18 Aralık 2013 0 Yorum Devamı →

Düşünme Düsturları – Düstur 1

Düstur 1: Bir şeyin varlık nedenleri üzerinde düşünürken Allah katından olaylara yaklaşmamak. 

İnsan aklı, her şeyin varlık nedenini sorar. Ancak bu soruya yaklaşırken doğru metodu kullanmamız lazım. Mesela, bir şeyi var olarak kabul ettikten sonra incelemenin bir dogma oluşturmak olduğunun farkına varmamız lazım. Varlığı bu şekilde dogmatik olarak sabit kabul ettikten sonra, varlıklardaki değişimin kendilerinden kaynaklandığı kabul etmek zorunda kalırız. Bu dogmaları sorgulamadan eşyayı incelemeye başlayanlar, “Her şey, kendilerindeki özellikleri oluşturuyorlar” demek zorundadırlar.

Akıl, apriori olarak, bir varlığın yok iken kendi kendine var olacağını kabul edemez. Bir şey var ise, önce onu yokluktan varlığa çıkaran neden araştırılır. Eşyada gözlemlediğimiz özelliklere de aynı şekilde bakılır. “Bu özelliklerin varlık nedeni nedir?” diye sorup araştırmak insan aklının gereğidir. Bütün bilim dalları, eşyada gözlemlenen bu özellikler ile bu özelliklerin varlık nedeni gibi görülen sebepleri araştırıp, bu sebep-sonuç ilişkisinin kurallarını tespit etmek için çalışır. Her bir tesbit, bir formül seklinde ifade edilir. Bu formüllerin toplamı, evrenin varlık alemine gelişindeki düzeni keşfetme gayretinin sonucudur.

Ne var ki, içindeki tüm varlıklarla birlikte evren aralıksız hareket halindedir ve devamlı bir değişime tabidir. Hiçbir şey sabit yani durağan değildir. Her an bir öncekine benzer olsa da, aynisi olmayan yeni özelliklerle varlık aleminde kendisini gösterir.

Kainatta,sebep-sonuç ilişkisi içerisinde gerçekleşen düzenin hem sebep diye görünen parçası, hem de sonuç diye görünen parçası, yoktan ve sürekli yenilenerek varlık alemine gönderiliyorlar. Evrende görünen kesintisiz hareketlilik, yeniden varlık alemine gelişin ta kendisidir. Hiçbir şey, hiçbir anda, bir önceki halinin tekrarı değildir; her şey her anda yeni bir oluşumdur.

Etrafımızda var olan eşyaya bakıp onlardaki özellikleri tesbit edeceğiz ilk önce. Mesela, gözlemlediğimiz bir ağacın her biriminde bir kasıtlılık, düzenlilik, çevresindeki tüm diğer varlıklarla tam bir uyumluluk, geleceğe hazırlılık, güzellik, simetri, kendine has şekil, koku, tat bulundurma, beslenme, korunma, dayanıklılık, fotosentez yapma, anlamlı bir şekilde yaprak, meyve, tohum sahibi olma gibi bir dizi özelliklerin olduğunu gözlemliyoruz. Daha sonra, bu gözlemlediğimiz özelliklerin varlık alemine geliş kaynağının eşyanın kendisinin ya da ilk bakışta o eşyanın sebebi imiş gibi görünen diğer varlıkların olup olamayacağını araştırmamız gerekiyor.

Kainattaki sebep sonuç bağlantısına bakıp eşyayı incelerken su sonucun mantıki zorunluluk olarak karşımıza çıktığını görüyoruz: Sebep olarak görünen bir fenomenin, gelecekte olacak olan bir durumu şimdiden bilmesi, irade edip seçmesi ve de gerçekleştirebilecek gücünün olması gerekiyor. Dahası, gözlemlediğimiz sonucun ortaya çıkması için, sebep diye görünen şeyin, diğer varlıklarla işbirliğini sağlayabilecek otoriteye sahip olması da gerekiyor. İş bununla da bitmiyor, çünkü sonucun güzel ve simetrik olması için de hem bir irade hem de güzelliği oluşturabilme yetisinin bulunması zorunlu.

Bu şekilde sistematik bir usul ile eşyaya bakınca, “Bir ağacın büyümesinde su olmazsa olmaz bir sebeptir; çünkü bakın suyu verince ağaç büyüyor.” diye bir yaklaşımın çok amiyane ve basit olduğunu anlıyoruz.

Allah katından olaylara yaklaşmamak

Bunu şöyle açalım: “Bir ağacın büyümesinde hakiki tesiri olan sebepler nelerdir?” sorusunu sorduğumuzu farz edelim. Bu soruyu irdelerken, dış dünyada su, hava, ışık ve minerallere, ağacın içindeki dünyada ise, hücrelerini oluşturan parçacıklara ihtiyaç varmış gibi görünmesine rağmen, onların ağaçtaki gözlemlediğimiz özelliklerin kaynağı olamayacaklarını anlayabiliriz. Çünkü onların, bütün evreni geçmiş ve geleceğiyle birlikte aynı anda bilecek ilmin, evreni tümüyle kontrol altına alacak gücün, iradenin, hikmetin, merhametin kaynağı olamayacaklarını her akıl sahibi anlar. Ki ağacın ağaç olması için bu özelliklerin mutlaka var olması gerekir.

“Su olmazsa, ağaç büyümez.” şeklindeki zahiri tecrübemizden, suyun sonucu oluşturacak güce sahip olmadığını çıkarmamız gerekiyor; değilse ağacı büyüten aslında suyun kendisidir seklinde şirk-i hafi içeren bir yaklaşım içerisine gireriz ki bu hatalıdır. Bu yanlışa düşmemek için su soruları kendimize sormamız gerekiyor: ağacı büyüten gerçekten su mudur? Suda ağacı büyütme özellikleri var midir? Su, geleceği bilerek tedbir alabilir mi?

Ancak öte taraftan, muhakeme aşamasında “Allah ağacı yarattı.” demek de aynı şekilde hatalı bir yaklaşım içersinde olduğumuzu gösterir çünkü bu cümle sonuç cümlesidir.

Allah kendisi hakkında konuşurken öyle diyebilir: “Ben böyle yaptım, yapanım ya da yaparım,” veya “Allah böyle irade etti, edendir, eder.” Bu, Onun kendisini bize tanıtmasıdır. Bu şekilde bir hitabet tarzından biz anlıyoruz ki, Kendisini bana takdim ediyor ve beni eğitmek için konuşuyor. Ama ben hiç bir zaman Allah katından bakıyormuş gibi konuşamam. Ben yalnızca, O’nun Kendisini bana tanıtmasına karşı, bana verdiği kabiliyet ile bakarım, incelerim ve Onun konuşmasını ya onaylarım veya reddederim. Eğer onaylayacak delilleri bulup mantıki gerekçelerimle bu söylenilenlerin doğru olduğu sonucuna ulaşırsam, “böyle yapandır Allah” diyebilirim. Bu benim ulaştığım sonucumdur.

Bu iki söylem arasındaki farka azami dikkat etmemiz gerekiyor çünkü iman eğitiminin temeli bu farka göre şekillenecektir.

Şunu unutmamamız gerekiyor özetle: İnsanlar, Yaratıcıyı tanıma aşamasında, Allah’ı taklit eden konuşma yapmak için yaratılmamışlardır, aksine tahkikten sonra tasdik eden sonuçlara ulaşabilecek kabiliyetlerle donatılmışlar. Bizim görevimiz, bize verilmiş bu aletleri kullanarak bir sonuca ulaşmak ve ulaştığımız sonuç olumlu ise bu haberi tasdik etmektir. Ancak tasdikten sonra ibadet esnasında, Allah’ın konuşması ile Ona muhatap olmak, o konuşmayı tasdik ettiğini ifade etmek makamında mümkün olur.

Mesela, “La ilahe illallah” cümleciğini biz, “Biz Allah’a inanıyoruz, başka yaratıcı yoktur.” şeklinde yorumlayamayız. Bu dogmatik bir yaklaşım olur.

Onun yerine yaklaşımımız daima şöyle olmalıdır: “Bütün kainat ve içindeki her bir şey, yoktan var ediliyor, yaratılıyorlar. Yaratılanların hiçbirisinde yaratma, yoktan var etme özelliği görülmüyor. Onların kendileri de varlık alemine getirilmeye muhtaçtırlar. Bunların hepsini, yani sebepmiş gibi görüneni de, sonucu da yaratandır Allah.” Bu metodu kullandığımızda, dogmatiklikten yani taklitten kurtulmuş oluruz ve Yaratıcının bize verdiği akletme özelliğimizi kullanarak mantıki bir sonuca ulaşmış oluruz, ki iman budur.

Bir önceki söylediklerimizle bağlantıyı kuralım şimdi. Açıklamaya çalıştığımız bu tahkikten sonra gelen tasdik metodumuzda söyle bir tavır sergiliyoruz: sonuçlardaki özelliklerin varlık alemine gelebilmesi için gerekli sebep, illet, yani varlık nedeni, ne olabilir? Bu şekilde bir mantık silsilesini takip edip, insaniyetimizdeki özellikleri kullanmamız gerekir ki varacağımız sonuç bizim sonucumuz olsun; taklit ya da dogma olmasın.

Mesela, bir binanın oluşması için tuğla, beton, tahta, cam kullanılır. Bunlar olmazsa bina olmaz. Bunlar sebeptirler. Bunlar olmazsa binadan bahsedemeyiz. Ama bu sebepler binayı var edenler olamazlar çünkü binanın var edilişinde kullanılan bu sebeplerin kendileri de ayrıca var edilmeye muhtaçtırlar.

Aynı mantık örgüsü ile insanın yaptığı işleri örnek aldığımızda hatırımızdan çıkarmamamız gereken bir gerçek vardır: İnsanlar daima tüketicidirler, yani hali hazırda var olan şeyleri kullanırlar; kendileri hiçbir şeyi yoktan var edemezler. İradeleriyle var olmasını istedikleri her ne ise, o şey, insanların kendileriyle birlikte varlık alemine gelmektedir. Kainattaki yaratılışta da, bina ile birlikte tuğla, taş, beton, ağaç gibi sebepler de var ediliyorlar, yeniden yeniye yaratılıyorlar.

Öte yandan baksa bir çeşit dogmaya düşmemek için de , “Usta yaptı bu binayı,” demek de doğru değildir. Onun yerine, “Bu binanın var olabilmesi için bilinçli, geleceği bilen, ona vücut verebilecek özelliklere sahip, içindeki yaşayanların rahatını amaçlayacak merhameti olan, en kısa yoldan en iyi neticeyi alabilecek hedefleri olan ve bunları gerçekleştirebilecek güç ve hikmet sahibi, malzemeleri nerelerde en güzel şekilde değerlendireceğini hesap eden, dayanıklılığını, güzelliğini amaçlayabilecek bir tasarımcı, bir yapıcı olması gerekir -ki buna illet denir” dememiz gerekir.

Yapıcısı kimdir veya nedir diye sorguladığımız bir varlığın yapıcısının, o varlığı oluşturan parçacıkların kendilerinin olduğunu söyleyebilmek için, o parçacıkların her birisinin tek başına, o varlığın tümünü kapsayan yukarıdaki saydığımız özelliklere bizzat kaynak olması gerekir. Yapıcının, binanın içindeki malzemelerde olamayacağını tespit etmek mantıken doğruluğunu tasdik edebileceğimiz bir sonuçtur ve insani bir yaklaşımdır. “La ilahe illallah” bu demek olmalıdır.

Gördüklerimizden yola çıkarak, “şöyle şöyle yapandır Allah” şeklinde ifade edebiliriz bu gerçeği. Allah’a imanın esası budur. İman, bir kişinin etrafını gözlemledikten sonra ulaştığı mantıki sonuçtur. Mantıki bir sonuç olmayan iddia, iman değil, dogmadır, taklittir.

Allah katından olaylara yaklaşmamak

Bir eşyaya muhatap olduğumuzda, düzen ve ilim görürüz örneğin. Dikkat ettiğimizde, bu özelliklerin o eşyanın kendisinden kaynaklanamayacağını fark ederiz. Çünkü bir şey kendisini var edemiyorsa, kendisindeki özelliklerin de var edicisi olamaz. Devamlı değişikliğe tabi tutularak var edilen bir eşyanın, kendisini var ettiğini ve/veya kendisini devamlı değiştirdiğini tasavvur etmek, o şeye geleceği bilme, tedbir alma, bütün varlık alemine hakim olma gibi özellikler izafe etmek demektir ki bunun doğru bir açıklama olmadığını o eşyayı yakından incelediğimizde görürüz.

Özetle, biz şu noktaya çok dikkat etmeliyiz: “La ilahe” önce gelir. Sebeplermiş gibi görünen eşyada, var etme, bilme, kudret, hikmet, irade, rahmet, planlama, tedbir gibi özelliklerin olmadığını fark etmek mümkündür. Tuğlalarda binanın yapıcısı olma özelliği görünmüyor; yani “La ilahe” de ifade edilen gerçek. Ama bu bina var ve çok anlamlı; hatta bu bina üzerinde geleceğe yönelik her türlü bilinçli tedbir alınıyor, gelecek biliniyor, binayı kullanacak olanların hoşuna gidecek güzellikler, simetriler kastedilerek bina yapılıyor; hem bina ve hem de kullanıcısı bilinerek, tasarlanarak vücut veriliyor. O halde bu özellikleri olandır yaratıcı yani Allah. Yani, “illallah”. İşte bizim mantıken ulaştığımız sonuç budur. İşte bu yüzdendir ki, “İllallah lailahe” gibi bir düşünce tarzı, dogmatik yaklaşımı netice verir.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Kategori: Usûle Dair
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın