“Evlenmek” Ya Da “Yaradan Adına Akd” Yapmak

Kardeşlerim; ben gençliğimde, İstanbul’da on sene kaldığım halde, hiçbir kadına bakmadım, bakamadım çünkü bana âlem-i misâl açılmıştı.” Said Nursi

“Evet, ‘kadına bakmak” ile “Cemal’in tecellisini” alem-i misalde seyretmek arasında dağlar kadar fark var. Cemal’in tecellisini görüp de, “Cemal”i değil de “kadın”ı seyre devam etmekte hiçbir hakikat yok, bilakis, kadın’ı Cemal’in kaynağı zannetme hatası var. Mahrem bir kadın ile na-mahrem çiçeği seyretmek arasındaki farkı insan kendi duygu dünyasında fark eder. Çiçeğe seyre devam ettikçe, alem-i misâldeki Esma-i İlahinin tecellisiyle muhatap olma imkanı açılırken, kadını seyre devam etmek, insanın namahrem kadın üzerindeki “nefsanî arzu”sunu tahrik edip, Cemal’den uzaklaştırdığını herkes kendi nefsinde müşahede edebilir…”

“Kısaca, bu “nikah altına alıp helalleştirme” hastalığı, meselelere günah-sevap, helal-haram bazında bakma geleneğinin kazandırdığı onulmaz bir hastalıktır. Maalesef, dönüp dolaşıp yine konuyu helal-haram bazında değerlendirince, kendimizi iman-küfür bazında konuları anlama çabasından mahrum ediyoruz. Daha doğrusu “hatlar karışıyor.” Nasıl bir tavır takınacağımızı bilemez duruma getiriyor.”

Soru: Peki, “nikah akdinin” iman ve küfür bazında değerlendirmesini yapabilir misiniz kısaca? Bir ara, “evlenmeyin”, “akd” yapın diye vurgu yapmıştınız. Bu tabiri biraz açmanız mümkün mü? Teşekkürler.”

İslam geleneğindeki “ibadât” ve “muamelât” statüsünde değerlendirilen konuları iman bazında ele alan bir çalışmanın benim boyumu kat kat aştığının farkında olarak bir giriş yapmayı deneyelim. Bu denemenin ne kadar tutarlı olduğu konusunda sizlerin de katkılarınızı beklerim.

Kısaca, ibadât ve muamelâta dair bir konuda verilen hüküm için herkesin bildiği, Kur’an, Sünnet, icma, kıyas vs. esas alınır. Detayları konumuzun dışındadır. Burada Usul-u Fıkıh tartışması da yapmayacağız.

İbadetlerin ve muamelatın iman esaslarına dayanan bir tefekkürünü gerçekleştirmek için, öncelikle, “iman esasları” şemsiyesinin altına nelerin girdiğine dair bir değerlendirme yapmak gerekiyor.

İbadet yapacak kişinin mutlaka önce “Allah’a iman” esasından başlayarak, iman esaslarının tümünün kapsamı altında bu ibadeti yaptığının bilincinde olması beklenir. Bu kişinin kendisinin ve çevresinde irtibata geçtiği tüm varlık aleminin yaratıldığının ve bunların Yaratıcılarının, tüm kainatı yok iken var eden bir Zat olduğunun ve bu Zat’ın varlığının idrakinde olması gerekir. Ayrıca bu kişinin varlık aleminde müşahede edilen bütün özelliklerin, o Yaratan Zat’ın özelliklerine şahitlik yapıyor olduklarını tasdik ediyor olması beklenir. Çünkü varlık alemindeki her bir eşya anlamlıdır, anlamları algılama kabiliyetiyle donatılmış bilinçli olan insanlara her an mesaj taşımaktadırlar.

Bu şahitliğin, eşyanın “Yaratıcılarını tesbih etmesi” olarak algılanması ise imanın ikinci esasını (Meleklere İmanı) teşkil eder. O Zat’ın, bu kainatı her bir parçası ile Kendisinin özelliklerini ilan eden şuurlu varlıklarla donatarak yarattığının bilinciyle yaşaması, yaratıcısını tanıma hedefi ve ihtiyacı olan insan için kaçınılmazdır. Bu şuurlu varlıklara “melaike” adı verilir. Aksi durumda, bu kainatın şahitliği altında olmayan bir Yaratıcı Zat tasavvuru, yalnızca insanın kendi peşin kabulünden kaynaklanabilir ki, böyle bir anlayışa sahip bir insan olabileceğini ben şahsen düşünemiyorum. Hem “Yaratıcı” olarak kabul edip hem de ”yarattıklarının şahitliği”ne müracaat etmemek insan için mümkün değildir.

Yarattıkları ile Kendisini tanıtan bu Zat’ın, konuşma ve konuşmayı anlama kabiliyetiyle donatarak yarattığı insanlara bir de konuşma cinsinden muhatap olması beklenir. Kainatın yaratıcısının abes, anlamsız bir iş yapıyor olduğuna dair izlere bu alemde rastlanmıyor. Bu Zat’ın insana, insanın anlayacağı bir konuşma türü ile muhatap olması kaçınılmazdır. Bu aşamada, Allah’ın Konuşması (Kelamullah) olarak kaydedilen Kitaplara iman devreye girer, ki bu vahye imanı içerir.

İbadet yapan kişinin, bu iki tür tanıtım muhatabiyetine karşı ”mukabele”de bulunması, yine insaniyetinin gereğidir. Bu muhatabiyetin bir “Öğretmen” tarafından “taallümle tekemmül” etme kabiliyetinde olan insana öğretilmesi gereğini de anlamak zor değildir. Bu Yaratıcı Zat’ın, hem yaratma fiiliyle, hem konuşarak Kendisini insana tanıtmasını tamamlaması için bir öğretmen tayin etmesi, insan fıtratının ihtiyacıdır. İnsan her yaşta bir öğretmene ihtiyaç hisseder. Bu öğretmenlerin, kainattaki meleklerin ilânatında (tesbihatında) ve Yaratıcı’nın insan lisanıyla yaptığı Konuşmasındaki (vahiydeki) soyut olarak ifade edilen mesajların, insan için nasıl pratiğe konulması gerektiğinin eğitimini vermeleri beklenir. Peygamberlere iman bu aşamada gündeme gelir.

İbadet eden kişinin bir de bu dünyadaki hayatının devamlı geçiciliğinden haberdar olması beklenir. Her insanın kendi nefsine bakarak, bu dünya hayatının bir “ebedî” hayat boyutuna delalet eden yönünü görmesi için donatıldığını anlaması beklenir. İnsan ancak “ebedî olan mutluluk” ile tatmin olabilir. Mutlak olan Yaratıcı Zat, insana ebediyeti arzu ettirecek özellikler vererek, geçicilik özelliğini daima taşıyan bu alemde yaratarak, bu dünya hayatını ebedi hayata hazırlık yeri yaptığını, hem yaratılıştaki özellikler, hem sözlü konuşmasında, hem insandaki “ebed arzusu” ve hem de öğretmenleri (elçileri) vasıtasıyla bildirmektedir. Ebedî hayatın varlığına iman bu aşamada gündeme gelir.

Yaratıcı Zat’ın Kendisine muhatap kıldığı insan, bahsedilen bu aşamalardan geçerek, Yaratıcısının muhatabiyetine bir mukabelede bulunurken takip edeceği yöntemi nasıl tespit edeceğini anlayacak kapasitededir. Yani, ibadetini şu bilinç ile gerçekleştirecektir:

1- Kainatın ve kendisinin Sahibine mukabelede bulunuyor.

2- Kainatta yapılan şuurlu ilânata katılarak onlarla, yani meleklerle birlikte yaptığı bir mukabele söz konusudur.

3- İbadetinde, Yaratıcının Konuşması ile kendisine öğrettiklerini malzeme olarak kullanması en insanî bir tavırdır. İnsan sevdiğine, sevdiğinin sözleriyle mukabele ederse daha çok samimi bir ilişki kurmuş olur.

4- Mukabelesinde, Öğretmenin uyguladığı şekli takip etmesi, o öğretmene layık bir öğrenci olmasının işaretidir. İbadetinde takip edeceği şeklin, öğretmenin taliminden geçmesi insan fıtratına daha lâyıktır. İnsan sevdiğine, onun seveceği şekilde mukabele ederse daha samimi bir ilişki olacağını bilir. Onun seveceği şeklin de, tayin ettiği öğretmenlerle bildirdiği şekil olması aşikardır.

5- İbadetinde, fani dünyayı hedefleyecek bir maksat taşıması, insandaki “ebede aşık” olan duygularıyla çelişir. Madem Mutlak ve Ebedî olan Zat’a mukabelede bulunuyor, Ona, ebedî muhatabiyete layık bir şekilde mukabelede bulunması ibadetinin özünü teşkil etmesi gerekir. Şu fani dünyanın fenaya giden yönüyle hiçbir ilişkisi olmayan bir mukabele olması, ibadet ediyor olmanın zorunlu özelliğidir.

Demek ki, ibadât ve muamelâtın temellerinde bu esasların bulunması zorunludur. İbadetlerin iman esaslı olmaları kaçınılmazdır.

Başlangıç için çok zor bir konu olan “evlilik” ve “nikah akdi” arasındaki farkın, yukardaki aşamalara göre bir değerlendirmesi yapıldığında:

Evlilik” karşı cinsten iki kişinin cinsellik duygularının tatmini ve dünya hayatının zorluklarını beraberce üstlenmek için bir araya gelmelerini ifade eder. Evlenmek, bir eve beraber girmek gibi anlamlar taşır.

Nikah akti” ise, karşı cinsten iki kişinin birbirlerinin “mahremiyetlerini” kaldırma yetkisi elinde olan Yaratıcıları adına, Ona müracaat ederek yapmış oldukları bir ibadeti ifade eder. Yani, “Ben bu karşı cinsten olan kişi ile beraber olmak istiyorum. O da benimle beraber olmak istiyor. Bu isteği bize veren Sensin. Biz bunun bilincindeyiz. Senin adına, Senin iznin ile birlikte yaşamaya müsaade etmeni niyaz ediyoruz.”

Daha sonra imanın ikinci aşaması olan “meleklere iman” gündeme gelecektir. Karşı cinslerin birbirlerine olan meyillerindeki anlamlılığı farkedip, melekler aracılığı ile kendilerine ulaştırılan mesajı alıp, o mesajı göndereni tanıdıkları takdirde artık Yaratıcılarının ikramına muhatap olurlar. Kadın-erkek ilişkisi olmanın ötesinde bir mektup, bir mesaj deşifre etme ilişkisine dönüşür beraberlikleri.

Birbirlerinden “fedakârlık” beklemek yerine, Yaratıcılarının ikramına müteşekkir olurlar. Kadın-erkek ilişkisi, yaratık-Yaratıcı ilişkisine dönüşür. Ona müteşekkir olunur. Niyazımız Ona yönelir. Meleklerin mesajlarıyla devamlı bize haber taşıdığı bir beraberlik yaşanır.

Mutlak Yaratıcı eğer bir de “bebek” hediye ederse, bu bebek doğrudan İkram-ı İlahî olarak karşılanır, bebek bir “mucize”dir. “Ben ve eşim genç idik de onun için çocuk oldu” saçmalığı yerine, çocuk yapamaz yaş diye bilinen çağlarda çocuk hediye edildiğini vurgulayan Kur’an mesajını hatırlamanın zamanı gelmiştir. “Sebepler çocuk yapamazlar. Çocuk, Yaratıcının bir ikramıdır.” Sözlü Konuşma olan Kur’an’ın mesajı ulaşmıştır artık bu eşlere. Sen-ben kavgası ve çekişmesi yerine, beraberliklerinden “ünsiyet ve sevgi” ikram edilen bir ilişkidir bu. Çünkü beraberlik O’nun izni ile, O’nun bilinci ile, O’ndan gelen mesajlarla gerçekleşmiştir.

Bu beraberliğin dünya hayatı şartlarında nasıl tesis edileceği ve ne gibi bir düzen altına alınacağı, hak ve hukuk ilişkilerinin pratik yönü de “Peygambere iman”ın gereği olan Elçinin rehberliğinde gerçekleştirilecektir. O ne tavsiye etti, o neyi nasıl yaptı? Araştırmalarının sonunda öğrendikleri rehberliğe tabi olarak her iki taraf da, birbirleriyle yarışmak yerine, Elçinin tavsiyesine tabi olacaklardır. Elçinin görevi budur zaten: Yaratılışı gerçekleştiren Allah’ın, insanı yaratırken koymuş olduğu fıtrî ihtiyaç ve eğilimlere en uygun tavrın şeklini pratikte temsil etmek. O tavrı kendisine rehber edinen eşler, artık evlerinde meleklerin yanısıra, Allah’ın Konuşması ile yaptığı mesajı ve Elçinin aralarında hazır bulunduğu bir ortamda beraberliklerini sürdürürler, ilişkilerini tanzim ederler. Melekler aracılığı ile gelen mesaj onların gözlerinin önündedir. Duygu alemlerinde geçen her istek, beraberlik olabilir, birlikte yemek olabilir, bir “tebessüm” olabilir, bunların hepsi ile kendilerine melekler mesaj taşımaktadırlar. Bu duyguların Yaratıcısını tanıtan mesajlar. Kelamullah her dâim evlerinde konuşmaktadır. Elçi onlar için yani başlarındadır. Her ne problemleri olursa Elçiye danışıverirler. Elçi onlar için “hakim” pozisyonundadır. En ufak bir kalp kırgınlığı veya anlaşmazlık söz konusu olduğu zaman onlar hemen telefona sarılıp, “Anneciğim! Biliyor musun benimki ne yaptı veya ne dedi bana bu sabah yine?” diye dedikoduya asla teşebbüs etmezler.

Nikah akdini hiçbir surette, bu dünya şartlarında yalnızca şehvet duygusunu tatmin aracı olarak hedef edinmezler. Bilirler ki, bu dünyada yaratılan her şey, her ihtiyaç, her tatmin, ancak Ebedî Hayat’ın tanınması ve hazırlığı içindir. Her yapılan iş bir yönüyle ebediyeti tanımak, ona olan ihtiyacı tekrar hatırlamak içindir.

Bu dünyada yaşanır ve fakat bu dünya hedef edinilmez böyle bir nikah akdi yapanlar için. Bir “evde” beraber yaşanır, fakat “evlenmek” için beraber olunmaz!

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Kategori: Usûle Dair
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens'te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir. Diğer yazıları için tıklayın.

1 Yorum - "“Evlenmek” Ya Da “Yaradan Adına Akd” Yapmak"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. S.Özkan S. dedi ki:

    Selam ı Aleyküm Ali Abi,Öncelikle tüm yazılarınızın İstanbul daki dersleriniz kadar bize faydalı olduğunu bilmenizi isterim.. Allah (cc) razı olsun sizlerden…Eğer sizin için bir mahsuru yoksa, Nursi nin  ”alem-i misal açılmıştı ” sözünü biraz açabilirmisiniz.. Teşekkür eder, selam temenni ederim.

Fikrinizi Paylaşın