Mana-yı Harfî, Mana-yı İsmî, Niyet, Nazar Üzerine bir Mütalea

Sen aynaya baksan, eğer aynayı şişe için bakarsan, şişeyi kasten görürsün. İçinde Refet’e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksat, mübarek simanıza bakmak için aynaya baktın; sevimli Refet’i kasten görürsün ‘fe tebarekallahu ahsanü’l-halıkîn’ dersin. Ayna şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci surette ayna şişesi mana-yı ismîdir; Refet mânâ-yı harfî oluyor. İkinci surette ayna şişesi mana-yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mana için bakılır ki, akistir. Akis mana-yı ismîdir.
Yukaridaki Said Nursi’nin Barla Lahikasi’ndan alinan parca icin bir kardesimizin sorusu oldu:

Ben aynanın aksini hep mana-yı harfi olarak anlıyordum. Burada ise nazara göre akis mana-yı ismi olabilir diyor. Açıklama getirmek isteyen?

Kardeşimizin sorduğu yukarıdaki soru üzerinde düşündüm ve şöyle anladım:

Hariçte yaratılan dünyadaki hakikat ayrıdır, insanların dünyasındaki hakikat ayrıdır. Eğer doğru bir ilişki kurulursa birbirlerine tekabul edereler. Yanlış bir iliski kurulursa birbirleriyle zıtlaşırlar.

Biz bu hariçteki dünya ile olan ilşiklerimizi hangi esaslara dayandıracağımıza dikkat etmemiz gerekir. Kainat ile olan ilişkilerimizde, biz kainatın “mana-i ismi”sine mi bakıyoruz, “mana-yı harfi”sine mi bakıyoruz, bütün mesele burada.

Eğer ben kainatın sebep-sonuç ilişkisine bakarsam, yani mana-yı ismisine bakarsam, eşyanın ilk etapta görünen yönüne (mülk) bakarım ve böylece taşıdığı manayı (melekutiyeti) göremem; görürsem de tebei (ikinci derecede, doğrudan değil) olarak görürüm. Bu takdirde kainatın hakikatı ile çelişen bir duruma düşerim. Kainatın mana-yı ismisi benim için esas olur, mana-yı harfisi tebei olur, ki bu durum kainatın varlık nedeni olan mana-yı harfiyi bana ulaştırmak hedefine  ters düşer.

Eğer ben kainatın taşıdığı manayı görmek için bakarsam, kainatın “mana-yı harfi”sine bakmış olurum ve böylece taşıdığı manayı (melekutiyet) görürüm; sebep-sonuç ilişkisini görürsem de tebei (ikinci derece, doğrudan değil) görürüm ve sebep-sonuç ilişkisi içinde (mülk) boğulmam. Bu takdirde kainat ile çelismeyen bir durumda olurum. Kainatın mana-yı harfisi benim esas maksadım olur, mana-yı ismisi benim tebei maksadım olur, ki bu durum kainatın varlık nedeni olan mana-yı harfiyi bana ulaştırma hedefine uygun düşer.

Şimdi yukarıdaki metni analiz edelim ve doğru anlayıp anlamadığımızı görelim:

Birinci surette bakış: Camı görmek maksadıyla bakıyorum. Benim için cam esas, cam içinde yansıyan tebei oldu. Bu durumda, benim için cam= mana-yı ismi, yansıyan= mana-yı harfi oldu. Aynanın maksadı görüntüyü taşımaktır. Böylece ben aynanın varlık maksadına aykırı bir tavır içerisindeyim. (Buradaki kullanım anlamında ”tebei” demek ”ikinci derece, dolayısıyla önemli değil demek değildir. Benim birincil kastımın dışında, bana göre ilk bakışımda görmediğim, demektir. Burada ”mana-yı harfi” demek, benim ilk bakışta görmediğim demektir. Yoksa eşyanın Yaratıcısını tanıtan yönü demek değildir.)

İkinci surette bakış: Yansıyanı görmek maksadıyla bakıyorum. benim için yansıyan esas, cam tebei olur. Bu durumda, benim için cam= mana-yı harfi, yansıyan= mana-yı ismi olur. Aynanın maksadı görüntüyü taşımaktır. Böylece ben aynanın varlık maksadına uygun bir tavır içerisindeyim.

Demek ki, benim dışımdaki dünyada bir mana-yı ismi ve bir de mana-yı harfi var. Bunlar eşyanın bana bakan yönünün manalarıdır, hakikatı değil. Eşyanın hakikatı, taşıdığı mana-yı harfisidir. Yani, eşyanın varlık nedeni, bu harfi manayı şuurlu bir insan olan bana ulaştırmak içindir. (Bir kitaptan maksat taşıdığı manayı okuyucuya aktarmaktır. Kağıtları ile okuyuca muhatap olmak değil.)

Bana (insana) gelince durum şöyle değişiyor:

Ben neyi görmek maksadıyla bakıyorsam o “esas” oluyor, diğeri “tebei” oluyor, yani nazarıma dolayısıyla ilişiyor. Ben dış dünyanın hakikatını değiştiren bir tavır içerisinde olabilirim. Dış dünyanın mana-yı ismi’sini ben kendim için esas maksat yaparsam, bu takdirde mana-yı ismi benim de esas maksadım olur. Halbuki dış dünya mana-yı harfisini bana taşımak için vardır.

Eger dış dünyanın mana-yı harfisini ben kendim için esas maksat yaparsam, bu takdirde mana-yı harfi benim de esas maksadım olur. Dış dünya mana-yı harfisini bana taşımak için vardır. Böylece ben dış dünyanın hakikatına uygun davrandım demektir.

Demek ki, benim  bir esas bir de tebei nazarım vardır. Bunlar benim irademi kullanmadaki özgürlüğümün gereğidir. Benim hakikatım, irademi, esas nazarımı yönlemdirmem gereken eşyanın mana-yı harfisine yöneltmemdir. Eşyanın mana-yı ismisini kendime esas maksat yapsam, yaratılış maksadıma aykırı bir irade kullanımı içerisindeyim demektir. (Bir kitap okuyucusundan beklenen, okuduğu kitabın taşıdığı manayı esas almasıdır. Kağıtlarını esas alır, kitaba okumak için muhatap olmaz ise, şuurlu bir varlık olarak, okuyuculuk özelliği ile çelişen bir durum içerisinde olur.)

Şimdi metne dönelim:

Aynada bir mana-yı ismi var ve bir de mana-yı harfi var. (Yine hatırlayalım, aynanın varlık nedeni yansıtmadır. Yani, cam olmak değildir. Fakat cam da vardır. Cam yansıtma için vardır.) Bende ise, bakışımın bir ”esas” maksadı var, bir de ”dolayısıyla” (tebei) gördüğüm var. (Yine hatırlayalım, ben bana verilen irade ile bakışımı, eşyanın varlık nedeni olan mana-yı harfisine yöneltmeyi ”esas” yapmak  için var edildim. Fakat mana-yı ismisine de yöneltebilirim. Varlık nedenime aykırı olur, ama özgürlüğüm var.)

Birinci surette: Cama bakmak benim esas maksadım idi, bizzat camı gördüm, yansımayı dolayısıyla (tebei) görüyorum. Benim için cam= mana-yı ismi, dolayısıyla gördüğüm yansıma= mana-yı harfi oldu. Benim için ilk etapta gördüğüm mana-yı ismi, dolayısıyla görünen, benim camdaki yansımam, mana-yı harfi oldu.

İkinci surette: Yansımayı görmek benim esas maksadım idi, bizzat yansımayı gördüm, camı dolayısıyla (tebei) gördüm. Benim için yansıma= mana-yı ismi, dolayısıyla gördüğümüz cam= mana-yı harfi oldu. (Karıştırılan konu burada: Nasıl olur da misaldeki cam mana-yı harfi olur? Halbuki biz hep bir şeyin ifade ettiği manaya, mana-yı harfi diyoruz. Bu misalde, aynanın camı bir şey ifade etmiyor ki mana-yı harfi olsun.  ”Benim için” ibaresini bold yapmamızın nedeni de budur. Bir şeyin ilk etapta görünen kısmı mana-yı ismi, delalet eden yönü, dolayısıyla (tebei) görünen yönü, mana-yı harfi olarak tanımlanınca, misaldeki kişi de camı dolayısıyla -tebei- olarak gördüğü için, cam= mana-yı harfi oldu. Değilse, eşyanın kendi hakikatına göre konuşulmuyor metnin bu bölümünde. Genel olarak konuşulduğu yerlerde, eşyanın bizzat kendisi mana-yı ismi, delalet ettiği ise, mana-yı harfi denildiği için burada neden yansıma değil de cam -ki hiçbir şeye delalet etmez- mana-yı harfi olarak alındı diye insan soruyor. Cevabı, benim için ibaresinde saklı. Aryıca, bu misalde, camın mana-yı harfi olması, aynanın hakikatını ifade etmesi anlamında hiç değildir. Genellikle, mana-yı harfi eşyanın hakikatına bakan yönü diye tarif edilir. Burada ise eşyanın hakikatı değil, insanın tavrına göre aldığı pozisyondan bahsediliyor.)

Sonuç:

Dolayısıyla görünenlere “mana-yı harfi” denir.

İlk etapta görünenlere “mana-yı ismi” denir.

Kainatta ilk etapta görünenler, eşyanın sebep-sonuç ilişkisi içinde (mülk) görünen kısmı, “mana-yı ismi”dir.

Kainatta dolayısıyla görünenler, yani eşyanın bu sebep-sonuç ilişkisinin sonucunda bize dolayısıyla naklettikleri manalar (melekutiyet), “mana-yı harfi”dir.

Bu durumda ŞUURLU OLAN İNSANDAN beklenen, DOLAYISIYLA GÖRÜNENLERE (MELEKUTİYETE) DİKKAT ETMEKTİR. Dolayısıyla görünenleri algılamak için bakmamız gerekir. (Bir kitabı taşıdığı manayı anlamak için okumak gibi.)

Kainatta ilk nazarda görünenlere bakıp (mülk) orada kalmamalıyız, yani mana-yı ismi içinde boğulmamalıyız. (Kitabın kağıtlarına bakıp bırakmak gibi.)

Dolaylı olarak (tebei) görünen manaları (melekutiyet) görebilmek maksadıyla bakarsam, o takdirde dolaylı görünen (melekutiyeti) farketmiş olurum, ki bu dolaylı görünen melekutiyet beni “mana-yı harfi”yi görmeye ulaştırır.

Evet, bizim pratik lisanımızda kullandığımız, “Kainatın mülküne nazar edersek, mana-yı ismide boğuluruz, o halde ona mana-yı ismi için bakma, mana-yı harfi için bak, melekutiyetini görmek için bak,” anlamında bu terimleri kullanırken, mana-yı harfi için bakmayı kendimize “esas maksat” yapalım diye konuşuyoruz. Mana-yı harfiyi esas yapmak bizim tavrımızdır. Yoksa hariç kainatta, mana-yı harfi tebei olandır, yani dolaylı görünendir. (İlk etapta bir kitabın kağıdı görünür. Yani, kitaba göre mana-yı ismisidir. Kitabın manası ancak okuyucu okumayı kastedederse görünür. Yani, kitabın taşıdığı mana, kitaba göre mana-yı harfisidir. Okuyucunun takındığı tavra göre de, okuyucunun mana-yı ismisi ile mana-yı harfisi değişir.)

Nursi, bu yukarıdaki parçada kainatın kendisinin nasıl olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bize de, “Sen neyi görmek istiyorsun, hariçte görünen sebep-sonuç ilişkisini (mülkü) mü görmek istiyorsun, yoksa dolaylı (tebei) olarak yansıyan manaları (melekutiyeti) mi görmek istiyorsun, buna dikkat et.” diyor.

Eğer, sebep-sonuç ilişkisini (mülk) görmek için bakarsan= mana-yı ismiyi görürsün.

Eğer, dolaylı yansıyanları (melekutiyet) görmek için bakarsan= mana-yı harfiyi görürsün.

Demek ki, kainat sabittir. Bizim nazarımıza göre ya melekutiyeti görürüz, yani mülkü görürüz. Nazarımıza, bakış niyetimize dikkat etmeliyiz. Kainat yaratıldığı gibi görevini yapmaya devam ediyor. Biz kendimizin nazarına dikkat edeceğiz. Dolaylı görünenleri (mana-yı harfiyi) görmeyi kendimize maksat edineceğiz. İlk bakışta nazarımıza çarpan görüntüde (mana-yı ismide) boğulup kalmayacağız. “Ne demek isteniyor? Ne gibi bir mesaj var bu görüntüde?” diye sorgulayacağız.

Demek ki,

“Mana-yı ismi” ve “mana-yı harfi” kainatın hakikatina delalet ediyor ki:

خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً لِّلْمُؤْمِنِينَ

“Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz, bunda iman edenler için (delalet ettiği manaya bakanlar için) bir ayet (delil, mesaj, mana-yı harfi) vardır.” Ankabut Süresi (29): 44

“Niyet” ve “nazar” insaniyetin hakikatina delalet ediyor ki:

قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَ

وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّاهَا

“Onu (insaniyetini) arındırıp-temizleyen (kainatın ifade ettiği hakikati, melekutiyeti, mana-yı harfiyi görmek için kullanan) gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu (insaniyetini) örtüp-saran da (kainatın sadece zahirde görünen kısmı ile ilgilenen, mülk cihetine bakan, mana-yı ismiyi görmek için kullanan) elbette yıkıma uğramıştır.” Şems Suresi (91): 9-10

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens'te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın