Lahikaları Okumada Usûlümüz Nasıl olmalı

Risale-i Nur Külliyatının Lahikalar adı altında neşredilen kitaplarını okurken 4M (Mütekellim, Muhatap, Maksat, Makam) meselesine özellikle dikkat edilmesi gerekir. Her söz veya yazının kaçınılmaz olarak 4M muvacehesinde anlaşılması zorunludur. Fakat Lahikalar okunurken veya nakledilirken mutlaka 4M’in tarihî boyutu da (zaman, mekân, yani olayın geçtiği yer, fiziki ve psikolojik, sosyolojik, politik vs. şartlar) göz önüne alınarak nakledilmelidir.

Mesela, bir mahkeme savunmasında, resmî bir makam olan savcının iddianamesine karşı yapılan bir “resmî” konuşmada kullanılan ifade ve ibareler, iman hakikatlerinin muhtaçlara ulaştırılmasında, Kur’an’ın hakikatlerinin anlaşılmasında takip edilen bir meslek olan NUR MESLEĞİNDE (Topuz mesleği, itham mesleği, maddi veya manevi makam kapma mesleği, menfaat mesleği değil), ancak bir mahkeme müdafaasında nasıl bir dil kullanılacağının örneği olabilir. Yoksa Nur Mesleğinin esaslarını tespit eden bir ifade olarak değerlendirilemez.

Bunun gibi dikkat edilmesi gereken noktaların gözümüzden kaçmaması için her daim 4M’nin metnin tarihi içinde değerlendirilmesi göz önüne alınmalıdır. Yoksa çok yanlışlar yapılma ihtimali var.

Aynı durum, genellikle vurgulandığı gibi, “hadis” ile “sünnet” arasındaki farkı tespitte de önemlidir. Malumunuz, İslam uleması “Kur’an mahlûk değildir” hükmü üzerinde ittifak ederken, bu hüküm “Kur’an, zaman ve mekân sınırları içinde değerlendirilemez” gibi bir manayı içeriyordu. Ki çok önemli bir noktadır. Iskalanırsa çok şey kaybederiz.

Ama durum “hadis” okumalarına gelince aynı değildir. Gerçi, hepimiz biliyoruz ki,

“Wa ma yantıqu ‘anıl heva, in hüve illa vahyun yuha.” 53:3-4 (O kendi hevasından -kafasından- konuşmaz, ne söylemişse [ve/veya yapmışsa] kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir.)

ayetinde hem Kur’an (vahy-i jali) ve hem de Rasulullah’ın (savs) söz, davranışları (vahy-i hafi) kastedilmektedir diyor ulema. Öyle olması gerekir, yoksa Risaletin manası kalmaz. Rasul, “yaşayan Kur’an” olmazsa, nakilcilikte güvenilir bir kişi olmanın ötesinde bizim için çok bir şey ifade etmez.

Dikkat edilecek nokta şurası: Kur’an, zaman ve mekân sınırlamalarından çıkartılarak okunmalı ve anlaşılmalıdır. (Muamelata dair ayetlerden hüküm istinbat etmek için zaman ve mekânın dikkate alınması gerekir. İmanın evrensel gerçekliğini ilan etmek olan mesleğimizin alanına girmediği için bu konuya girmiyoruz. Biz her zaman imanî ayetlerin anlaşılmasından veya ayetlerin imana bakan yönüyle anlaşılmasından bahsederiz.)

Peki, hadisler nasıl anlaşılmalı? Zaman ve mekân şartları göz önüne alınarak hadisler değerlendirilir. Yani, “Yaşayan Kur’an” olan Rasulullah, Kur’an ile gönderilen evrensel rehberliğin (hidayetin) kendi bulunduğu şartlarda uygulamasını yaparken, bize bu uygulamanın evrensel boyutlarına işaret eder. Biz bu evrensel boyutları, ancak hadis ile nakledilen olayın hangi şartlarda gerçekleştiğini anlayarak tespit edebiliriz, ki bu ulaştığımız sonuç “Sünnet-i Rasulullah” olur. Yani, Kur’an’ın belirli tarihsel, fiziki ve sosyal şartlarda uygulanmaya konulmasında yanılmaz (vahy-i hafi ile bu olay gerçekleştiği için) bir mihenk, bir ölçü olur.

[Bir yan açıklama: Dikkat edersek, Risale-i Nur eserlerinde, Sünnet-i Sünniyyeye ittiba vurgusu çokça yapılmakla birlikte, hadis nakillerine ve fiili olarak uygulanması gereken örneklere çok rastlamıyoruz. Bu da şunu gösteriyor ki, bu eserlerde “hangi işi yaparsanız yapın, Rasulullah’ın örnekliği altında yapma şuuruyla yapın. Yani, Onun hayat tarzını kendinize rehber edinin” denilmek isteniyor. Mesela, Rasulullah’ın en önemli meselesi, tevhidi tesis etmekti. Kur’an’ın tevhid anlayışına getirdiği yeniliği insanlara ulaştırmaktı. Bunu yalnızca bir “hadis”te ifade edilen söz ile onaylamayı beklemek yerine, onun davranışlarındaki ana maksadı anladığımızda ulaşacağımız sonuç bir SÜNNETTİR. Yani, Kur’an’da yapılan tarif ve vurgulara uygun bir şekilde tevhid anlayışına ulaşmaya çalışmak ve muhtaçlara ulaştırmaya çalışmak, Rasulullah’ın (savs) en önemli sünnetidir. Onun hayatını tarihi bağlamı içinde değerlendirdiğimizde bu sonuca ulaşarak bir Sünnet tespiti yapmak hiç de zor değildir.

İlginç bir örnekle durumu anlatmaya çalışacağım. Şimdiye kadar çok duyduğunuzu zannettiğim bir hadis var:

“Size ihtiyar kadının dini gerektir.”

Şimdi tarihi bağlamına bakalım, bu hadis hangi şartlarda söylenilmiş: Rasulullah (savs) birkaç sahabe ile bir kabileyi ziyarete gittiklerinde evinin kapısı önünde iplik eğiren ihtiyar bir kadını gördü. O kadıncağıza, “Sen Allah’a neden inanıyorsun?” diye sordu. O kadıncağız da, kendisine muhatap olan kişinin Rasulullah olduğunu bilmeden, elindeki kirmanı, yani ipliği eğirdiği aleti gösterip, “bunu ben döndürmesem hiç bu kendisi döner mi, baksana şu âleme, bunu kim evirip çeviriyor?” cevabını alınca, Rasulullah, sahabeye dönüp, meşhur, genellikle yanlış bağlamda nakledilen sözünü söylüyor: “Aleyküm bi dinil acaiz.” (Size işte bu ihtiyar kadının inancı gerek,) yani onun gibi inanacağınız bir din gerek.” diyor. Biz de ihtiyar bir kadını iplik eğirirken görmeyi ve böyle bir soru yöneltmeyi ve böylece de bir sünnet uygulamasını beklersek, çok bekleriz.

Demek ki, çevremizdeki toplulukları ziyarete gitmemiz gerekiyormuş. Muhataplarımıza, Allah’tan bahsedebilecek bir ortam hazırlamamız gerekiyormuş. İhtiyar kadının kendi kapasitesinde, kirmanın kendi kendine dönmekten aciz olduğuna ve dolayısıyla bir döndürene muhtaç olduğu anlayışına dayanan sonucunu, onaylamamız gerekiyormuş.

Demek ki, biz de hem kendimiz için ve hem de muhatap olduğumuz diğer insanlar için, “kendi gerekçelerimizle bir dine sahip olmalıyız” tavsiyesinde bulunmalıyız. (“Biz Müslümanız, Allah’a inanırız” gibi değil.)

Bu ve benzeri çıkarımlarda bulunabilmemiz için, bu kabilenin Müslüman olan bir kabile olduğunu, Rasulullah’ın ashabıyla beraber olduğunu, ihtiyar kadının elindeki kirmanı örnek göstererek kâinatın da bir kirman gibi döndürülür olduğunu ifade ettiğini ve ondan sonra Rasulullah’ın bu meşhur sözünü söylediğini bilmezsek, o zaman genellikle toplumda bu hadis nakledilirken anlatıldığı gibi, Rasulullah’ı, düşünmeden, delil getirmeden iman edilmesi gerektiğini tavsiye eden bir kişi olarak algılarız ki Rasulullah’a büyük bir hakaret olurdu.]

İşte Hadislerin değerlendirilmelerinde de dikkate alınması zorunlu olan bu duruma, yani 4M diye özetlediğimiz, bir metnin veya konuşmanın anlaşılmasında uyulması gereken dört temel unsura (Mütekellim (kim demiş?); Muhatap (kime demiş?); Maksat (hangi maksatla demiş?); Makam (hangi makamda demiş?)) dikkat ederek konuyu anlayıp değerlendirmek ve bir evrensel sonuca ulaşmak gerekir.

Daha da açacak olursak, bir kişi Kur’an’a muhatap olur ve Kur’an’ı “Şimdi benim Rabbim (Mütekellim),  bana (Muhatap), benim yaratılış maksadımı (Maksat) anlatmak için, rehberlik yapmak üzere (Makam) konuşuyor” diye okursa, bahsi geçen evrensel sonuca ulaşması mümkün olabilir. Olabilir diyorum, çünkü bu durum kişinin Kur’anî terimlere vukûfiyeti oranında gerçekleşir. Yani, kabının büyüklüğü kadar Kur’an denizinden suyunu doldurur. Daha büyük kabı olanların rehberliği ile kendi kabını geliştirirse, o takdirde daha çok suya ulaşır (rahmete mazhar olur.)

Mesela bir peygamber menkıbesi nakleden ayet veya ayetler okuyorum. Bu bahsi geçen peygamberin nerede, ne zaman, hangi insan topluluğu ile beraber olduğu, karşısındakilerin zafiyetleri veya ihtiyaçlarının neler olduğunu ansiklopedik bilgi cinsinden bilmek zorunda değilim. (Bilmek mümkün de değil zaten, biliyoruz zannettiklerimizin çoğu İsrailiyat. Bu da ayrı bir konu.) Kur’an’da ne kadar bilgi verildi ise o kadarını dikkate alarak bu menkıbede kendimi bulurum. Mesela, nefsim Firavun, kalbim Musa, Aklım Harun vs. olur ve böylece kendime uygulama yapabilirim.

Fakat mesele ‘Hadis” okumalarına gediğinde aynı şekilde bir değerlendirme yapamayız. Hadis okumak yalnızca rahmete uzanan su kabının kapasitesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda, şu bizim bilgi dağarcığımızda topladığımız bilgilere de sahip olmak zorunludur. İşte buna tarihsel bakmak denir. Yani, diyelim Rasulullah’tan nakledilen bir hadis okuduk. Bu hadisten faydalanmak için mutlaka, olayın geçtiği “tarihi” şartları bilmemiz gerekir. Yoksa “Rasulullah şöyle demiş diye” bir hadis okuruz, sonra bir başka hadiste aynı konuda daha değişik bir şey söylediğini görünce şaşırır kalırız. Veya hadiste anlatılan bir tavrını, daima Rasulullah böyle davranırdı, şeklinde zannederiz,  ve o hadisteki tavrı biz bütün hayatımızı kapsayacak şekilde uygulamaya başlarsak, hiç de Rasulullah’ın bize öğretmek istediği maksada ulaşamayabiliriz.

Hadislerden sünnet olana (yani Rasulullah’ın -savs- bize örnekliğini sunduğu umumi, evrensel kurallara) ulaşmak için çok tarihi bilgiye ihtiyaç olabilir. Ahlakî nasihat veren ve her insan için geçerli olan söz ve davranışlar bundan hariç olabilir. Bunun içindir ki, bir hadisten bir hüküm istinbat etmek için “müçtehit” kapasitesine sahip olmak gerekir.

Peki, biz ne yapacağız? Hadis okumayacak mıyız?

Ahlakî eğitim yapmak maksadıyla derlenmiş hadis kitaplarını kendi terbiyemiz için okuyabiliriz. Fakat genel hadis okumasından bahsediyorsak, ancak, müçtehit olma kapasitesine sahip ulemanın açıklamalarından geçmiş, değerlendirilmesini bizim şartlara göre yapmış oldukları (yani evrenselleştirdikleri) eserlerin aracılığı ile hadislere muhatap olabiliriz. Yoksa çok yanlış sonuçlara ulaşabiliriz.

Zamanımızdaki “aşırılık veya dengesizlik” diye adlandırılan davranışların çoğundaki yanlışın, “hadisleri“, tarihi değerlendirmeleri yapılarak ulaşılmış sonuçlar gibi değerlendirmekten ve dolayısıyla, “Sünnet-i Rasulullah”ın bu değerlendirmedeki gibi olduğunun sanılmasından kaynaklandığını görüyoruz.

Her hadis okumasında da temel itibariyle 4M’yi hatırlamamız gerekir. Bu esas itibariyle kaçınılmazdır. Yani, bir hadisten sünnet çıkarımında bulunmak için tarihi değerlendirme yapmanın gerektiği üzerinde duruyoruz.

Aynı yaklaşımı Risale-i Nur okumalarında da göz önünde bulundurmamız lazım.

Lahikalar dışındaki eserlerden (genellikle, istisnaları var, özellikle Şualar’da) veya Lahika mahiyetinde olmayan eserlerden, herkes 4M’ye dikkat ederek kendisi için okuyup faydalanabilir.

Mesele Lahikalar’a geldiğinde, mutlaka metindeki ifadeyi müellifin nerede, kime karşı, hangi ihtiyaca cevap vermek için, hangi sosyal ve politik atmosfer altında kullandığına dikkat edilmesi ve nakledilmesi zorunludur. Yoksa kimsenin, Lahikalar’dan müellifin bir sözünü nakledip de, bu sözün nerede, ne zaman, hangi maksatla, kimlere hitap etmek vs. üzere söylenildiğini açıklamadan bir şey yazmaması veya konuşmaması gerekir. (Bilmiyorsak, dikkatli bir şekilde okuma yapmalıyız, onu da yapamıyorsak, bilmediğimizi ifade etmeliyiz.)

Fitne kaynağı, yani, yanlış anlaşılmalar ve dolayısıyla sonu gelmez, “ben dedim, sen dedin” yazışmaları bereketsizliğe neden olur. Okuyanları ve dinleyenleri de üzer ve zaman israfına neden olur.

Risale-i Nur okuyan insan grupları arasında geçmişte ve belki de şimdi, böylesi bir yanlışa düşmekten dolayı (inşaAllah kasıtlı değildir) çok kalpler kırıldığını,  masum insanların itimadının kırıldığını, çok yanlışlar yapıldığını müşahede ettik. Rabbimiz bizleri muhafaza etsin.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens'te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir. Diğer yazıları için tıklayın.

6 Yorum - "Lahikaları Okumada Usûlümüz Nasıl olmalı"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. S.Özkan S. dedi ki:

    Esselam ı Aleykum. Allah c.c. bu ali hakikatleri bizlerle paylaştığınız için,  sizlerden, umum Risale i Nur talebelerinden, Bediuzzaman Said Nursi den, evvelki binlerce İslam ulemaından ve müceddidiinden, binlerce Enbiyadan, Sahabe i Kiram dan, Resullullah s.a.v.s. Efendimizden ve bunların sevdiklerinden ve aliinden razı olsun.  Bu hakikatleri bizlere idrak kabiliyetini ve imanı ihsan eden, Zat ı Akdes e isimleri ve mühürleri adedince, hamdolsun. Son nefesimizde dahi tevhidi iman, bizlere nasip olsun. En ali iman hakikatlerini bütün aciz kullarına ve aciz bizlere, izhar ve ihsan etsin. Dinimiz ve ahlakımız tamamlanmadan bu alemden almasın. Amin.

  2. Ahmet Ali ERDUHAN dedi ki:

    ‘Hadis’ ile ‘Sünnet’ ayrımına yapılan vurgu, meselenin can alıcı noktası olmuş.Bir yönüyle Rasulullahın bir insan olarak, gelen evrensel  vahyin ete kemiğe bürünmüş şekliyle evrensel bir uygulayıcısı olma zorunluluğudur ki; vahye, kitaplara iman hakikatinden farklı olarak nübüvvete iman hakikatini zorunlu kılar, zira çoğunlukla kitaplara iman haikati ile peygamberlere iman hakikati bir birine karıştırılıyor. Diğer yönüyle evrensel olan vahyin yine evrensel uygulayıcısı olan bir nebi hakikatini içinde saklayarak, kendi bulunduğu şartlarda gerçekleştirdiği örneklik haline (bize nakl edilenler, hadisler) muhatap olurken, örnekliğinde gerçekleştirilen olayların zamanın ve şahısların renginden arındırılarak temelindeki esaslara,usullere evrenselliği içine alan nübüvvet misyonuna ulaştıktan sonra ancak  peygambere iman hakikatının tesiri ile şu anda bana hidayet vesilesi olan  ‘sünnet’e ittiba edebilirim. 

  3. ibrahimmermer dedi ki:

    Gerçekten makale çok ciddi bir meseleye
    parmak basmaktadır. Kuran meali okurken, Hadis veya Risaleleri incelerken 
    4M kuralını aklımdan hiç çıkartmayacağım.
    Peki, biz ne yapacağız? Hadis okumayacak mıyız?

    Sorusuna verilen cevapta ancak, müçtehit olma kapasitesine sahip ulemanın açıklamalarından geçmiş,
    değerlendirilmesini bizim şartlara göre yapmış oldukları (yani
    evrenselleştirdikleri) eserlerin aracılığı ile hadislere muhatap olabiliriz.
    Yoksa çok yanlış sonuçlara ulaşabiliriz.”

    İnsan şimdi kendisine sormadan edemiyor:
    Böyle Müçtehit kapasitesine sahip kişilerin veya gurubun hadis
    çalışmaları var mı ki okuyalım?

    Bize düşen görev, ‘Her hadis
    okumasında da temel itibariyle 4M’yi hatırlamamız gerekir.” 
    ve
    neticede, değerli yorumcu AHMET ALİ
    ERDUHAN’
    ın vurguladığı gibi
    Peygamber örnekliğinde
    gerçekleştirilen olayların zamanın ve şahısların renginden arındırılarak
    temelindeki esaslara, usullere evrenselliği içine alan nübüvvet misyonuna
    ulaştıktan sonra ancak  peygambere iman hakikatinin tesiri ile şu anda
    bana hidayet vesilesi olan  ‘sünnet’e ittiba edebilirim.” 

    Katkıda bulunan herkesten Allah Razı
    Olsun.

  4. Sessiz Abdülkadir Özsoy dedi ki:

    Yazınız çok istifadeli oldu ve olacak inşallah. Tebrik ediyorum.

  5. Muhammed dedi ki:

     Ali Abi, yıllar önce “Merhaba ey kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum” diye başlayan mektubu 4M ile anlatmıştı. Yukarıdaki yazıyı okuyunca hatırladım. Bu mektubu Ali Abi’den 4M usulüyle bir örnek olması açısından  tekrar dinlemek isteriz. Selam ve dualarımızla.

  6. Betül dedi ki:

    Allah razı olsun. Çok faydalı bir yazı ama lahikalari okurken bu 4M sorularına cevap bulmakta çok zorlaniyorum. Nasil bir yöntem takip etmemiz gerekiyor?

Fikrinizi Paylaşın