra etiket yapıştırmama gayreti ve herkesin Rabbi karşısında eşit olduğu düşüncesi. Özellikle farklı milletlerin buluştuğu Amerika gibi yerlerde manevi ihramımızı giyerek diğer insanlara muhatap olabilmek çok önemli gibi geliyor bana.. Aama çoğu zaman kültür, din, millet, vs. perdelerini aşamayabiliyoruz.

“Ama ben ecdadımın yaptıklarından mutlu olmayacak mıyım?” demeyelim. Ecdadımız kim? Soy ağacımız hangisi? Birisi kul olduğu ölçüde bize örnek olur, ister Türk olsun ister Arap ister Kürt ister Çerkez.. Önemli olan kulluğudur, ırkı değil ki. Ben de kul olduğum ölçüde onların izinden giderim.. Türk olup olmamam beni ekstradan kul yapmıyor ki? Risale-i Nur’da bu konuda önemli bir usûl bize gösteriliyor. Maddi aile yerine manevi aileden bahsediliyor Lem’alar’da. Şimdi, biz maddeye takılıp kana mı bakalım, yoksa mana-i harfiye bakıp manaya mı? Sanırım işin püf noktası burada.

Konu ile ilgili bir not: Amerika’da bazı hıristiyan gruplar bayrağa sadakat yemini etmez ve milli marş okumaz. Bunu yapmamalarının nedeni şu an konuşulan konularla çok yakından ilgili. Yani bu mesele sadece Türkiye’de konuşulan bir mesele değil ve dinini milli çerçeve ve onun getirdiği tüm yüklerin dışında algılamak isteyen birçok insanın gündeminde.

Senai –

Altını çiziyorum:

“Hac’da giyilen ihram sadece hac zamanı ile ilgili değildir. Orada ritüel olarak yapılan ve vurgulanan amel, bizim her zaman benimsememiz gereken bir anlayıştır.”

Teşekkürler.

Abdullah Berâ – Dünya üzerinde sınırlar olmaması lazım. Hiç kimsenin bana “sen bu toprağa girmek için benden izin almalısın” demeye hakkı yok. Nasıl ki bir insana verilen isim “Ahmet, Mehmet vs.” o insanı diğerlerinden ayırmaktan başka bir anlam ifade etmiyorsa (yani Ahmet deyince şu kişiyi kastediyoruz gibi), bir bayrağın da “şu dili konuşan şu toprakta yaşayan insanlar topluluğu”ndan fazla bir anlam taşımaması lazım.

Rasulullah (s) zamanında savaşlarda (yanılıyor olabilirim) bir çubuğun üstüne bir bez parçası bağlanıyormuş herhalde. Yani müslümanlara müslümanların hangi mekânda toplandıklarını göstermek için.

Şu da milliyetçilik olabilir mi? (bana öyle gibi geliyor)

Bir kanser ilacını inanmayan bir insanın bulması karşısında duyulan memnuniyetle, kendi ırkından ya da dininden bir kimsenin bulması karşısında duyulan memnuniyetin farklı olması.

Kanser ilacının bulunması karşısında bir insan yaratıcısının belki ağırlıklı olarak Şafi isminin (ve diğer isimlerinin) farklı bir tecellisinin ortaya çıkması ve kendisinin bunu okuması, şahit olması karşısında memnuniyet duyabilir ve bunun için ilacı kimin bulduğu önemli değil.

İnsan milliyetçilik hastalığına yakalanıp yakalanmadığını kendinin farklı olaylar karşısındaki duruşuna bakarak anlayabilir. Allah karşısındaki yegâne üstünlük sebebi takvadır. Bu ölçü dışında herhangi bir sebeple insan ülkedaşını, aynı takımı tutan arkadaşını, hemşerisini (hatta dindaşı da denebilir herhalde) vs. tercih ediyorsa milliyetçilik hastalığı vardır ve kendisini tedavi etmeye muhtaçtır.

İlgili ayeti Muhammed Esed’in mealinden aşağıya alıyorum.

Hucurat (49): 13

Ey insanlar! Bakın, Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık,* ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz.** Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır (takvayı bu şekilde tercüme ediyor Muhammed Esed burada, a.b.). Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.

*Yani, “her birinizi bir anne ve babadan yarattık” (Zemahşerî, Râzî, Beydâvî) -biyolojik orijindeki bu eşitliğin bütün insanlar için geçerli olan insan onurundaki eşitliğe yansıdığına işaret.

**Yani, hepinizin birbiriniz üzerinde hiçbir kalıtımsal üstünlüğe sahip olmadan tek bir insanlık ailesine mensup olduğunuzu bilesiniz (Zemahşerî). Bu, önceki iki ayette geçen, insanların birbirlerinin onurunu koruma ve gözetmeleri tavsiyesi ile bağlantılıdır. Başka bir deyişle, insanların “kavimler ve kabileler”e dönüşmesi, görünürdeki farklılıklarının ardındaki temel insanî birliği/birlikteliği anlama ve takdir etme eğilimini azaltmayı değil, tersine bu eğilimi arttırmayı amaçlamaktadır. Ve bunun karşılığında da bütün ırkçı, milliyetçi/kavmiyetçi veya kabilevî önyargılar (asabiyye) kınanmıştır. Kur’an’da zımnen, Hz. Peygamber tarafından ise daha açık bir şekilde kınanmıştır (bkz. 28:15, not 15’in ikinci bölümü). Ayrıca, Hz. Peygamber, insanların kavmî veya kabilevî geçmişlerini yüceltmeleri konusunda şunları söylemiştir: “Bakınız, Allah, atalarını yüceltmeye dayanan cahiliyye şirkinin kibrini sizden uzaklaştırdı. İnsan, ya Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olan bir mü’min, yahut çaresiz bir günahkârdır. Bütün insanlar Hz. Âdem’in evlatlarıdır ve Hz. Âdem balçıktan yaratılmıştır” (Ebû Hureyre’nin rivayetiyle Tirmizî ve Ebû Dâvûd’da nakledilen Hadisin bir bölümü).

Dipnotlar   [ + ]

1. ”Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım” (Acluni, II: 164; Hakim el Müstedrek, II: 615). Risale-i Nur’da mesela 15. Şua’da geçmektedir. Editörün notu.
2. Bu konudaki makalenin linki: http://www.karakalem.net/?article=4056
3. Hiçbir ulusun izini taşımayan. Editörün notu.
Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın