Delil-i İhtira: Her An Orijinalliğini Gözlemlediğimiz Yaratılış

Yazının pdf versiyonunu indirmek için tıklayınız.

İKİNCİ DELİL-İ KUR’ÂNÎ: Delil-i ihtiradır. Bunun hülasası:

“Mahlûkatın her nev’ine, her ferdine ve o nev’e ve o ferde mürettep olan âsâr-ı mahsusasını müntiç ve istidad-ı kemâline münasip bir vücudun verilmesidir. Zira hiçbir nev-i müteselsil, ezelî değildir. “İmkân” bırakmaz. Hem de bizzarure bazının “hudus”u, nazarın müşahedesiyle ve sairleri dahi aklın hikmet ve nazarıyla görülür.”

Vehim ve tenbih

İnkılâb-ı hakikat olmaz. Nev-i mütevassıtın silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf, inkılâb-ı hakaikin gayrısıdır.

İşaret

“Herbir nev’in bir Âdem’i ve bir büyük pederi olduğundan, silsilelerdeki tenasülden neş’et eden vehm-i bâtıl o Âdemlerde, o evvel pederlerinde tevehhüm olmaz. Evet, hikmet, fenn-i tabakatü’l-arz ve ilm-i hayvanat ve nebatat lisanıyla, iki yüz bini mütecaviz olan envâın Âdemleri hükmünde olan mebde-i evvellerinin her birinin müstakillen hudûsuna şehadet ettiği gibi mevhum ve itibarî olan kavanin ve şuursuz olan esbab-ı tabiiye ise:

Bu kadar hayret feza silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz hadsiz makine-i acibe-i İlâhiyenin tasnî ve icadına adem-i kabiliyetleri cihetiyle, herbir fert ve herbir nevi, müstakillen Sâni-i Hakîmin yed-i kudretinden çıktığını ilân ve izhar ediyor. Zülcelâl her şeyin cephesinde hudûs ve imkân damgasını koymuştur.

(Muhakemat, Üçüncü Makale – Unsuru’l-Akîde)

Delil-i ihtira ile Rabbi tanıma

Bir konu ele alınırken, belli bir teorinin odaklandığı noktadan bakılmaması gerekir. Çünkü her dönem farklı bir teori çıkabilir. Bu eserin yazıldığı dönemde yani 20. yüzyılın başlarında bu konular, dönemin entelektüel faaliyetleri bakımından topluma yansıdığı şekliyle veya sıradan insanları etkilediği şekliyle farklı değerlendirilirdi. Bu nedenle bu eserde anlatılanlar genel kurallar dahilinde ele alınması gerekir. Yazılmasının üzerinden bir asır geçmiş olan bu eserdeki kurallar o devrin söylemine göre konuşulmuştur fakat bu kuralları biz bu devrin söylemine göre aktarmalıyız. Zaten kurallar hangi toplumda, hangi devirde, hangi kavramlarla ifade ediliyorsa onlar geçicidir, kalıcı olan mantıki yapının muhafaza edilmesidir. Yani, bir anlayış dayandığı esaslarının genel prensipleri dahilinde kavranmalıdır. Şartlar ve insanların araştırmalarına dayanan teoriler değişir ama genel-geçer prensipler değişmez.

“Müslümanım” demekle, anlayışlarımız, yargılarımız, faaliyetlerimiz Müslüman olmaz. Müslim olmanın esas şartı, bir araştırmanın, bir düşüncenin sonucunda ulaşılmış olan karardır. Bu karar aşamasında nasıl bir muhakeme ya da nasıl bir düşünce silsilesi yürütüleceği önemlidir. Araştırma yapmadan ulaştığımız bir sonucu, kendi açımızdan tekrar tekrar tasdikini ifade eden cümleler kurmak, bizim için geçerli, meşru bir sonuç olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle Risale-i Nur’un genel metodolojisinde, konular temel esaslara indirgenmek suretiyle ele alınır. Problemin köküne inerek, insan nereden geliyor, kendi varlığını nasıl izah ediyor, gibi noktalar açısından değerlendirilir. İhtira delilinin ilgilendiği nokta da burasıdır. Varlık aleminde olmayan bir varlığın varlık alemine gelişini, peşin hükümle kabul edip “Allah yaratmıştır” demek, cevap değildir. Bu hüküm, bir sonuç cümlesidir; bu sonuca nasıl ulaştığımızın gerekçeleri önemlidir. Yoksa, o sonucu tekrar edip durmak, tasdik edilerek ulaşılmış bir sonuç olduğu anlamına gelmez.

Her gün “Lailahe illallah”, “Elhamdülillah” diyoruz, bu sonuçlara nasıl ulaştık? Hangi aşamalardan geçtikten sonra tasdik edip bu sonuca ulaştık? Her gün karşımıza yeni bir olay, yeni bir varlık, yeni bir kainat karşımıza çıkar. O olayları ve kainatın varlığını sorgulayan duygularla donatılmışız. Bu duygular vasıtasıyla, sorgulamaların sonucunda, varlık alemi, “Gerçekten şu özelliklere sahip bir kaynak/bir sebep tarafından var edilmek zorundalar”, diye bir sonuca ulaştıysak, işte o sonuç bizim tasdikimizdir. Daha sonra o sonucumuzu, gözlemlediğimiz dünyada başka bir varlıkta da sorgularız ya da kendimizin varlığında muhakeme ederiz. O varlıktaki muhakeme bizi şu sonuca ulaştırır: “Ben kendi kendime olamam, dün yoktum bugün varım, bu şeklimle ben yeni bir vücud kazandırıldım. Ben ya da çevremdeki hiçbir şey bu vücudu bana kazandıracak özelliğe sahip değildir. Ben de kendi kendime vücud veremem.” Her bir eşyada, bu muhakemeyi hızlı bir şekilde yapmak suretiyle onların Mutlak olan bir Yaratıcıya ait olduğunu teslim ederek ilişki kurmanın adına iman denir.

Muhakemat adlı kitabın Üçüncü Makalesinin Mukaddemesindeki birinci maksatta kısa bir tenbih yazılmıştır. Bu tenbih bölümünde, arş-ı kemalat olan marifet-i Saniin, Rabbi tanımanın miraçlarında takip edilen usulünün dört esas üzerine olduğu belirtilir. Genelde İslam ulamasının hepsinin hedefinde Sanii tanıma olmuştur. Herkes kendine göre bir yolla Sani tanımaya yönelik çalışmalar yapmışlardır. Diğer ulemanın önerdikleri yollar ilk üç bölümde incelendi. Dördüncüsünü ise Nursi şöyle özetledi: “Belâgat-ı Kur’âniyenin ulüvv-ü rütbesini ilan eden ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan miraç-ı Kur’ânîdir.” Kur’an’ın belagatından faydalanarak en üst tabakada geliştirilmiş olan, istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin geneline en eşmeli olan miraç-ı Kur’an’dır. Yalnızca Müslümanlara veya belli din mensuplarına değil bütün insanlara hitap vardır. Miraç-ı marifetullah, kademe kademe terakki ederek hedefe ulaşma çalışmalarında ve aşamalarında Kur’an’ın bize gösterdiği rehberliktir. Böyle bir yoldan giderek, Kur’an vasıtasıyla konuşan Rabbi tanımamız mümkündür. Teklif edilen bu yol şöyle takip edilebilir: Kur’an’ın bizzat kendisinin hangi usulle Rabbin tanınması gerektiği noktasında yaptığı eğitime dikkat edip, Kur’an’ın kavramlarındaki belagatın inceliklerinin/katmanlarının altında ifade edilen usulü yakalamaya çalışıp o usul ile Rabbi tanımayı gerçekleştirmektir.

Said Nursi, İslam aleminde bu yolda gidenlerin geliştirdiği usulü kullanarak, bu çağın insanının özel hassasiyeti olan noktalarına hitap edecek hale getirmek suretiyle, İslam alemi içerisinde gelişmiş olan bu usulleri bizim anlayabileceğimiz şekilde güncellemiştir. Bu güncelleme Muhakemat adlı eserde çok bariz bir şekilde görünmüyor ya da uygulanmıyor, yalnızca belli bir tabakanın anlayabileceği dilde ifade ediliyor. Belli bir eğitim düzeyinden geçmemiş olan insanlığın kahir ekseriyetinin anlayabileceği basitlikteki izahları Nursi’nin ilerideki yazmalarında ortaya çıkacaktır. Bu eserde, ileride yazılanların temel esaslarının özetlendiğini görüyoruz.

Bu bölümde iki delilden bahsetti birincisi inayet deliliydi. Kur’an’ın bize sunduğu ikinci delil ise ihtira delilidir.

İhtiranın değişik anlamları vardır. Bir anlamı, bir şeyin orijinalitesiyle ortaya konulmasıdır. Yani bir şeyin daha önceki benzeri olmaksızın tamamen yeni olarak yaratılıyor olmasının dikkate alınarak yapılan bir Sanii tanıma yolculuğu veya Sanii tanımaya yaklaşma miracıdır. Bir eşyanın (varlığın) daha önce örneği olmaksızın daha mükemmel maslahatlı bir şekilde var ediliyor olması dikkate alınarak kainatı anlamaya çalışan yaklaşım türü olan ihtira delilini kullanmamız için Kur’an bizi teşvik ediyor.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

1 Yorum - "Delil-i İhtira: Her An Orijinalliğini Gözlemlediğimiz Yaratılış"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. Muhammed dedi ki:

    el-ihtirâ’: Yarmak manasınadır. Ve bilâ-sebk ve bilâ-misl bir nesne inşa ve peyda eylemek manasına müstameldir.Kâmusul’l-Muhit Tercümesi’nden. (Firuzabadi’nin)

Fikrinizi Paylaşın