İnsana Verilen Sıkıntılar

Abdullah Berâ –

2. Lem’a’dan: Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor, ve hâkezâ…

İnsanın aklına şöyle bir düşünce gelebiliyor. Allah’u Teâla zaten kitabında bütün isimlerini zikretmiş, “ben Şafi’yim, ben Muhyi’yim, ben Rezzak’ım” vs. demiş. Bizim musibetlere maruz kalmamıza ne gerek vardı, Kur’an’ı okuyarak tanıyamaz mıydık değişik isimleriyle Rabbimizi? Hayır. İnsan sadece aklıyla öğrenmiyor, bir şeyi bilmek ile onu anlamak, içselleştirmek, tasdik etmek çok farklı şeyler.

Mesela, düşünün, bir arkadaşınız size sürekli sevdiği bir insandan bahsediyor, onun ne kadar düşünceli, yardımsever, cana yakın olduğunu anlatıyor hep. Siz belki bu kişinin kim olduğunu merak edersiniz ama arkadaşınızdaki muhabbetin aynısını asla hissedemezsiniz, çünkü bütün anlatılanlar sizin için kuru bir bilgiden ibarettir. Akıl tek başına yetmez. Çok muntazam bir terbiye ile karşı karşıyayız. Kitaptan haberler geliyor ve dünya laboratuvarında bizzat yaşayarak bu haberleri tasdik etmek mümkün oluyor.

Allah’ın Kendisini bize tanıtmaya ihtiyacı yok ama bizim onu tanımaya ihtiyacımız var. Mesela suyun çok sayıda lezzet mertebesi var. Çok susamış bir insanın sudan alacağı lezzetle susuzluk hissetmeyen bir insanın alacağı lezzet farklıdır. Dolayısıyla susuzluk, suyun çok büyük lezzetini anlamak ve hissetmek için büyük bir nimet olarak düşünülebilir.

Aynen öyle de, bir insan ne kadar susuzluk çekerse, belki ne kadar büyük bir hastalık tecrübe ederse o kadar güçlü bir şekilde Allah’ı tanımış oluyor.

Uzay boşluğu karanlıktır çünkü ışığın yansıyacağı, üzerine düşeceği bir yüzey yoktur. Biz ancak güneş ışığı bir çiçek üzerinde yansıdığı zaman o ışığın değişik tecellilerini tecrübe edebiliyoruz. Bu bizim için önemlidir. Güneş için değil. Aynı şekilde Allah’ın Şafi ismini görebilmek ve bütün duygularımızla hissedebilmek için bir çiçeğe yani hastalığa ihtiyacımız var.

Biz çiçeği gördükten sonra artık çiçeğin maddesine ihtiyacımız yoktur. Yani o manayı aldıktan sonra… Yazıyı okuduktan sonra harflerin ve mürekkebin önemi kalmıyor, harfler vazifesini yapıp gitmiş oluyor. Hastalık da aynı bu şekilde vazifesini yaptıktan sonra gidiyor.

Allah’ın sevdiği kullarına musibet, hastalık vermesi de bu anlamda anlaşılmalıdır. Yani suyun daha yüksek bir lezzet derecesini tanıtmak istediği kuluna Allah daha büyük bir sıkıntı veriyor. Aynı okuldaki bir öğretmenin (temsilde hata olmasın) çok sevdiği, zeki olduğuna inandığı ve daha çok şey öğrenmesini istediği bir öğrenciye daha zor sorular (daha büyük sıkıntılar) vermesi gibi.

Daha doğrusu “Allah kulun iradesinden bağımsız olarak önce o kulunu seviyor ve O’na kendisini daha ileri derecede tanıtmak için daha ileri seviyede sıkıntı veriyor” değil de, kul cüz’i iradesini yaratıcısını tanımak yönünde kullandıkça seviyesi (yaratıcısından farkındalığı) ilerliyor ve bu gayretin neticesi olarak Allah O kulunu seviyor ve o kulu, bulunduğu mertebeden daha ileri seviyeye taşıyacak bir sıkıntı veriyor ona.

Üstadın “Kader adalet eder” demesi de bu şekilde anlaşılmalı. Yani kader adalet ediyor ve ileri seviyedeki öğrencilere, makamlarına, seviyelerine uygun dersler geliyor. Bu kullar aczlerini fakrlarını daha ileri mertebede anlayabilecekleri için, o seviyede musibet geliyor.

Mesela

Nisa, 4_123

Kim fenalık yaparsa cezasını görür. Kendisine Allah’tan başka ne dost ne de yardımcı bulur” (Nisa 123)

ayetinde fenalık yapanın cezasını bulacağı ifadesinden sonra Allah’ın dost ve yardımcı olmasından bahsedilmesinin işari manalarından biri bu bakış açısıyla tam anlaşılıyor. Fenalık olarak Allah’tan gaflet halinde olmayı anlarsak, fenalığın cezası, mutlak rahmet, hikmet, ilim, kudret sahibi bir yaratıcıdan gaflet neticesinde hadiselerin tazyikatının insana çektirdiği sıkıntılar denilebilir. Bu sıkıntıların tahrikiyle insan yeniden yaratıcısına dönebilir ve yukarıda bahsi geçen süreç sonucunda hakiki dost ve yardımcı olan yaratıcısına ulaşabilir.

Konu ile ilgili ve yukarıdaki gibi yorumlanınca daha anlamlı görünen bazı ayet ve hadisleri aşağıya aldım.

Ebu Hüreyre ve Ebu Said radıyallahu anhüma’nın anlattıklarına göre, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur:İnsana Verilen Sıkıntılar 1

“Mü’min kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü, hatta bir ufak taş isabet edecek olsa, Allah onun sebebiyle mü’minin günahından bir kısmını mağfiret buyurur.”

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Allah Teâla hazretleri ferman etti: “İzzetim ve celalim hakkı için, mağfiret etmek istediğim hiç kimseyi, bedenine bir hastalık, rızkına bir darlık vererek boynundaki günahlarından temizlemeden dünyadan çıkarmayacağım.”

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Kim fenalık yaparsa cezasını görür. Kendisine Allah’tan başka ne dost ne de yardımcı bulur” (Nisa 123) meâlindeki ayet nazil olduğu zaman, Müslümanları çok ciddi bir kedere sevketti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle tavsiye etti: “Amellerinizde orta yolu ve doğruyu bulmaya çalışın. Mü’mine musibet nevinden her ne ulaşır ise günahlarına bir kefaret olur. Musibet, beklenmedik bir hadise olmuş, ayağına batan bir diken olmuş fark etmez.”

Ali Mermer –

“Mü’min kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık bir üzüntü hatta bir ufak taşa isabet edecek olsa, Allah onun sebebiyle mu’minin günahından bir kısmını mağfiret buyurur.”

“Amellerinizde orta yolu ve doğruyu bulmaya çalışın. Mü’mine musibet nevinden her ne ulaşır ise günahlarına bir kefaret olur. Musibet, beklenmedik bir hadise olmuş, ayağına batan bir diken olmuş farketmez.”

Ne güzel, anlamlı hadisler bunlar. Gelin beraberce Risale-i Nurlardan öğrendiğimiz metotla okuyalım bunları:

– Kim konuşuyor?

– Benim varoluş maksadımı bana öğretmek üzere beni var eden tarafından görevlendirilmiş kişi konuşuyor. O halde, onun konuşmasında benim varlık nedenimin cevabını arayacağım.

– Ne diyor sözlerinde?

– Bir kelimeyi tekrar tekrar söylüyor.

– Nedir o?

Mü’min.

– Bu kişinin konuşma maksadının çerçevesinde düşündüğümüzde “Mümin” ne demek?

– (Ben kabaca tarif ediyorum, siz de ayrıca kendiniz düşünün) Yaratılmışlığını, halen de değiştirilerek yaratılıyor olduğunu görüp duran ve bu gerçeği kabul edip varlığını bu gerçeğe göre tarif eden ve bu gerçeğe teslim olan kişi. Yani, “Yaratılıyorum, beni yaratan birisi var. Yaratılışıma bakıyorum, o birisi ancak tüm varlık alemine yoktan varlık veren olabilir.” diyen kişi.

– Bu kişi yeni bir durumda – mesela, ağrılı, yorgun, üzüntü veya tasa veren bir hal ile- var edildiğinde, ne demesini beklersiniz?

– “Bana bu hali sevdirtmeyen benim Yaratıcım bu hali bana niye veriyor olabilir” diye düşünmesini beklerim.

İnsana Verilen Sıkıntılar 2– Bu hali bana sevdirtmediğine göre, bu halin benden giderilmesini istemem için bir “davetiye“dir diye anlıyorum bu durumu. O halde: “Ey benim Yaratıcım, bana bu hali sevdirtmeyen sahibim! Bana bu hali veren Sensin ve benim Senden bu halimin giderilmesi için Sana müracaat etmemi istiyorsun. Çünkü benim Yaratıcım sensin, bu hali sevmeme duygusu da, bu tasa verecek hal de, bu Sana yönelme hali de, hepsi Senden! Madem beni Sana yönelmeme, ihtiyacımı Sana bildirmeme davet ettin, işte ben de geldim Sana.

Sensin Halık, Sensin Şafi, Sensin merhametli olan. Ben ise, şu anda tecrübe ettiğim gibi, hiç mi hiç bir şeye vücud vermeye gücüm yetmez. Davetine icabet ettim, huzuruna geldim, gider bu ağrıyı, yorgunluğu, üzüntüyü, tasayı benden. Senden başka kime müracaat edeyim? Kendim yapamam, diğer bütün yarattığın varlıklar da yapamazlar. Senin izninle, Senin verdiğin özelliklerle, Seni bana tanıtmak üzere görevlendirdiğin, yarattığın mahlukatı gönder benim yardımıma. Sana muhtacım, Sana minnettarım. Sana müteşekkirim. Senin İraden, Senin Hikmetin, Senin Merhametin sonsuz… Sen neye karar verirsen ben ona razıyım. Çünkü Senden başka bir kaynak yok ki, ona müracaat edeyim. Halık Sensin, Hakim Sensin, Şafi Sensin, ey Rabbim!!”

Bu Mü’min kulda hiç günah kalır mı, dersiniz? Bu kulluğunu bilen kişiyi, Yaratıcısı hiç üzer mi dersiniz? Bu kul azaba müstahak olur mu dersiniz? Bu kulun yaratılış maksadı gerçekleşmiş olmaz mı bu haliyle? Böylesi bir Mü’mini, şu kainatı baştan sona sonsuz hikmetle, intizamla, adaletle, rahmetle yaratanın bu kulunu mağfiretine mazhar etmemesi mümkün mü sizce?

İşte böyle bir Yaratıcının elçisi (SAVS) bize bu haberi değil de başka neyi getirecekti ki?

Şimdi diğer hadisi okuyalım, aynı düsturlara riayet ederek:

“Allah Teâla hazretleri ferman etti: “İzzetim ve celalim hakkı için, mağfiret etmek istediğim hiç kimseyi, bedenine bir hastalık, rızkına bir darlık vererek boynundaki günahlarından temizlemeden dünyadan çıkarmayacağım.”

İmanın gerektirdiği tavır olmadan mağfirete ulaşmak mümkün mü, sizce? Günahlardan (yaratılmışlığımızı, dolayısıyla Yaratıcımızı ihmal ederek yaşadığımız hallerden) temizlenmenin şartı, İMAN şuuru ile yaratılanlarla ilişki kurmak ve dolayısıyla onların Yaratıcılarına mukabele etmek demek olmasın?

Musibetler birer davetiyedir. Davete icabet eden yaratılış maksadını gerçekleştirir. Yaratılış maksadını gerçekleştiren bu dünyadan tertemiz çıkar ve maksadına hâsıl olur.

Yaratıcımızın “mağfiret etmek istediği” kişilerden olmak için, yaratılmışlığının farkında olup Ondan affedilmeyi talep etmek üzere Ona müracaat etmek gerekir, değil mi? Şu âlemde müşahede ettiğimiz Yaratıcının adaleti, hikmeti, rahmeti, affediciliği bu müracaatı gerektirmez mi?

İman ile insanın gerçeğini tasdik edip, bu gerçeğe teslim olması, her “affedilme”nin olmazsa olmaz ön şartıdır.

Demek ki, Allah’ın Resulü (savs) bize imanın ne kadar önemli olduğunu öğretiyor.

Hadisleri okurken, kâinatın Halıkının bu kâinatı niçin yarattığını şuur sahibi insanlara bildirmek üzere görevlendirdiği zatın haberini okuduğumuzu hiç ihmal etmemeliymişiz!

Mağfirete mazhar olacak şuur-u imaniyeye talip olmak ümidiyle.

İnsana Verilen Sıkıntılar 1

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır.

Diğer yazıları için tıklayın.

2 Yorum - "İnsana Verilen Sıkıntılar"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. yusuf dedi ki:

    Allah razı olsun .Böylece Dertlerin ve sevinçlerin sebebini Kısaca varoluşun sebebini de açıklamış olmuşsunuz. Allah ı tanımak .Marifetullah .Abdullah kardeşin bir şeyi veya bir kimseyi tanımada tecrübenin zorunluluğuna dikkati çekmesi çok yerinde olmuş.Allah Razı Olsun. 

  2. Merve dedi ki:

    Allah razı olsun çok güzel olmuş ..Ancak okurken aklıma takılan şeyler oldu şöyle musibetler,üzüntü ve keder  yaradılış maksadımızı anlamamız için birer sebep, Rabbimizi tanımak içinde önemli ise biz bu halin anlamını algılayacak düzeyde olamıyoruz ve öyle ki bazı insanlar dünyada hiç mutlu olunmayacakmış hep ıstırap çekmeliymişiz gibi bir dayatmada yapıyorlar peki biz musibet,keder,üzüntü halini anlamakla sevinç,mutluluk halleri arasındaki dengeyi nasıl korumalıyız ki her iki durumda da kazançlı olalım? teşekkür ederim..

Fikrinizi Paylaşın