Marifetullah’a Ulaşma Yolu veya İman ile Varlık Arasındaki Organik İlişki

Birkaç konuyu temsil yöntemi ile dile getirmek istiyorum. İnşaAllah, bir hakikatin anlaşılmasına vesile olur. Eğer Rabbimin ihsanıyla ifade edebilirsem kolay bir konu. Anlatamamaktan dolayı zorlaştırmış olabilirim, şimdiden özür dilerim.

[Hatırlatma: Biliyorsunuz temsiller, anlaşılması zor olan bir konunun, bu dünya şartlarında bilinen elemanlar kullanılarak anlaşılabilir hale gelmesi amacını taşırlar. Anlaşılması hedeflenen meseleye tam tamına tekabül etmezler. Yalnızca bir misal olurlar.]

Earth Horizon16 yaşlarım civarında varlığımı bilinçli bir şekilde farketmeye başlamıştım. Büyük bir uzay gemisinin içinde olduğumu düşünüyordum. “Bu gemiye ben nereden geldim?” diye sormadan edemiyordum. Geminin içindeki her şey benim dikkatimi çekiyordu. Kendimi onlarla ilişkili görüyordum. Onlara karşı olumlu olumsuz tepkiler veriyor, “Seviyorum, sevmiyorum, şundan benim de olsa vs.” şeklinde gelişen duygularımın farkına varmaya başlamıştım.

Merak etmemem mümkün değildi: Bu gemide ne işim var?

[Konumuza gelmek için kısa keserek ilgili bölümüne geçeceğim.]

Gemi yoluna devam ediyor. Ben de içindeyim, sağa-sola, öne-arkaya, kamera bölümüne-güverteye geçiyorum, yani hareket edebildiğim kadar ortalıkta dolanıyor, bulabildiklerimi yiyor, sevdiklerimi elde etmeye, korktuklarımdan çekinmeye çalışıyordum. Yani belli sınırlar içerisinde pek benim hareketlerime karışan yoktu.

Gemide bulunan eşya ile ilişkilerimde, onları tanımada devamlı bir gelişme kaydediyordum. Yani, her gün daha iyi ilişkiler kurabiliyor, onlardan nasıl faydalanacağımı öğrenebiliyor ve böylece kendimin geliştiğini hissediyordum.

Zamanla şu nokta dikkatimi çekmeye başladı: Bendeki duygular ile gemide olanlar arasında bir bağlantı var. Ben nefese muhtacım, atmosferde hava bu intiyacı karşılıyor. Diğerlerini saymaya gerek yok, biliyorsunuz.

Özellikle şu iki mesele dikkatimi çekiyordu: Bu bağlantı nasıl oldu da kuruldu? Diğeri: Bu gemi nereye gidiyor? Her ne kadar geminin içinde serbestçe dolaşıyorsam, yiyip içiyorsam da, kendimi, bu gemi içine “zorla bir yerlere götürülen kişi” olarak algılamaya başladım. Kim bunlar? Benden ne istiyorlar?

Ayrıca, farkına varıyorum, arada-sırada birilerini geminin çöplüğüne atıyorlar. Farketmemek imkansız, eninde sonunda herkes bir gün gelip bir vesile ile çöplüğe atılıyor. Emin oluyorum ki, bir gün beni de atacaklar.

Sanki meraktan patlayacağım. Hırçınlaşmaya başlıyorum. “Ne istiyorsunuz, benden? Niye getirdiniz beni buraya? Şöyle böyle geçinip giderken, aniden beni de çöplüğe atacaksınız, biliyorum? Nedir bu başıma gelenler? Çıldırır gibi oluyorum.

[Bu aşamadan geçmediyseniz gerisini okumanıza gerek yok. İyi yolculuklar size. Gözünüzü, gönlünüzü, aklınızı kapamaya devam edin. Nasıl olsa bir gün kendinizi çöplükte bulacaksınız. Eğlenceye devam!]

Kaptan köşküne çıkmanın bir yolunu bulsam da şu kaptana iyi bir fırça çeksem diye düşünüyorum:

“Nedir benden istediğin? Hem beni buraya getirdin, hem beni gemiyi sevecek şekilde yaptın, hem de sonunda beni çöplüğe atıyorsun. Üstüne üstlük bir de, bu gemiyi nereye götürdüğünü bildirmiyorsun. Sen kimsin, neyin nesisin? Bana birazcık istediğimi yapabilir gibi bir serbestlik verdin ama mesele sınırlara dayanınca, hiç de benim istediğim olmuyor, senin istediğin oluyor. Ben çöpe atılmak istemiyorum, fakat atıyorsun. Öyleyse, niye bana çöpe atılmak istemeyen duygu verdin? Sen kimsin, kendini bana tanıtmıyorsun, kaptan köşküne de çıkartmıyorsun ki bir hesaplaşalım. Benimle bir derdin mi var?”

Çaresizim. Olacak iş değil. Bir çıkmazın içindeyim. Sağa sola saldırarak düşünüyorum: “Şu kaptan köşküne bir çıkabilsem, lafımı çekinmeden ağzıma geleni söyleyeceğim ona. Hele ki bir fırsatını buluyum.” Ne çare ki, yok!

Başımı iki elimin arasına koyup, biraz çaresizlikle beraber kızgınlıkla karışık bir halde oturup çıkış yolu arıyorum kendime. Bakıyorum, her şey düzenli, kurallı, anlamadıklarım olsa da, genelde gemideki her şey bir işlere yarıyor, sanki bilinçli tercihler yapar gibiler ama hiç de kendilerinde bilinç emaresi görünmüyor. En ilginç olan şey de benim onları anlayabilecek özelliklerimin olması. Kendimin varlığının farkındayım, etrafımdakilerin varlığının farkındayım. Onların davranışlarını gözlemliyor, anlamlı bir şeyler yapıyor gibi göründüklerini seziyorum. Tam ne yaptıklarını bilmesem bile her şey sanki ne yaptığını biliyor gibi davranıyor.

Galiba beni buraya getiren bana, “Bu işin sırrını sen çözeceksin, sen!” diyor gibi hissetmeye başlıyorum. Haydi gayret! Soruştur bakalım, senin gibi olanlar var çevrende. Soranlar, sorgulayanlar, kızanlar, çıldırırcasına isyan edenler, “Buldum, buldum!” diye çığlık atanlar var. (Elime geçen kitabı okuduğum dönemin hatıraları.) Bir sürü de benim gibi oldukları halde hiç mi hiç aldırmayanlar var. Sanki bir şey olmuyormuş gibi bulduğunu yiyen, derdi, dermanı olmayan “insaniyet gözünü kapatıp” yaşayıp gidenler var. “Valla, bilmiyorum, şöyle diyen var, böyle diyen var,” deyip yaşayıp gidenler var. “Çöplüğe atılmayan yok. Eh, biz de bir gün gelecek atılacağız, bari atılıncaya kadar dolanalım ortalıkta” deyip aşağı yukarı inip çıkanlar var. Niye inip çıktığını da bilmiyor. Bu son grup bana göre değil. İçimden “Sen kendini uyuşturup anlamış gibi yapıp, hiç de sana yakışmayan bir tavrı seçmişin, seninle benim hiçbir ilişkim yok” deyip onlara bakmıyorum bile.

Şu bağırıp çağıranlar var ya. Gidiyim bakayım, ne diyorlar? Dinlemeye başladığımda farkediyorum ki, benim gibi kızanlar çok.

Bu kızgın, hırçın insanlara “Ben sorularınızın cevabını buldum, gelin paylaşalım bulduklarımı” diye yalvarırcasına yaklaşanlar var. En çok bu insanlar dikkatimi çekiyor. Diğerlerinin şikayetini ben de zaten yapıyorum. Onlardan öğrenecek pek bir eksiğim yok. Buldum diyenleri bir dinlemeliyim.

Aaa! İnanılacak bir şey değil. Birisi, “Kaptanın mesajı var size!” diye bağırıyor. Merakım gittikçe artmaya başladı: “Nedir o mesaj? Kimmış bu kaptan? Ne istiyor benden? Nereye götürüyor bizi? Bu çöplüğe de bizi neden atıyormuş?..” Sorularımın sonu gelmeyecekmiş gibi hissediyorum.

İzliyorum adamı. Çok çırpınıyor adam. “Bir kere dinleyin, beğenmezseniz o zaman karar verin” diyor. “Yeter ki, dinleyin!”. Kaptan mesajında şöyle söylüyor:

“Bu gemiyi sizin için hazırladım, gemideki her şeyi sizin faydanıza sunuyorum. Sizi öyle donattım ki, gemideki her şey ile benim kim olduğumu tanıyabilirsiniz. Haydi, beni, bu eserim olan gemi ile tanıyın. Onlar size hizmet ederlerken beni size tanıtıyorlar, dikkat ederseniz farkedeceksiniz. Sizi güzel bir seyahate götürüyorum. Neden bana güvenmeyeceksiniz ki, sizi buraya getiren benim?

Size verdiğim aletleri kullanarak beni tanıdımanız ve bana güvenmeniz için sizi meraklandırıyorum. Araştırıp soruşturmak suretiyle aletlerinizi daha iyi kullanmanız için size imkan veriyorum. Bu imkanları kullanın. Kızıp, küsmeniz için değil bu düzen. Merak edip araştırmanız için çok şeyi araştırma konusu olarak hazırladım. Aletlerinizi kullanarak geliştirdiğiniz oranda, sizin için hazırladığım ve oraya doğru götürdüğüm ülkedeki eşyalardan faydalanabileceksiniz. Bu yeni vatanınızda sizin bütün isteklerinizi karşılayacak, sizi endişeye sokmayacak şekilde açıkça size ikramlarımı sunacağım.

Nankörlük etmeyin. Hele hele, çöplüğe atılıyoruz zannetmeyin. Sizi yeni bir ülkeye götürüyorum. Size o yeni vatanınızın hayat şartlarına uygun elbise giydireceğim için sizin elbiselerinizi buradaki çöplüğe atıyorum. Sizi atmıyorum. Onlar sizin elbiseleriniz! Yanlış anlamayın. Neden kendi elimle yapıp burada misafir ettiğim sizleri çöplüğe atayım ki? Size verdiğim aletleri kullanırsanız benim size anlamsız gelecek böyle bir şey yapmayacağımı anlarsınız. Benim sizi sevdiğimi anlarsınız. Siz benim misafirlerimsiniz. Hiç benim gemimde hikmetsiz bir şeyin varlığını gördünüz mü? Abes işler yapan birine benziyor muyum? Bakın şu gemime! Bakın size verdiğim aletlere!

Gelin bu mesajımı size getiren, size öğretmenlik yapmak üzere görevlendirdiğim bu elçimi dinleyin. Dikkat edin, o elçim size bu mesajın içeriğini öğretmek için nasıl da çırpınıyor! O’nu iyi dinleyin! O’nu anlayın. O’nu kendinize iyi bir öğretmen olarak görün. Benim size yaptığım iyiliklere karşı nankörlük yapmayın! Siz benim eserim, ben de sizin Sanatkârınızım. Hiç sanatkar eserini sevmez mi? Onu boşa atar mı? Siz bunu anlayacak kapasitedesiniz. Bu geminin sahibi olarak sizi nereye götürüyor olduğumu bilmez olur muyum? Bana güvenin, ben sizin ev sahibinizim. Siz de benim çok değerli aletlerle donattığım, donatarak yaptığım misafirlerimsiniz!

Haydi artık hırçınlığı bırakın, ümitsizliği bırakın, güzelce bu gemimden faydalanarak benim ile barış halinde yaşayın, huzur bulursunuz. Size verdiğim aletleri doğru biçimde kullanırsanız o aletler size huzur getirir. Bu öğretmen size aletlerinizi doğru kullanmayı öğretecek. Onu güzelce kendinize rehber yapın. Onun öğrettiği şekilde aletlerinizi kullanırsanız, bu gemideki her şeyi en güzel şekilde anlarsınız. Huzur içinde, sevinç dolu bir hayat yaşarsınız. Huzurlu olmanız, aletleri doğru kullanmanızın  işaretidir. Sizi huzursuz eden haller, dikkat edin, aletlerinizi yanlış kullanmanızın  işaretidir.”

Çok garip! Hep olmasını yürekten arzuladığım, fakat hiç de kendimin akledemediği sözleri duydum bu adamdan! Mutlaka bu zat ile tanışmalıyım. Dersini dinlemeliyim. Onun öğrencileri ile tanışmalıyım. Kendisine bu mesajı bana ilettiği için teşekkür de etmeliyim.

Etrafımdaki insanları dikkatle gözlemliyorum. Bazıları dikkatli bir şekilde bu zatı dinliyorlar. Benim gibi çılgınca kızgın olanlardan bazıları bu zatı dinleyip, “Söyledikleri gerçekten ilginç, dikkate değer, bir de bu gözle gemiye bakalım” diyorlar.

Bazıları öylesine dinliyorlar bu zatı. “Tamam canım, biliyoruz, tabi bu geminin bir kaptanı vardır, baksana hiç de bir yere çarpmadan gidiyor, anladık, uzatıp durma” demeye gelen tavırla yarım kulakla biraz dinledikten sonra gemide, Öğretmen Elçiyi dinlemeden kendilerini hoş hissedecek yolları arayarak dolaşmaya devam ediyorlar. (Deizm, spiritüalizm, uzak doğu dinleri eğilimleri.)

Bazıları, “Şimdiye kadar biz bir cevap bulamadık, bu adam mı sorularımıza cevap verecek? ‘Kaptan mesajını size iletmem için beni görevlendirdi’ diye bizi kandırıyor. Sen kimsin be! Biz bunca yıldır çabalıyoruz bir cevap bulamadık. Şimdi kendi derdimizi bırakıp da seni mi dinleyeceğiz?” diye hiç kulak asmıyorlar.

Bazıları da çok ilginç, kendi kameralarına götürüp yığmak için gemiden bir şeyler çalmakla meşgulken, bu zatın konuşmasını duyunca kudururcasına tepki veriyorlar. Hayret ettim, “Ne yapacaklar bu çaldıkları malları kamerada kendilerine verilen odaya doldurup da? Zaten bir gün onların hepsi çöplüğe atılacak!” Hiç anlam veremedim bu yaptıklarına.

Dikkatimi çeken bir diğer mesele de şu oldu: Bu adamlar bu zatın amansız düşmanları! Onu öldürmeye kalkıyorlar, konuşmasını kesmek için çırpınıyorlar. “Yahu, oturup bir dinlesenize!” Hiç mi hiç kafam almıyor bu adamların yaptıklarını. Dinlemiyorsanız, bırakın bu zatı konuşsun, belki de dinleyenler faydalanırlar.

Aaa, şimdi anlıyorum neden karşı çıktıklarını. “Boşuna çalıyorsunuz, çaldıklarınızın hiçbirisi sizin olmayacak, hepsi çöpe atılacak!” dediği için adamların sahte dünyalarını yıkıyor. Yani, “Siz yanlış yapıyorsunuz, vazgeçin,” demeye geliyor. “Vaz geçmezseniz, karaya ulaştığınızda kaptan sizi hırsızlığınızdan dolayı hapse atacak” diyor. Adamların ümitlerinin boşa çıkacağını söylediği için moralleri bozuluyor. Duymak istemiyorlar. “Keşke bu adamın dediği gibi olmasa” diye kendilerini kandırıyorlar. Kendilerine verilen aletleri yalnızca hırsızlık yapmak için kullanıyorlar. Yazıklar olsun bu adamlara!

Bu Öğretmen Elçi ile tanıştıktan sonra anladım ki, evet, ben serbestim bu geminin içinde. Gemideki eşyayı incelerim de, çalarım da, boşa da atarım, serbestim. Fakat, bu Öğretmen Elçi bana görevimi şöyle tarif ediyor: Vazifem, gemideki eşyaları bana verilen aletleri kullanarak inceleyip, onların bana taşıdığı anlamları “okuyup”, geminin sahibinin Sanatkârlığını tanıyıp, onun beni ne kadar sevdiğini anlayıp, ona güvenerek yaşamamdır. Kaptan, gideceğim yere hazırlamak üzere bu gemide beni eğitiyor. Bütün bu gemi düzeneği onun eseridir.

Gemiyi bir de bu elçi öğretmenin getirdiği mesaj ile incelemeye başlayınca anlıyorum ki, Kaptan ne yaptığını biliyor. Ben kendi görevimi iyi yapmalıyım. O’nun işine karışmak suretiyle, sanki ne yaptığını bilmiyormuş gibi davranmamalıyım. “Sen bunu niçin böyle yaptın veya yapıyorsun?” diye kendisine sormak yerine, ben gemideki eşyaya bakarak, O’nun bu gemidekileri niçin böyle yapmış olabileceğini anlamaya çalışarak, bana emanet ettiği aletleri geliştirmeliyim.

Şimdi anlıyorum, neden benim incelememi istiyor. Araştırmamı istiyor. Kendisinin benden sakladığı bir şey yok. Benim kendimin araştırmamı ve bendeki aletleri geliştirmemi istiyor. Beni götürdüğü ülkedeki hayata hazırlık yaptırıyor. Ne güzel bir düzenek. Ne hikmetli bir düzenek!

Bir taraftan Öğretmen Elçiyi dinlerken bir taraftan da kabiliyetlerimi geliştirmek için gemideki eserleri incelemeyi ihmal etmemeliyim. Zaten Öğretmen Elçi de bana bu incelemeyi nasıl yapacağımı öğretiyor.

İlginç! Bir de ne görüyorum? Bazı öğrenciler, bu güzel Öğretmen Elçiyi dinliyorlar. Onun söylediklerini ezberliyorlar. Fakat gemideki sanat eserlerini incelemiyorlar! Ne komik bir durum! Üzülüyorum onlar için. Anlatmaya çalışıyorum: “Ezberlemek eğer onun rehberlik yaptığı şekilde gemiyi incelemeye vesile olması için değilse, sizdeki aletleri nasıl geliştirip götürüldüğünüz ülkedeki hayata hazırlık yapacaksınız?”

Şimdiye kadar ki tecrübelerimden anlıyorum ki: Gemideki sanat eserlerini incelemek benim için en önemlisi. Zaten Öğretmen Elçi de, gemideki eserleri inceleyerek bize emanet edilen aletleri geliştirip, o aletleri bize veren kaptanın Sanatkârlık özelliğini anlamamız gerektiğini söylüyor. Sanatkârın Kendisi ile görüşerek Onun sanat kabiliyetini anlayamayacağımızı, ancak O’nun eserlerindeki sanat ile O’nun Sanatkârlığını anlamamızın mümkün olacağını haber veriyor.

Beni önceden rahatsız eden bir çok mesele, Öğretmen Elçiyi dinledikten sonra anlaşılabilir hale geldi artık:

1- Kaptanı görmek istememe rağmen görebilecek bir alet verilmemesinin nedeni, aletlerimi geliştirerek O’nun sanatını daha da iyi tanıyabilecek duruma gelmem içinmiş. Zaten kaptanı görsem bile, Onun sanat kabiliyetini tanımama bir faydası olmaz ki. Bir müzisyenin zatını görmek onun müzik kabiliyetini tanımak değildir. Ancak, müzik kabiliyetini sergilediği zaman o müzikten zevk alacak şekilde donatılmışım.

Eğer müzik kabiliyetimi geliştirir de, ondan sonra Müzisyeni görme ve tanışma arzusu doğarsa bu görüşmeden bir memnuniyet duyarım. Görüştüğümde zaten Müzisyen bana müziğini sergilemek ister. Değilse, müzikten anlamayan, zevk almayan bir kişi, Müzisyeni şahsen görse bile ne anlayacak ki, ne zevki alacak ki? Bir kişiyi görmenin ötesinde ne farkı olacak ki müzikten anlamayan için? Benim görevim, müzik sanatının değerini anlamak, müzik eserlerini inceleyerek müziğin inceliklerine vakıf olup o sanatın değerini takdir etmektir. Müzisyen ile görüşmenin o zaman bir anlamı olur.

[Bu temsilin amacı: Marifetine ulaşmadığımız, Esma ve sıfatlarının bu dünyada tecellileri ile kendimize verilen insanî duygularımızı tanıştırıp geliştirmediğimiz takdirde, kainatın bir Yaratıcısının var olmasının zorunlu olduğunu anlayıp tasdik etsek, inansak bile, ne kadar bizim için bir değeri olur ki? Böyle bir Allah inancının (İman-ı billah) ancak O’nu tanımak (Marifetullah) için bir başlangıç olarak kullanılırsa bir değeri olur. Aksi takdirde, müziğini tanımadığım için o müziğin sevgisiyle dolup taşmayacağım demektir. İnsan tanımadığı bir sanatı sevemez ki! Sanatının sevgisini taşımadığım bir Müzisyenle görüşsem bile bana ne zevk verir ki? (İman ettiğimiz için Cennete götürülsek bile, duygularmızı geliştirerek O’nun sanatını tanımadı isek, Kendisine “naazir” (karşısına geçip bakıyor) olsak bile1Kıyamet Suresi, 75: 23 bize ne zevk verir ki?)]

2- Kaptanın (Gemi sahibinin) görevlendirdiği Öğretmen Elçinin getirdiği haberi dinleyip, bana verilen aletlerle gemideki sanat eserlerini inceleyerek bana emanet edilen bu aletleri geliştirmem gerektiğini anlıyorum.

3- Kaptanın bizzat kendisine, “Bu şeyi neye yaptın veya nasıl yaptın?” diye sormanın benim bu gemide bulunmam açısından fayda değil zarar getirecek bir davranış (bana verilen aletleri, araçları geliştirmeme engel olur- kopya çekmek gibi) olduğu için Kaptana yönelttiğim tüm sorularımın faydasızlığını fark ediyorum.

4- Gemi içinde istediğim şekilde hareket etme özgürlüğüne sahip kılınmama rağmen, ikide bir aklıma gelen (Görevli Öğretmen aracılığı ile yapılan mesajı inceleyerek bulmak yerine) Kaptanın gemiye beni neden koyduğunu bizzat kendisine sorarak öğrenme çabalarım, geminin gittiği yer, kaptan köşkünde bizzat kaptan ile görüşmek (dikkat, Mirac’ın yanlış anlaşılmasının kaynağı burada yatar!) gibi benim aletlerimi geliştirmeme faydası olmayan meselelerde bana hiçbir özgürlük tanınmadığını anlıyorum.

Zaten öyle bir özgürlük tanınması benim bu gemide var edilmemin maksadına aykırı düşerdi. Ben kendimi bu gemide buldum. Gemideki eşyayı inceleyebilecek kapasitede aletlerle donatılarak bu aletleri geliştirmeye davet edildim. Belli bir süre sonra bu gemiden çıkarılıyorum. Benim bu gemide bulunuşumun gerçeği bu. Ben kendi görevime bakıp, aletlerimi geliştirip, gemi Sahibinin sanat kabiliyetini iyice tanıyıp, ulaşacağım ülkede sergilenen sanat eserlerinden daha çok memnuniyet alacak hale gelmem için çalışmalıyım.

5- Öğretmen Elçinin getirdiği habere göre gemideki eşyayı incelemem önemlidir. Eğer, O’nun sözlerini dinleyip, O’nun öğrettiklerine göre kabiliyetlerimi gemideki eşyayı inceleyerek geliştirdikten sonra, benim için heyecan veren bir durumla karşılaşırsam, bu heyecan veren durumu diğer insanlarla da paylaşmak için anladığım kadarıyla O’nun sözlerini ezberleyip nakledebilirim. Aksi takdirde, Öğretmenin sözlerini ezberleyip heyecanımı taşımayan şekliyle diğer insanlara nakletmem, bana değer kazandırmaz. Ancak beni taklitçi maymun durumuna düşürür. İnsaniyetime yakışmaz. Hatta naklettiklerimin heyecanını ben kendim bizzat taşımadığım için beni dinleyenleri, onların gerçekliği hakkında şüpheye düşürür. Bir musikinin sözlerini, kendi duygularımıza sindirmediğimiz için, zevksiz ve kuru bir şekilde insanlara nakledip, onların bu musikiden çok zevk alacaklarını iddia eden kişinin durumu gibi. (Nakilciliğe karşı hassasiyetimiz buradan kaynaklanıyor.)

6-

a- Öğretmeni dinlemek istemeyen, planlarını bozduğu için düşman olan hırsızların,

b- Öğretmen ile yarışarak, “Biz bunca yıldır çabalıyoruz bulamadık da sen mi buldun? Sen kimsin ki, filozof falan da değilsin, resmi eğitimden de geçmemişsin, bir ünvanın da yok” diyerek O’nu dinlemeyen insanların,

c- Öğretmeni duyduğu halde, “Tamam anladık, bu geminin bir Kaptanı var, sen de iyi bir insan olmalısın ki O’nun tarafından görevlendirilmişsin, takdir ediyoruz” deyip, gemideki sanat eserlerinin değerini öğrenmek için aletlerini kullanmadan dolaşanların (“kıl beşini gör işini” Müslümancılığının) yanlış yaptıklarını açıkça anlıyorum.

7- Bu gemideyken benim en birinci sorumluluğumun, yani kafamda daima canlı tutmam gerekenin, Öğretmen Elçi ile olan ilişkim olduğu anlıyorum. Hatta o kadar ki, “Bu geminin bir kaptanı vardır, kabul ediyorum” demenin kendi başına beni yetiştirmediği, transfer edileceğim diğer gemideki sanat eserlerinden faydalanmama beni hazırlamadığını anlıyorum. (Allah’ın benimle konuşmasına -Kelamullah- ve o konuşmanın içeriğini bana talim eden Rasullere iman.)

8- Kaptanın kabiliyetlerini tanıma aracı olarak değerlendirerek, gemide bulunan her bir sanat eserinin değerini anlamak için onların bana taşıdıkları manaları bendeki aletler ile anlamaya çalışmam, onların sanki benimle konuşuyormuş gibi bir özelliğe sahip olduklarını farketmem, onlarla canlı ilişkiye girmem, benim bu gemideki en önemli vazifem imiş. Bunu da anlıyorum ki, Öğretmen Elçi zaten gemideki eşyanın cansız, anlamsız eşya olmadıklarını, aslında dikkat edilirse onların bilinçli varlıklar olarak insanlarla daima konuştuklarını söylemişti. Buna da “melekler” demişti. Bu meleklerle tanışmamın hayatımın en önemli görevi olduğunu anlıyorum.

9- Bütün bu çabalarımın nihai hedefinin, götürüldüğüm ülkede (Cennet) yapılacak sergilemeden en memnuniyet verici bir düzeyde faydalanmak için aletlerimi geliştirerek hazırlanmak olduğunu anlıyorum. (Kendilerine verilen aletleri geliştirmedikleri için gittikleri ülkedeki sanat eserlerinden hiç zevk almadan yaşamak durumunda olanların kendilerini cezalandırdıklarını -Cehennem- da anlıyorum.)

10- Gemideki herşeyin benimle konuşacak şekilde bilinçli davranmaları, kaptanın kendisini göstermemesi, insanların sorunları, geliştirilmesi beklenen aletler, insanların gemi içinde özgür iradeleriyle serbestçe dolaşılmasına izin verilmesi, Öğretmen elçinin görevlendirilmesi, O’na karşı çıkanlar, karşı çıkmadıkları halde “işlerine bakanlar”, O’nu ciddiyetle dinleyip söylediklerine kulak vererek kendilerini yetiştirenler, bu gemideki seyahate katılanların elbiselerinin çöplüğe atılıp, kendilerinin bir başka vatandaki hayata transfer edilecek şekilde bir kurgunun varlığının çok güzel, anlamlı, hikmetli olduğunu anlıyorum. (Takdir-i İlahi’ye iman.)

Dipnotlar   [ + ]

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens'te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir. Diğer yazıları için tıklayın.

1 Yorum - "Marifetullah’a Ulaşma Yolu veya İman ile Varlık Arasındaki Organik İlişki"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. S.Özkan S. dedi ki:

    Esselam… iman hakikatlerini, dünya (hayat) sefinesinin imanımız üzerindeki marifetini, insani enstrumanlarımızın kemalatındaki maksadımızı, mesajcı ve melekut ile muhabbetimizin hayatımıza kattığı huzur ve lezaizi anlamamıza sebep olan ve kaptanı tanımamıza ön şart olacak marifeti bize işaret eden hikâyeniz için teşekkür ederiz. Tebrik ederiz. Yanılgızısız ilerleyen kahramanımızın, diğer yolcuların hatalarına düşmesi ihtimalini de mümkün gören ve bu yanılgılardan Nurlar ile nasıl kurtulacağını da içeren belki bir roman ya da senaryo eserinin yazılmasını Cenab-ı Hak tan niyaz ederiz. Vesselam… 

Fikrinizi Paylaşın