Harekât-ı Zerrât

Mehmet Ali –  Geçenlerde bir arkadaş, “Bize masum ve sevimli görünen hayvanları keserek yemenin hikmeti nedir?” gibisinden bir soru sormuştu. O zaman Risale-i Nur’dan aşağıdaki parça aklıma geldi; acaba bu parçada onun bir cevabı gizli midir diye düşündüm.

“Saniyen: Sâni-i Hakîm, anâsırı tahrik edip tavzif ederek, onlara bir ücret-i kemâl hükmünde madeniyat derecesine çıkarmasıyla ve madeniyâta mahsus tesbihatları onlara bildirmesiyle ve madeniyâtı tahrik ve tavzif edip nebâtât mertebe-i hayatiyesinin makamını vermesiyle ve nebâtâtı rızık ederek tahrik ve tavzif ile hayvânât mertebe-i letâfetini onlara ihsan etmesiyle ve hayvânâttaki zerrâtı tavzif edip rızık yoluyla hayat-ı insaniye derecesine çıkarmasıyla ve insanın vücudundaki zerrâtı süze süze tasfiye ve taltif ederek tâ dimağın ve kalbin en nazik ve lâtif yerinde makam vermesiyle bilinir ki, harekât-ı zerrât hikmetsiz değil; belki kendine lâyık bir nevi kemâlâta koşturuluyor.” 30. Söz

Birlikte düşünelim isterseniz. Soru anlaşıldı herhalde değil mi? Bir kez daha benim anladığım haliyle söyleyeyim: Neden bir canlıyı öldürme pozisyonundayız? Soru bence bu şekilde sorulmalı. Yani vurgu yemeye değil de öldürmeye olmalı. Bir başka ifade ile bu varlık içindeki bir insan olan ben, neden bir canlının canını alma pozisyonuna koyuluyorum? Bundaki amaç ve hikmet ne? Veya bunda okumam gereken nokta ne?

Mesela şöyle demiş Üstad o yerde:

“… nebâtâtı rızık ederek tahrik ve tavzif ile hayvânât mertebe-i letâfetini onlara ihsan etmesiyle ve hayvânâttaki zerrâtı tavzif edip rızık yoluyla hayat-ı insaniye derecesine çıkarmasıyla…”

Şimdi bunu ben normalde şöyle okuyor ve anlıyordum: Bitkinin zerresi hayvanın vücuduna, hayvanın zerresi de insanın vücuduna girince mertebe kat ediyor. Mamafih, üzerinde biraz düşününce, burada anlatılan olayın zerre açısından değil de, insan açısından değerlendirilmesi gerektiğinin farkına vardım. Yani bu “mertebe kat ediyor” diye yorumladığım olay, insanın olaya bakışı ve onda yaptığı okumanın sonucu; değilse, bir hayvan hücresi ile diyelim bir insan hücresi arasında biyolojik olarak bir mertebe farkı olduğunu zannetmiyorum; ya da burada bahsedilen şey o değil. Mühim olan, bir insan gözüyle olaya bakınca olup biten şeyden nasıl bir hikmet okuması yapılacak.

Mesela, maden iken ondan bitki oldu diyor. Bir varlık var idi ve o madendi; o evrildi çevrildi veya buradaki ifadesi ile tahrik edildi, o madenin yerini bitki aldı, ki bitkide hayat var. Demek bizim buradan anlamamız gereken şey, camit cisme nazaran hayat sahibi bir cisim daha değerlidir. Camit bir cisim hayat sahibi bir cisme “feda” edilir; camit bir cisim yerini hayat sahibi bir cisme bırakınca, camit olan cisme yazık oldu denmez. Camit cismin camit kalması istenmez, arzu edilmez. Camit bir cismin hayat sahibi olana inkılap etmesi cemal ve kemalin bizzat sevilmesinin bir örneğidir ve insan olarak ben bunu enfüsi olarak tecrübe edip tasdik edebilirim. (Hayatın neden camit olana nispetle tercih edilebilir olduğuna girmesi burada uzun sürer. O yüzden o kısmı geçiyorum. Risale-i Nurlarda o noktanın çok geniş izahatı var.)

Aynı şekilde, bir hayvan yine canlı olan bir bitkiyi yediğinde, bir canlı “yok” oluyor gibi ama o canlı diğer bir canlı tarafından yeniyor/tüketiliyor. Bu diğer canlı ise öncekine göre daha üstün; hareket edebiliyor, koşuyor, oturuyor, kalkıyor, görebiliyor, duyabiliyor, işitebiliyor, korkuyor, seviyor, nefret ediyor vs. Yani daha fazla esma ile haşır neşir olabiliyor veya daha fazla esmanın ortaya çıkmasında vazifeli olarak var ediliyor.

Diyelim camit taş orada olduğu gibi dururken bir var ediciye işaret ediyor olabilir ancak mesela bir inek çok daha fazla esma ile alakalı. Dolayısı ile çiçek güzel de olsa, canlı da olsa, onun bir inek tarafından yenilmesi abes değildir diye anlıyoruz. Çünkü o güzellik daha fazla güzelliklerin ortaya çıkmasına vesile olacak bir başka varlığa transfer ediliyor.

Burada önemli olan nokta şu: Güzel olan çiçeğin abese gitmesini insan istemiyor. Dolayısı ile ineğin o güzel çiçeği yemesinde burada ifade etmeye çalıştığım gibi güzellikler görülmez ise eğer, evet insan “tüh bu çiçeğe yazık oldu” der; bu şekilde yaratılmış çünkü. Güzel olanın yazık olmasını istemiyoruz. Ama güzelin daha güzel olana inkılap etmesi/ettirilmesi hoşumuza gidiyor. Biz ancak bundan tatmin oluyoruz; diğeri bize kerih görünüyor.

Devam edelim; şimdi geldik o güzelim ve masum inekçiklere: Yaratılışta öyle bir kanun var ki, o kanun bize şöyle diyor: Al bu bıçağı eline ve kes şu ineğin boğazını. Oysa ben ineği seviyordum, onu öldürmek istemiyorum, yaşasın istiyorum; ne olacak şimdi?

Olacağı yine o: O inek ölecek ama insan olan benim canlılığım yani hayatım devam edecek. İnsanın Esma-i Hüsna karşısındaki durumu ile ineğinki karşılaştırıldığında insan anlıyor ki, esma onu anlayacak birisini gerektirir, değilse abesiyetin en abesi ortaya çıkar. İnek ancak ve ancak kendisinden daha üst seviyedeki insanın varlığının devamı için öldürülebilir; hak yere veya Allah adına öldürmenin anlamı bu olsa gerek. Allah adına çünkü insan, hayatın ancak daha iyi bir sonuç vermesi karşılığında alınmasını haklı görebiliyor. Değilse o hayata acıyor. Hayatın acınır konumda olmaması sadece daha iyiye inkılap etmesi durumunda mümkün.

Ayette de öyle diyor ya, “haksız yere” öldürmek. Bu ayeti okuyunca ilk aklıma gelen şu olmuştu: Demek “haklı yere” öldürmek diye bir şey var. Nedir o? Biz genelde haklı yere öldürmeyi Allah adına silahla savaş yaparken bir insanı öldürmek olarak anlıyoruz; hâlbuki ayetin bahsettiği “haklı yere” öldürmek ineği öldürürken yaptığımız fiil ile alakalı. Biz ineği “haklı olarak” öldürebiliriz ancak; değilse, o cana yazık olur.

Özetle, sadece bir hayat alınınca onun yerine daha terakki etmiş bir hayat verilmesi bize mantıklı geliyor; aksi takdirde o hayata biz acıyoruz, “alınmamalıydı” diyoruz. İlahi kanunu ile bizim elimize bıçağı veren Allah diyor ki, “Bunu öyle bir öldür ki, o cana yazık olmasın.” Elinde bıçak olan insanın keşfetmesi gereken nokta bu: “Ben bu hayvanın hayatını nasıl ederim de zayi etmem?”

Zira bu kıssadan bir hisse çıkacak insan için: Allah da, Azrail’i bize gönderdiği zaman, biz bu yaşadığımız tecrübe vasıtasıyla tahkik ve tasdik edeceğiz ki, bizi burada öldüren Allah haksız yere bizi öldürmez; haksız yere öldürmemesi bu hayatın daha terakki etmiş bir hayata inkılabı ile mümkün. Diğeri bizi memnun etmiyor; bizi bu his ile Yaratan, bu his vasıtası ile bize mesaj gönderiyor ve diyor ki, canını Azrail’e kolayca teslim et, daha iyisi seni burada bekliyor.

O halde, ineği hak yere öldürmek konumunda olan insan, bu tecrübeyi, böyle bir ders için bu dünyada yaşamak durumunda. Bundan o ders çıkmaz ise o masum inekciğe hakikaten yazık olur. Afaktaki bir olay bu şekilde enfüse çekilip tecrübe edilmedikçe tam imanın huzurunu vermiyor. Bu işi en iyi yapabilen Abd (asm), bu sebeple olsa ki, Azrail’i görünce “işte en yüce dost” diyebilmiş. Zira Allah’ın huzuruna çıkabilecek bir hayat mertebesine bizi taşıyan ve bize bu yolculukta refakat eden, dost değil de nedir?

Ali –

يَوْمَ تُبَدَّلُ الأَرْضُ غَيْرَ الأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُواْ للّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

​”​Yerin başka bir yere, göklerin de (başka göklere) dönüştürüldüğü ​(tebdil edildiği) ​gün, onlar tek olan, kahhar olan Allah’ın huzuruna çıka(rıla)caklardır.​”​ İbrahim Suresi(4):48

​Çok teşekkür ederim Mehmet Ali hocam, böyle bir hakikat açıklaması için. Nadirattan bir açıklama.

Yapılan açıklamalar bana yukardaki meşhur ayeti hatırlattı. Demek ki ayetteki haber, bir tehdit haberi değil, bir müjde haberidir.

“Kahhar” genellikle olumsuz bir çağrışım yapar diye bilinir.  Hâlbuki “Kahhar” ismi, yanlışı düzeltmek için, eksikliği gidermek için, küfleri silmek için zımparalamak gibi, zararlı bir maddeyi bedenden alan ameliyat operatörünün bıçakla o maddeyi kesip alması gibi faaliyetlerin tecellisinde Halikımızın hangi İsmi ile tanışmamız gerektiğini bildiriyor.

Bu âlemdeki yaratıkların “fani” olma özelliği ile yaratılması karşısında ümitsizliğe düşen insanî hissiyatımız​, yine bu dünyaya baktığında, her kahredilenin yerine daha iyisinin, daha anlamlısının, daha çok yaratılış maksadına uygun olanının ikame edildiğini bildirerek, insaniyetimize ümit veriyor.

Mehmet Ali hocanın gündemimize sunduğu sonuç bu ümidi tazeliyor:

​Zira Allah’ın huzuruna çıkabilecek bir hayat mertebesine bizi taşıyan ve bize bu yolculukta refakat eden, dost değil de nedir?

وَلاَ تَأْكُلُواْ مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ وَإِنَّهُ لَفِسْقٌ

​”​Üzerinde Allah’ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk’tır…” En’am Suresi (6): 121​

Kültürde genellikle yalnızca hayvanların kesilmesi esnasında Allah’ın isminin anılması olarak uygulan bu çok anlamlı ayetin hatırlattıkları, Mehmet Ali Hoca’nın konuyu Esma-i İlahinin tecellisi bağlamında ele almasının ne kadar doğru olduğunu açıkça ifade ediyor. Allah’ın İsimlerinin tecellisi için bitkiler, su ve mineralleri yerler; hayvanlar bitkileri yer; insanlar da hayvanları ve bitkileri yemek üzere yaratılmışlardır. Eğer daha mükemmel bir yaratılış ile tebdil edilmeyecekse, gerçekten bu dünyanın tahribi (kahredilmesi) yürekliği sızlatıyor.

Demek ki, eğer bitki veya hayvanın hayatına böyle bir kasıt ile son vermenin anlamının bilincinde olması gereken insan, o varlıkların hayatına “son vermek” değil, daha güzel vazife yapmalarına imkân vermek için iradesini kullanırsa, var edilmenin ve var olmanın maksadını gerçekleştirmiş demektir.

Daha mükemmel bir şekilde Yaratıcılarının özelliklerinin tecellisine imkân verme maksadını taşımayan her türlü faaliyet, yaratıkları “mundar” eder, anlamsızlığa gönderir ve kendisi de anlamsızlığın yeri olan âleme (Cehenneme) namzet olur.

Varlık âlemine bu nazarla bakarak yaşamak nasip etsin Rabbimiz hepimize.

Zafer – Malum besin zinciri dâhilinde hayvanların bitkileri yemesinin yanında bir hayvanın başka bir hayvanı yemesi de mümkün. Olaya bahis konusu perspektiften baktığımızda, insanın yaşlı/hasta bir hayvanın yem olmasını “haklı”, genç/sağlıklı bir hayvanın yem olmasını ise “haksız” görmesinin gayet makul olduğu aklıma geldi.

Mehmet Ali –

​…Soru bence bu şekilde sorulmalı. Yani vurgu yemeye değil de öldürmeye olmalı.

​Zira mesele sadece yemek olsaydı ölü hayvanın etini yemenin caiz olması gerekirdi, hâlbuki değil.​ Ölü bulduğunu yeme, sen öldür diyor Allah; dolayısı ile vurgu öldürmek üzerine. Canın, bizim elimizle alınması gerektiği çok merkezde. Ben normalde öldürmek istemiyorum ama kanuni ilahi bana bunu illa yapacaksın diyor; muhakkak bunun üzerinden benim almam gereken bir ders olmalı.

​Sonuç olarak: Kâinatta zahire göre, ne kadar hoşuma gitmeyen olaylar yaratılıyor; çok iyi dikkatle incelersem, bunlar benim iyiliğim için olduğunu anlamam gerekiyor.

Evet dediğiniz doğru; hoşuma gitmemesinin bir nedeni var. “İlla hoşuma gidecek diye zorlayamam” veya “Allah böyle yaratmış, ne yapalım” şeklinde yaklaşıyoruz genelde. Hâlbuki muhakkak o olayın o haliyle var edilmesinde hakikatli bir ders var ve olmalı.

Bunun gibi çok keşfedilmesi gereken hakikatlar var ama biz bu işin henüz çok başındayız. “İkra”, aslında baya baya kitap okur gibi eline şunu al ve satır satır oku demek. Ama hani ilk okul çocukları okumayı öğrenirken bir kelime üzerinde kekeleye kekeleye dururlar ya; biz de onun gibiyiz şu an. Tek bir olayın manasını çıkarana kadar kekeleyip duruyoruz; çünkü okumayı çözememişiz daha. Neyse, o da olur inşallah bir gün.

Hakikattır diye inandığım bir noktaya dikkat çekeyim: İkra emri bir “dil” öğrenmeyi hedef gösterir; çünkü okuma işlemi bir dil dahilinde gerçekleşir hep. O dil de, Kur’an yani vahyin dilidir. Ve de her dil bir toplum içersinde öğrenilir ve de konuşulur. Bu dilin konuşulduğu ortamların en kısa zamanda oluşması dileği ile….

Olaya bahis konusu perspektiften baktığımızda, insanın yaşlı/hasta bir hayvanın yem olmasını “haklı”, genç/sağlıklı bir hayvanın yem olmasını ise “haksız” görmesinin gayet makul olduğu aklıma geldi.

Evet, dediğin doğru.  Belki ilk kez, hayvanlar arasında olan birbirini öldürüp yeme olayının mantıklı bir açıklamasını bulacağız gibi hissetmeye başladım. Bir hayvanın diğer sağlıklı ve genç bir hayvanı yemesi “bize göre” doğru gelmiyor; öyle olmasaydı diyoruz. Çünkü bu yukarıdaki usule göre düşününce, “hayvan” seviyesindeki bir canın yine başka bir hayvan için feda edilmesi doğru gelmiyor. O yüzden, hayvanca yemenin yanlışlığının dersini alıyoruz.

Bu usul çerçevesinde düşündükçe şunun bir kez daha farkına vardım: bu dünyada her şey bir oyun veya mizansen; biz bunu gerçek zannediveriyoruz. Üstad’ın dediği gibi mülk ve melekût arasındaki perde o kadar ince ki… Nereden bakacağımızın ayarını tutturamıyoruz bir türlü.

Fatmanur – 

İkra emri bir “dil” öğrenmeyi hedef gösterir; çünkü okuma işlemi bir dil dâhilinde gerçekleşir hep. O dil de, Kur’an yani vahyin dilidir.

Dil temsili çok güzel, birçok yönüyle hakikate işaret ediyor. Bize İngilizce öğrenirken hep şunu söylerlerdi: sürekli her cümlenin, her kelimenin Türkçesini düşünme, herşeyi Türkçeye çevirmeye çalışma, dili kendi bağlamında anlamaya çalış. Hatta mesela “present perfect tense”i Türkçeye çevirmek mümkün değildir. Aynen bunun gibi vahyin teklif ettiği dili öğrenirken de sürekli kendi önceki öğrendiğimiz dillerden karşılık bulmaya çalışınca hataya düşebiliyoruz. Mesela vahiy “iyi ol” deyince kendi öğrendiğim dilin “iyi ol” unu anlıyorum. Hâlbuki vahyin prensipleri içerisinde “iyi ol” ne demek olabilir diye düşünmem lazım.

 

İlgili Yazı:

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır.

Diğer yazıları için tıklayın.

1 Yorum - "Harekât-ı Zerrât"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. şeyma dedi ki:

    çok güzel hakikatli bir yazı olmuş allah razı olsun

Fikrinizi Paylaşın