Göklerin ve Yerin Rabbi

Âl-i İmrân Sûresi 191. ayette şöyle buyuruluyor:

ayet

Âl-i İmrân–191: Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.

Yaratıcı eserleri ile tanınır. Ya da tanınan her şey böyledir. Mesela biz bir elmayı tanıdığımızı söyleriz. Bunu nasıl tanırız? Tadını, kokusunu, sertliğini hissetmişizdir, rengini, şeklini görmüşüzdür, ısırırken çıkardığı sesi duymuşuzdur vs. Ve bu bilgilerle bir elma tasavvuru oluşmuştur bizde. Her insanın tat, koku alma vs duyusunun hassasiyeti farklı olabileceği için, bir insanın elma dediği zaman kastettiği şeyle, başka bir insanın elmadan anladığı şey %100 örtüşmez. Bizim bu duyularımızın hassasiyeti ne kadar gelişmişse, elma anlayışımız ya da elmayı tanımamız “nefs-ül emirdeki” yani hakikatteki elmaya, “elmanın özüne” ya da elmanın “gerçekliğine” o kadar yaklaşır.

Elma örneğinde, bir insan için elmanın tadı önemlidir ya da bu insanın tat alma duygusu gelişmiştir. Bu insan için elma tatlı bir şeydir ve o özelliği ön plana çıkar elmanın. “Elma nasıl bir şeydir” sorusuna, “çok lezzetli bir meyvedir” cevabını verir. Bir başka insan için ise elmanın şekli önemlidir. Aynı soruya, “elma çok güzel şekli olan bir meyvedir” cevabını verir. İnsanlar için elmanın öne çıkan özelliği insanların ihtiyaçlarına ve daha önceki eğitimlerine göre değişir. Bu konu Bediüzzaman tarafından 24. sözde ayrıntılı çalışılmaktadır.

dusunen-adamBir başka örnek vermek gerekirse, bir heykeltraştan “düşünen adam” heykelinin özelliklerini dinlemiş ve tam anlamış bir öğrenci, tam, bütün özelliklerini yansıtacak şekilde bir düşünen adam yapar. Bu öğrenci, düşünen adamı tanımıştır. Onun tanıdığı düşünen adam bütün özellikleriyle düşünen adamdır. Hocasını dinlemeyen, çalışmamış, tefekkür etmemiş diğer bir öğrencinin ortaya koyacağı eser ise bir kaç çekiç darbesi yemiş bir mermer bloktan ibaret olacaktır. Bu öğrencilere sorulacak “düşünen adam kimdir?” sorularına verecekleri cevaplar, yandaki resimlerdeki gibi olacaktır.

beyaz_blok

Aynen bunun gibi, bir insanın “Allah” demesi ile kastettiği şey ile, başka bir insanın Allah derken kastettiği şey farklıdır. Avam tabakasından bir insanın Allah demesi ile marifetullahda çok ilerlemiş bir arifin Allah anlayışları aynı değildir. Bir insan Allah’ın isimlerinin ne kadarını hangi boyutta anlamış ve hissetmişse, o kadar bir Allah inancı ve anlayışı vardır onun. Bir insanın “Allah’ın gücü sonsuzdur” demesi, bu gücün sonsuz olması ile ilgili verileri kainattan almamışsa, boş bir sözden ibarettir. Altı boştur bu sözün. Ve bir taklitten ibarettir. Taklidî iman ilk adım olarak, bir çocuk için gerekli olsa bile, insanın marifetullahda ilerlemesi ve tahkikî iman seviyesine çıkması ancak düşünerek, sorgulayarak ve tefekkür ederek gerçekleşir.

Yukarıdaki mesele, mü’minlerin cennetteki durumlarını da açıklamaktadır (Allah-u ağlem). Her insan, Allah’ın bu dünyada hangi ismini ne boyutta tanımışsa, cennette o isimlerin tecellisine ebediyyen muhatab olacaktır. Cündioğlu’nun söylediği gibi dünyası tek isimlik olan bir insanın ise, cenneti de tek isimliktir!

Yukarıda Allah’ın mahiyetini bilmekten ya da mesela sınırsız kudretini tam anlamaktan bahsetmiyoruz. İnsan sınırlı bir varlıktır ve sınırsız olanı ihata edemez, kuşatamaz ve anlayamaz. Ama imanın sonsuz mertebesi vardır ve insan gayreti nisbetinde bu mertebelerde yükselir ve marifetullahta ilerler.

Bu konu ile ilgi bazı ayetler:

Enam-99: O gökten su indirendir. İşte biz onunla her türlü bitkiyi çıkarıp onlardan yeşillik meydana getirir ve o yeşil bitkilerden, üst üste binmiş taneler, -hurma ağacının tomurcuğunda da aşağıya sarkmış salkımlar- üzüm bahçeleri, zeytin ve nar çıkarırız: (Herbiri) birbirine benzer ve (her biri) birbirinden farklı. Bunların meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (Allah’ın varlığını gösteren) ibretler vardır.

Nahl–11: Allah o su ile size; ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Elbette bunda düşünen bir kavim için bir ibret vardır.

Kâf Sûresi–9-11: Gökten de bereketli bir su indirip onunla kullar için rızık olarak bahçeler ve biçilecek taneler (ekinler), birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitirdik ve böylece onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (dirilip kabirlerden) çıkış da böyledir.

En’âm–96: O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir).

Yûnus–5: O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.

Nûh–16: ‘Onların içinde nasıl ayı, bir ışık, güneşi de bir kandil yapmıştır?’

Son olarak, Cenab-ı Hakkın isimlerini tanırken sadece kâinattaki maddi yaratılmışlara değil, sosyal olaylara bakmanın da önemini vurgulamak gerekiyor. Mesela bir annenin yavrusuna göstediği şefkatin Allah’ın bir isminin tecellisi olduğunu okumak gibi.

Âl-i İmrân Sûresi 191. ayetteki “Ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar” ifadesi Allah’ı tanımanın, O’nun isimlerini okumanın günün her bir anına yayılması anlamına geliyor galiba. İmanın hads haline gelmesi teşvik ediliyor ve bunun yöntemi gösteriliyor. İmanın hads haline gelmesi yani insanın devamlı Allah’ın huzurunda olduğunun bilinci ile yaşaması (bunu ihsan tarifi olarak da söylüyor Efendimiz (sav)), ancak göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür etmekle elde edilebilir. Aksi takdirde bir insan namaz kılar, oruç tutar ama imanın getirdiklerini hayatının her bir anında yaşayamaz.

Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.

Cümlelerin sıralanışı da önemli. Önce bir tefekkür ve eğitim süreci var: “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler”. Daha sonra ise sonuç cümlesi geliyor: “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.

Cenab-ı Hakkı takdis etmek ve O’nun bütün eksikliklerden münezzeh olduğunu tam hissederek söyleyebilmek ancak daha önceki tefekkür eğitimi ile mümkün olabiliyor. Bu tefekkür eğitiminden geçmeyen bir insanın “Sübhanallah” demesi yani “Allah bütün eksik ve noksan sıfatlardan münezzehtir” demesi havada kalıyor. Sadece dille söylenen içi boş bir cümle haline dönüşüyor. Bunun boş bir cümle olması şuradan belli ki insanlar başlarına gelen musibetlere isyan ediyorlar. Ya da bir yerde bir depremde bir çok kişi ölünce bunu Allah’ın merhametiyle bağdaştıramıyorlar. O noktada Cenab-ı Hakta bir kusur görüyorlar (açıkça ifade etmeseler bile), merhametinin eksik olduğunu düşünüyorlar. Kainatı tefekkür edip hiç bir yerde bir eksiklik, noksanlık görmeyen bir insan ancak Sübhanallah diyebilir. Ya da tam hissederek Sübhanallah demenin yolu kainatı daha önce tefekkür etmekten geçiyor.

“Seni eksikliklerden uzak tutarız”‘dan dan sonraki adım “bizi ateş azabından koru” duası. Yine ateş azabından (yani Cenab-ı Hakkın Rahman, Rahim gibi isimlerinin tecellisinden) ebediyyen uzak kalmaktan korunmanın yolu, kâinatı tefekkür ederek Allah’ın noksan sıfatlardan tenzih edilmesi ile mümkün oluyor. Bu dünyada Cenab-ı Hakkın rahmetini her bir olayda tanıyan, anlayan ve hisseden yani kalbine indiren bir insan bu isimlerin tecellisine ebediyyen muhatap oluyor. Bir insan Cenab-ı Hakkın isimlerini bu dünyada ne kadar tanımışsa ahirette o isimlere o oranda muhatap olacak (Adil isminin tecellisi olarak). Bu dünyada isimleri tanıyımayan, her şeyi sebeplere veren bir insan ahirette bu dünyada tanımadığı isimlerin tecellilerine muhatap olamayacak.

Son olarak bir depremde ölen insanların ölmesini kabul edemeyen ama “vardır Allah’ın bir bildiği” diyen bir müslümanın durumu da yanlış. “Vardır Allah’ın bir hikmeti” demek bir şey ifade etmiyor. Allah’ın Hakîm olduğunu önceki tefekküründe tam anlamış bir insanın anlayamadığı bir olayda “vardır Allah’ın bir hikmeti” demesi bir anlam ifade ediyor. Diğeri boş bir sözden ibaret. Sınıftaki bir profesörün 1000 soruyu doğru çözdüğünü görmüş, tecrübe etmiş bir öğrencinin, çözümünü anlamadığı 1001. soruda “şimdiye kadar bu hoca bütün soruları doğru çözdü, bu da doğrudur” şeklinde güven belirtmesi doğrudur. Ama hocasının şimdiye kadar soruları doğru çözdüğünü tecrübe etmemiş bir insanın çözümünü anlamadığı yerde hocanın vardır bir bildiği demesi yanlıştır ve bir şey ifade etmez. İlk öğrenci 1001. sorunun çözümünü anlamadığı ik anda “hoca bu soruyu doğru çözmüştür” demesi haktır ama bu soru üzerinde çalışmaya davam ederek bu sorunun da çözümünü anlaması ve tasdik etmesi gerekmektedir.

Cenab-ı Hak yukarıdaki ayette sena edilen mü’minlerden eylesin bizi. Âmin.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Kategori: Kur'an Okumaları
Abdullah Berâ

Yazar Hakkında:

Bu köşede çeşitli platformlarda yapılan müzakereler sonucunda ortaya çıkmış bazı hakikatleri paylaşmaya çalışacağım. Bu hakikatlerin ortaya çıkmasında yorum ve eleştirileri ile büyük katkı sağlayan bütün hakikat yolcularına teşekkürü bir borç biliyorum. Yazılardaki eksiklikler hiç süphesiz bana aittir. Yazar e-posta: abdullahbera@gmail.com Diğer yazıları için tıklayın.

3 Yorum - "Göklerin ve Yerin Rabbi"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. Ayşe Munise dedi ki:

     ‘Bizim bu duyularımızın hassasiyeti ne kadar gelişmişse, elma anlayışımız ya da elmayı tanımamız “nefs-ül emirdeki” yani hakikatteki elmaya, “elmanın özüne” ya da elmanın “gerçekliğine” o kadar yaklaşır.’ Böyle olduğunu nereden biliyorsunuz?Peygamber Efendimiz ile sahabe arasında geçen bir muhavere var. Hurma ağaçlarının aşılanması ile ilgili bir durum. Peygamber Efendimizin söylediğini yapıyorlar ve hurmalar çürüyor. Peygamber Efendimiz sahabeye siz dünya işini benden daha iyi bilirsiniz diyor. Peygamberimiz hurmanın hakikatını sahabeden daha mı az biliyordu? Yahut bazı kimselere tebliğde bulunuyor, onlar hidayete ermiyorlar. Peygamberimiz bunu bilmiyor muydu? Yoksa biliyordu da siyaset mi yapıyordu ? ( sakın bu soruya peygamberin vazifesi tebliğdir hidayete erdirmek Allahın işidir demeyin )  

  2. Abdullah Berâ Abdullah Berâ dedi ki:

    Elmanın hakikati derken elmanın tat, koku gibi özelliklerinin tam manasıyla  anlaşılması, hissedilmesi meselesini kastediyorum. Biraz daha açarsak elmada tecelli eden Cemil, Rahman, Adil, Hakim, Şafii gibi isimlerin tam manada anlaşılmasından bahsediyorum. Bir insan elmada Rezzak ismini sadece kendisi için okur. Başka bir insan  elmadaki rezzakiyetten bütün insanların rızıklandırılmasını okur. Bir başka insan elmada Allah’ın rahmetini ve adaletini okur ve bu okumaların kendisi için bir rızık olduğunu anlayarak Rahman ve Adil isimlerindeki Rezzakiyeti görür ve hakeza.Bu manada Rasullullah (s.) en öndedir. Aşı meselesi teknik bir mesele ve farklı bir konu o. Aşı yapmayı sahabe daha iyi biliyor olabilirdi ama orada tecelli eden isimleri okuyan ve hurmanın hakikatine ulaşan, hurmanın yaratılış amacının gerçekleşmesinin kendisi için en üst boyutta olduğu kimse Allah’ın Rasuldür (s.).

  3. Ahmet Barman dedi ki:

    Bu sıralar Subhane Rabbiyel Azim ve Ala kelimatı kudsiyelerini  hissederek söylemek istediğimde şunu farkettim; Şer problemini 13.lema  ile tam çözemezsem, “ahsene külli şey’in halaka” hakikatını kainat ve hadisat okumaları ile zevkedemesem , hastalığı hediye-Rahmani (hastalar risalesi tefekkürü ile ) olarak göremezsem; Subhanallah’ı hissederek külli manasıyla takdim edemiyorum . Namazdaki diğer kelimatı mubareke’dede bu sır var .Bir hazine değerindeki bu yazı için Abdullah beyi tebrik ediyorum …Selamlar

Fikrinizi Paylaşın