Dua Anlayışımız Nasıl Olmalı?

Habibe – Bugün 32. Sözün 5. dersinin kaydında Ali abinin dua ile ilgili sözlerini dinlerken ”dua” anlayışımda bir problem olduğunu fark ettim. Nasıl mı?

Risale-i Nurda dua ile ilgili birçok kısmı ezbere söylemek kolay. Mesela “Dua eden adam bilir ki, birisi var ki onun sesini dinler”, “dua bir ubudiyettir, kulluktur” diye başlayan cümleler, duanın kabul olunmasına ilişkin kısımlar vs. Ama bunları uygulama noktasına gelince iş zorlaşıyor. Bahsi geçen kayıtta Ali Abi dedi ki: “dua ettiğimizde, bir şeyi istediğimizde üç durum var: Ya yaratılır, ya yaratılmaz, ya da ‘bekle’ denir.”

Bende ki problem şu: Dua ederken istediğim şeyin sadece varlık âlemine gelmesine, yani yaratılmasına odaklanıyorum.  İsteyip de verilmeyen şeylere daha çok odaklanıyorum. Duanın ubudiyet olduğu şuurunu elde etmek kolay değil. Ben varlık âlemine getirilirken bana verilen şeyleri düşünemiyorum. Onlar da lisan-ı halimin duası değil miydi?

Hasta olan kardeşini kaybetmemek için çok dua eden, ama kardeşi vefat eden bir insanın duasının daha güzel bir şekilde kabul olmuş olabileceğine bu insanı (ve kendimizi) nasıl ikna edebiliriz?

Umut – Bu dua mevzusunu Risale-i Nur’da ve Kur’an’da şu şekilde anlamaya başladım:

Malumdur ki kâinatta iç içe daireler vardır. Duanın neticesinin alakadar olduğu daire ne kadar geniş ise, o daire içindeki herkesin ve her şeyin duası dikkate alındığından, bizzat kabulü de o daire içindeki her şeyin dualarının kabulüne vabeste olur.

Mesela kâinat çapındaki bir meselede bir insanın duasının aynıyla kabul olabilmesi için iki yol var: 1. Ya o kişinin kalbi kâinat kadar geniş olmalı, 2. Ya da kâinattaki her şeyin aynı şeyi istemesi gerek (ahiretin yaratılması gibi).

Bir mahalleyi alakadar eden bir mevzuda istenen bir şeyin kabul olması, o mahalledeki ekser insanların dualarının aynı yönde olmasına bağlıdır.

Bir insanın sadece kendi şahsını ilgilendiren bir mevzudaki duasının kabul olması, o şahsın içindeki ekser latifelerin aynı şeyi istemesine bağlı olur. Gece teheccüde kalkayım diye dua eden adamın içindeki latifeler de aynı istekte bulunuyorsa kalkar. Yok, bazısı uyumak istiyorsa, bazen kalkar bazen kalkamaz. Kalktığı zaman istatistik olur. (92:4 – inne sa’yekum le şetta: Muhakkak ki işleriniz darmadağınıktır.)

Fizikte de böyledir. Bir bardağı oluşturan moleküller aslında sürekli hareket ederler. Fakat hepsi başka yönlere hareket ettiğinden bardak hareketsiz kalır. Eğer ekserisi bir anda aynı yöne hareket etse, o bardak o anda zıplar.

Bir dairede belli bir maksada müteveccih olarak kabul edilen bir dua, bir üst dairede istatistiki bir rastlantı olarak kayda geçer.

Yani aslında her zaman için dualar kabul olur. Fakat o duanın baktığı dairedeki her şeyin duası dikkate alınır.

Bahsettiğiniz misaldeki insanın kardeşinin hayatını devam ettirmesi, o insanın duaları + kardeşinin duaları +  kardeşinin alakadar olduğu diğer insanların duaları ve en önemlisi, kardeşinin o durumu atlatması durumunda bu hadisenin alakadar edeceği her şeyin duaları gibi çok dualara beraber bakar. Hal böyle olunca dualar kabul edilmedi diyemeyiz. Her insan kendi duasının nispetinde elbette karşılık bulur. Ama aynıyla kabul edilmesi bunun gibi çok hikmetlere bakar.

Aynı şekilde, müslümanların çoğu âlem-i İslam’ın dirilişi için dua etse mucizevari hadiselerin gerçekleştiğini müşahede ederiz. Tıpkı bardağın moleküllerinin aynı yönde hareket edip de bardağı zıplatması gibi.

Mehmet Ali – Çok güzel bir dua anlayışı. İstifade ettim. Paylaştığınız için teşekkürler.

Ömer – Duanın başka bir yönüne odaklanmak istiyorum. Tevafuken bir kitapta şu satırları işaretlemiştim:

“Prayer is not a request for God’s favors… genuine prayer is based on recognizing the origin of all that exists, and opening ourselves to it… In prayer we acknowledge God as the supreme source from which flows all strength, all goodness, all existence, acknowledging that we have our being, life itself, from this Supreme Power.” Piero Ferrucci, Ineffable Grace

“Dua, Tanrı’nın yardımı için bir talep değildir … Hakiki dua, var olan her şeyin gerçek kaynağını tanımaya ve kendimizi o kaynağa açmaya bağlıdır… Dua esnasında Tanrı’yı, kendisinden tüm gücün, tüm iyiliğin, tüm varlığın aktığı en yüce kaynak olarak tanır, kendi varlığımızın, hayatın kendisininin kaynağı olarak tasdik ederiz” Piero Ferrucci, Eşsiz Lütuf

Yukarıdaki alıntının yazarının kim olduğunu bilmeseydim bu yazar Risale-i Nur’daki dua bahsini ne kadar güzel özetlemiş derdim (benim anladığım kadarıyla). Subhanallah, demek “Müslüman İsevî” terimi boşuna söylenmemiş. Her gün buna daha çok şahit oluyorum ve çok hamd ediyorum.

Hasta olan kardeşini kaybetmemek için çok dua eden, ama kardeşi vefat eden bir insanın duasının daha güzel bir şekilde kabul olmuş olabileceğine bu insanı (ve kendimizi) nasıl ikna edebiliriz?

Verdiğiniz misalde bahsettiğiniz insan bu dua ile belki bir çok şey elde etti, onu paylaşmak lazım… Onun ihtiyacını karşılayacak birisine dua etti.. Kalbinde belki böyle bir anlayış yoktu Rabbiyle ilgili. Rabbini teorik olarak bilmişti belki, ama pratik olarak tanımamıştı. Dua ile, yakarış ile kalbinde bir yol buldu, birisini tanıdı. Bu duaya cevap verebilecek birisinin tecellisi göründü kalbinde, ve O’na dua etti.. Dua burcunda duaya cevap verecek olanı tanıdı… Veya dua vesilesiyle bir pencere açıldı kalbinde.

Duasıyla belki kardeşini yaşatamadı. Ama kardeşini ve kendisini Yaşatan ile tanıştı.
Dua bir sırr-ı ubudiyettir… Kulluk sırrı… Yani mana-i harfiyle bakıldığında “kulluğun yaşanması aynasında” İlah’ın tecellisidir dua… İhtiyacın veriliş maksadı da O’nun tanınmasıydı zaten. O yüzden duada Allah’ın rızasını istemekten başka bir şey istemek ihlasa münafi sayılmış (Risale-i Nur’dan yağmur namazı bahsi hatırlanabilir). Bu spesifik bir şey istemeyelim demek değil.. Ama isteklerimiz ancak dua vaktini belirler, o “şeyler”in olmasını değil.. Verilse, hayır da demeyiz, ona da şükrederiz.

Şimdi, her an kardeşi diye bildiği mahlûku yaratan, kardeşinin sevdiği bütün özelliklerini her bir an vereni dua vesilesiyle tanıyan için kardeşi ölmüş olur mu?

Kardeşi kimdi ki? Elma yerken elma mı yiyoruz ki?

Bunları yazınca Yunus Emre’nin şu mısraları geldi aklıma:

Yunus öldü diye sala verirler,
Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.

Evet, mana-i ismiyle bağlandığımız kardeşimiz öldü.. Aslında her gün, her an ölmekteydi.. Ama mana-i harfi yönü hiç ölebilir mi?

Risale-i Nur’da çok hoş özetlenmiş bu mesele aslında: “Eğer Allah’ı buldunsa bütün eşya senindir, gör” Allah görmeyi nasip etsin…

O zaman misaldeki insana şu müjde dolu haberi verebiliriz: Yanlış görmüşsün (bakış açısı), kardeşin ölmemiş aslında!

Abdullah Berâ –

Duasıyla belki kardeşini yaşatamadı. Ama kardeşini ve kendisini Yaşatan ile tanıştı. Dua bir sırr-ı ubudiyettir… Kulluk sırrı… Yani mana-i harfiyle bakıldığında ‘kulluğun yaşanması aynasında’ İlah’ın tecellisidir dua… İhtiyacın veriliş maksadı da O’nun tanınmasıydı zaten. O yüzden duada Allah’ın rızasını istemekten başka bir şey istemek ihlasa münafi sayılmış (Risale-i Nur’dan yağmur namazı bahsi hatırlanabilir). Bu spesifik bir şey istemeyelim demek değil.. Ama isteklerimiz ancak dua vaktini belirler, o ‘şeyler’in olmasını değil.. Verilse, hayır da demeyiz, ona da şükrederiz.

Bir noktaya vurgu yapmak istiyorum.

Üstad yağmur duası örneğini verirken, yağmura ihtiyacımız o duanın, yani kulluğun vaktidir şeklinde anlatıyor. Yağmurun özelliği, biraz sebeplere bağlı olmaması. Dolayısıyla kulluk belki daha “kolay” yapılıyor. Benzer şekilde tedavisi mümkün olmayan ya da zor olan hastalıklarda da öyle. Ne zamanki başımıza gelen olaylar sebeplere daha bağlı hale geliyor, o noktada ihtiyacımızı ve o ihtiyacın vakti göstermesiyle, hatırlatmasıyla yapacağımız kulluğu unutuyoruz. Mesela basit bir baş ağrısında kulluğu, başka daha ağır bir hastalığa göre daha zor yapıyoruz. Çünkü bir ağrı kesici alıyoruz ve baş ağrımız geçiveriyor. Hz. Yunus’un kıssasında üstadın ifadesiyle esbabın bil külliye sükût etmesi, o noktada kulluğun tam yapılabileceğine işaret ediyor.

Ama aslolan, hayatımızın her bir anındaki ihtiyaçlarımızın bilincinde olmak ve bu ihtiyaçların kulluğun vaktini hatırlatması, yani hayatımızın her bir anını bu kulluk bilinciyle yaşamak. Aksi takdirde “şu an halimden memnunum, sıkıntım, ihtiyacım yok, dolayısıyla duanın vakti gelmedi” dersek, kulluğu hayatımızın belli kısımları ile sınırlandırmış oluruz.

Hayatımızın her anını kulluk bilinciyle yaşamamız için esbabı her bir an için bil külliye sükût ettirmemiz gerekiyor. İradî bir şey bu. Hz. Yunus kıssasında olduğu gibi sebeplerin insan iradesi haricindeki sükûtu değil. Mesela kapıyı açacağımız zaman esbabın bil külliye sükût etmesi, dolayısıyla o noktadaki (yani kapıyı açma olayında tecelli eden esma-i ilahiyenin tanınması) kulluğun vaktinin gelmiş olması lazım bizim için. Elimizi bir şey almak üzere kaldırırken yine sebeplerin bir külliye sükût etmesi lazım (elimizi kaldırma işleminde sebeplerin hakiki tesiri olmadığını, sinirlerin, kan dolaşımının, beynimizin elimizi kaldırma işleminin yaratıcısı olmadığını anlamamız lazım).

Tabii bunlar denizde, fırtınalı bir havada, dalgaların arasında kalmaya göre daha çok çalışma ve tefekkür istiyor. Çünkü sebep olarak tanımladığımız şeyler “zahiren” tesir sahibi. Yani canımız istediği zaman kapıyı açıyoruz ya da elimizi kaldırıyoruz. Üstadın bahsettiği acz, fakr mesleği bu. Anlaması çok basit ama hayata geçirilmesi devamlı ve şuurlu bir uğraş gerektiriyor.

Her bir nefesimizdeki, daha da ileri bir boyutta, her bir anımızdaki ihtiyacımızı fark ederek (çünkü kendimizi şimdiki andan bir sonraki ana geçiremeyiz) kulluğun vakti olduğunu tam anlayıp, o kulluğu (yani o andaki marifetullah eğitimini) kapasitemiz dâhilinde yerine getirebildiğimiz noktaya geldiğimizde bayağı mesafe kat etmişiz demektir. Hedefimiz bu olmalı.

Ömer – Burada önemli bir nokta var biraz daha açmak gerekiyor diye hissediyorum kendi dünyamda… Dua ederken o şeyleri istemeyeceksek şayet, bazen dua etme konusunda isteksizleşebiliyoruz. Aslında hiç öyle olmaması gerekiyor. Bilakis…

Diyelim ki bir arkadaşımızı çok özledik ve hasbıhal etmek istedik, fakat kendisi uzakta.. Açtık elimizi dua ettik, “Ya Rabbi, keşke görüşebilsem” diye..

Bizim şunu fark etmemiz gerekiyor ki, arkadaşımız aynasında bizim dünyamıza taşınan Esma-i İlahiyeyi özledik aslında… Bu şekilde bakıp dua edersek, hem de spesifik olarak o arkadaşı görmek için dua edersek, belki o arkadaşı gerçekten bir vesile ile görebiliriz. Veya o arkadaşımızın aynasında daha önce görmüş olduğumuz ve simdi özlediğimiz Esma’yı, farklı bir şahıs veya farklı bir şekilde görürüz..  Veya sadece kalbimizde hissederiz. Yani dua ile istediğimiz esma ise (duamız halis ise), duamız her zaman kabul olur ve biz bunu tasdik edebiliriz.

Yani dua ile biz, aslında, kendi dünyamıza, ihtiyacımıza cevap olacak Esma’yı istiyoruz (şöyle de diyebiliriz: dua kendisini bize tanıtmak isteyenin bizim onu tanımamız için açtığı bir penceredir aslında).. Eğer illa duamızın maddi anlamda kabulüne bağlamazsak işi, o anda duamızın kabul edildiğini kendimiz de fark ederiz… Çünkü dünyamıza o arkadaşın aynasındaki esma gelir.

Lahika’larda geçen, bazı kişilerin 2. Hulusi olması vb. gibi tabirleri bu şekilde anlıyorum. Yani o kişi Üstad’ın dünyasında aynı duyguyu hâsıl ediyor. Veya şöyle diyebiliriz: benzer Esmalara aynalık ediyor… Ve duasına cevap olmuş oluyor.

Yine lahikalarda “duamda yanımdaydınız” derken yine aynı vurgu var.. Maddiyata bağlanmaktan çıkıp manevi anlamda dünyaya bakma durumu var… Mana-i ismîlikten çıkıp mana-i harfî’ye geçince duanın da anlamı değişiyor.

Mesela, rahmete ihtiyaç hissettik, hemen dua edince, bir anda bütün dünyamız rahmet olabilir.. Her gelen kişi veya olay o rahmeti göstermeye başlar bize..

Bu anlamda dua çok tesirlidir (duanın tesiri azimdir. Risale-i Nur). Çok güçlü bir çekim gücü oluşturur.. İhtiyacımız olan esmayı kendimize çekeriz dua ile… Dünyamızı komple o esma ile donatabiliriz dua ile… Sanki o esmanın dalga boyuna giriyoruz ve her şey bize o esma yönünü göstermeye başlıyor…

Cevşen’in de önemli bir fonksiyonu bu olsa gerek. Esma’ya ihtiyacımızı fark ederek ateş gibi azap veren anlamsız dünyamızı cennete veya huzurda olmaya dönüştürme duası yapıyoruz aslında..

Ali – A. Bera’nın şu paragrafı çok kıymetli ve antika bir dua anlayışı olarak göründü.

Hayatımızın her anını kulluk bilinciyle yaşamamız için esbabı her bir an için bil külliye sükût ettirmemiz gerekiyor. İradî bir şey bu. Hz. Yunus kıssasında olduğu gibi sebeplerin insan iradesi haricindeki sükûtu değil. Mesela kapıyı açacağımız zaman esbabın bil külliye sükût etmesi, dolayısıyla o noktadaki (yani kapıyı açma olayında tecelli eden esma-i ilahiyenin tanınması) kulluğun vaktinin gelmiş olması lazım bizim için. Elimizi bir şey almak üzere kaldırırken yine sebeplerin bir külliye sükût etmesi lazım (elimizi kaldırma işleminde sebeplerin hakiki tesiri olmadığını, sinirlerin, kan dolaşımının, beynimizin elimizi kaldırma işleminin yaratıcısı olmadığını anlamamız lazım).

Tabii bunlar denizde, fırtınalı bir havada, dalgaların arasında kalmaya göre daha çok çalışma ve tefekkür istiyor. Çünkü sebep olarak tanımladığımız şeyler “zahiren” tesir sahibi. Yani canımız istediği zaman kapıyı açıyoruz ya da elimizi kaldırıyoruz. Üstadın bahsettiği acz, fakr mesleği bu. Anlaması çok basit ama hayata geçirilmesi devamlı ve şuurlu bir uğraş gerektiriyor.

Umut kardeşimizin dua anlatımı ile destekleyerek bu anlayışı genişletelim, inşaAllah. Sanki bu iki anlayışı kaynaştıracak olursak, bizim ana meselemiz olan “huzur-u daimi”de olmak ve her anımızda abd (ibadet halinde) olmak meselesine ışık tutacaklar gibi geldi bana. Gerçi A. Bera zor diyor ama, dikkatli bir eğitimle zor olmaması lazım.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın