26 Mayıs 2015 0 Yorum Devamı →

Dünya Nereye Gidiyor? Neyi Kazanacağız Derken Neleri Kaybediyoruz?

Önce bir durum tespiti yapılır ve ondan sonra strateji üzerinde çalışılır. İnşaAllah, bu sıralamanın önemini kavrıyoruzdur.

Dünya nereye gidiyor? Kendisini “İslâm Âlemi” diye bilen insanlar grubu nereye doğru eğilim gösteriyorlar? Böylesi bir konunun tahlilini yapmak, istatistiklerle mümkün olmaz. Olayların şahıslar tarafından yapılan yorumlarına dayanır. Dolayısıyla da kimse ben “en doğru”yu buldum diye iddia edemez. “Bir teklif de benden,” diyebilir.

Kanaatimi paylaşıyorum:

Dünya daha da küçülüyor, kültür kaynaşması hızlanıyor, kültürler arası farklılarlar hızla törpüleniyor. “Tab’an medeni olarak yaratılan insanlar” kişisel özgürlüklerini her gün çok daha rahat bir şekilde kullanma imkanlarına sahip oluyor. Fakat insanlar toplumda hakim olan düşünce akımlarının ve alışkanlıklarının da farkına varmadan takipçisi olabiliyorlar. Böyle bir çelişkili durum gelişiyor dünya medeniyetinde.

Çok yakında en fakir köylerde bile çocuklar tablet bilgisayarlarla büyüyecekler. 20 sene önce 500 dolara satın aldığınız bir telefonu bugün sokakta bulsanız kim eğilip de alır ki? Eski model cihazlar bir dolara satılacak, eğer alıcı bulurlarsa. Eskiden olduğu gibi ağacın altında buldukları bir çomaktan oyuncak yapan çocuk kalmayacak. İyi ya da kötü diye tartışmıyorum. Durum tespiti yapmalıyız dedik ya.

Kendini Müslüman bilenlerin oluşturduğu toplumlarda ise, din geleneğin ötesinde, toplumun yaptığı bilinçli bir tercih olmaktan gittikçe uzaklaşıyor. Kültüre ve merasimlere dönüşüp sosyalleşme ihtiyacını karşılamak üzere kullanılıyor. Din eğitimi yapan kurumlar, meslek edinme aracı olarak değerlendiriliyor; dinin gerçeklerine dayanarak kişisel sorulara cevap verme eğitiminden daha çok, din hakkında informasyon edinilen kurumlar haline dönüşüyor. İnsanların sosyal ve politik amaçlarla endişesini taşıdıkları kimlik arayışının bir cevabı olarak belli bir dinin mensubu olduğunu ilan etme eğilimi her gelen nesilde daha da ağır basıyor. Yani, dogma halinde sunulan din, “Biz Müslümanız” veya “Ben bir Hristiyan ailede doğdum” demenin ötesinde bir değere sahip olmayacak.

Kültürler arası kaynaşmanın sosyal medya aracılığı ile hem yaygınlaşması ve hem de diğer kültürlerden haberdar olmanın kolaylaşması nedeniyle mukayese yapma özgürlüklerini kazanan yeni nesiller, artık evlerinde büyüdükleri anne ve babalarının sözünü, sosyal medyadan duyduklarıyla tartmaya başlıyorlar. Çok yakında, “Babam en iyisini bilir” diyen nesil kalmayacak. Politik ve ekonomik nedenlerle medyaya hakim olan görüntüler uzun dönem yaşayamazlar. Esas olan, kişilerin akıllarında ve kalplerinde yer eden inancın temelleridir. Müslüman diye bilinen coğrafyada, kendilerini “ate” veya “agnostic” olarak tanıtan gruplar, sosyal medyada gittikçe daha artan oranda seslerini yükseltiyorlar.

Taklit devri kapandı, kapanıyor. Dünyada gelişen her türlü fikri akımlardan anında haberdar olan “çocuk” yaşta nesiller yetişiyor. Bu nesillerin beynini “dogma”larla dolduramayacağımız için her türlü sözümüzü insanî duyguların tatmin olacağı bir söylem ile sunmak zorundayız. Yanlış ya da doğru belli bir düşünce tarzını, “insanî duygulara” hitap ederek sunmayanlar yeni nesillerin reddi ile karşılaşacaklar.

İnançsızlık dogmasının bu nesillere “bilimsellik” adı altında akıllarına hitap edilerek sunulması, seküler eğitimin de desteğiyle bir süre hakimiyetini sürdürecek gibi görünüyor. Eğer Kur’an’ın hakikatleri yeni nesillere anlayacakları bir dille, dogmacılıktan, tarafgirlikten, “Biz Müslümanız” diyerek taklide dayanan bir davet türünden uzak, insanî değerlere hitap edilerek takdim edilecek olursa, yeni nesil çok kolay bir şekilde “bilimciliğin” dogmalarını farkedecek. İnsanî arayışlarının cevabını buldukları anda rahatlıkla onaylayabilecekleri bir “inanç”a ulaşabilecekler. Tevhid inancı dünyaya hakim olacak.

Kollarımızı sıvayıp insanî duygulara hitap eden söylemi geliştirmemiz bizim boynumuzun borcudur. Tevhid akidesini insanlığa tanıtan Kur’an’ın bize sunduğu en önemli vazifedir. Bu sonuçlar benim hayalim değil, şu anda uygulamasıyla bizzat gördüğüm, yaşadığım hakikatlerdir. Taklidî iman, bir avuç insanın hala körü körüne sarıldığı içi boş bir iddiadan ileriye gidemiyor ve balon gibi küçük bir iğne (sorgulama) ile sönüp gidiyor. İnsaniyete hitap eden, insanî duyguları kullanarak tahkik etmeye davet eden söylemler, insanların gözlerini parlatıyor ve ümit kaynağı oluyor.

Daha fazla gecikmeye imkan vermeden, “mezara müteharrik” nesillerin sitemlerine kapılmadan, taklitten uzak, sorgulamaya açık bir din söylemi geliştirmeyi öğrenmemiz kaçınılmazdır. Tükenmeye maruz olan bir neslin şikayetine neden olmamak için gösterilen bir “hassasiyetin” faturası, 7 milyar insanın dini reddetmesine neden olacaksa ciddi bir şekilde düşünmek gerekir. Taklidî din söylemini muhafaza ederek kazanılması hedeflenen 1.2 milyar insanın hatırı için 7 milyar insanın ve sonrası her neslin “dini inkar etmelerine” razı olmak akıl karı mıdır?

Öyle görünüyor ki yol ikidir: Ya mevcudu muhafaza adına din hakikatları feda edilecek, veya din hakikatları, hakkın hatırını yüceltmek için hürce, kahramanca ilan edilecek. Nursi’nin 1908’lerde yapmış olduğu tespiti hatırladım: “Medreseler ıslah olmalı vesselam!” O zamanlarda “taklidî din” mensupları, ümitlerini sultanın otoritesine ve medrese eğitimine bağlamışlardı. Nursi de, yapmış olduğu gözlem sonuçlarını kahramanca ilan etmişti. “Yaşasın Hürriyet!” nutkunu çekinmeden irad etmiş ve gazetelerde yayınlamıştı. Ne kadar haklı olduğunu görüyoruz.

Bir asrı aşkın bir süre geçti. Hem hürriyeti savunma görevini ve hem de Risale-i Nurların “mesail-i imaniyede içtihad ile mükellefiyet” görevini bütün canlılığı ile yeni nesillere ulaştırma vazifesi bizi bekliyor. Bu vazifeye sahip çıkmak boynumuzun borcu. Birkaç masumun taklidini kırmayacağız diye gösterilen hassasiyet, milyarlarca insanın dini reddetmesine neden oluyorsa, takip edilecek yok belli: İnsana hitap eden tahkik-i iman eğitimini muhkemleştirmek zorundayız. Bu eğitimin usulünü ve dilini öğrenmek ve öğretmek zorundayız.

Not: Taklidî iman söylemini terketmek demek, taklidî iman mesleğinde giden masumların kırıcı bir dil ile eleştirilmesi gerekir demek değildir. Diğer taraftan, tahkik mesleğinden fedakarlık da yapılmamalıdır.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Kategori: Usûle Dair
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın