Kâinat Kadar İhtiyâcât

Bazen çarşıda, pazarda şöyle bir tablo görürüz: Bir çocuk bir oyuncak istiyor; çıldırmış gibi ağlıyor, yerlerde sürünüyor. Annesi ise onun isteğini kabul etmiyor ve ağlamasına aldırmıyor. İlk bakışta çocuğun durumu bizi üzer ve ona acırız ama “annesinin” gözetiminde olduğunu görünce ve bu ihtiyacı karşılamayanın “annesi” olduğunu farkedince rahatlarız. Çünkü biliriz ki annesi o çocuğu en çok sevendir, maddi- manevi tüm ihtiyaçlarını karşılayandır vs. Bize ilk bakışta sanki o çocuğun tek ihtiyacı o oyuncakmış gibi görünür. Halbuki çocuğun o gün içerisinde 100 ihtiyacı varsa annesi 99 u nu karşılamıştır ve o bir taneyi karşılamamasının da mutlaka bir hikmeti vardır. Şu parçayı okuyunca bu tablo geldi aklıma.

“Hem o zîhayat, kâinatın bir misal-i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinat kadar ihtiyâcâtını ummadığı ve bilmediği bir yerden kolaylıkla küçücük daire-i hayatına yetiştirmek, samediyet turrasını gösteriyor. Yani, “o hal gösteriyor ki, onun öyle bir Rabbi var ki, ona, herşeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var; bütün eşya Onun bir teveccühünün yerini tutamaz.” 22. Söz, 2. Makam, 4. Lem’a, 3. Pencere

Aslında kainata ne kadar dar bir yerden bakıyorum diye düşündüm. Hayat sahibi olmanın kıymetinden ne kadar bihaberim. Diyelim acı çeken bir insan görüyorum ve elimden hiçbir şey gelmiyor. Bu parçaya göre bir düşünme denemesi yapalım:

Bu insan hayat sahibi. Bu ne demek? Nasıl ki bir meyvenin var olması ve bütünlüğünü koruması için tüm ağaçtaki sistemin işleyişine ihtiyacı var, bir insanın da hayatının devamı için tüm kainata ihtiyacı var. Güneşin dünyaya olan uzaklığını korumasına, atomun dönmesine, suyun dolaşımına, yiyecek zerrelerinin hücrelerin yardımına koşmasına…. bırakın yazmayı hayal etmek bile zor. Yani sonuç olarak benim acı çekiyor diye düşündüğüm insanın hayat sahibi olması itibarıyla kainat büyüklüğünde ve kainat karmaşıklığında ve sürekli değişen tüm ihtiyaçları her an karşılanıyor. Bu açıdan bakınca sanki bu insanın hiç de acınacak bir hali yok; bilakis çok şerefli bir misafir konumunda. Tüm bu ihtiyaçları karşılayan kim ise bu misafire kainat kadar/bedelinde muazzam bir teveccühü/sevgisi/ilgisi var diye anlıyorum. Aslında benim bu insana olan şefkatim de o Zatın ilgilenmesi.

Bu tefekkürden sonra 2. Söz’deki şu ifade daha anlamlı geldi:

Batnındaki çirkinlikler zahirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle—ta şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin.

“Temiz” bir akıl ve kalp ile kainata bakabilmek duasıyla.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Fatmanur Köksal

Yazar Hakkında:

Ankara’ da yaşıyorum, 3 miniğin annesiyim. Hayattaki doğru cevaplara “sahip” olduğumu zannederken (Müslümanım, namazımı kaçırmam, iyi kalpliyim vs.) bütün bunların birer iddiadan ibaret olduğunu farkettim. Soru sormamak, "tamam, kabul ettim" demek anlamış olmak mıdır, yoksa sahte bir emniyet mi? Ha-Mim’de içinde bulunduğum ezbercilikten kurtulmayı ve bu vesileyle vahyin teklif ettiği, eşyayla, insanlarla ve hadiselerle konuşma dilini öğrenmeyi ümit ediyorum. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın