Muhammed’in Allah’ın Rasulü Olduğuna Şehadet Etmek

Abdullah Berâ – “Üçüncü Medrese-i Yusufiyenin tek bir dersinin üçüncü kısmı: Mukaddime” isimli kısmı okurken kelime-i şehadetin ikinci kısmını genellikle göz ardı ettiğimi farkettim.

Birinci kısımda “şehadet ederim ki ilah yoktur Allah’tan başka” derken, kainatı tefekkür ederek hiç bir şeyin ilah ve ilaha ait özelliklere sahip olmayacağı sonucuna ulaşarak, yani Lailahe diyerek “Allah’tan başka” sonucuna ulaşmamız gerektiği ve bu sürecin devamlı tekrar etmesinin gerekliliği meselesi dünyamda oturmuş görünüyor. Buradaki şehadet etmenin esprisi de gözle görür gibi tasdik etmek olarak anlaşılabilir.

Ama şehadetin ikinci kısmında “şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve rasulüdür” deniyor. Demek ki tarihteki Muhammed isimli şahsın da Allah’ın Rasulü olduğunu tahkiki bir şekilde tasdik edip, bu gerçekten emin olmamız gerekiyor.

Üstad yukarıda referans verdiğim yerde bu tasdik etmenin bir eğitimini veriyor. Mesela ikinci işarette şöyle diyor:

“Benim virdimde her vakit tefekkürle baktığım yirmiden ziyade şehadetlere işaret eden:

Ümmîliğiyle beraber en ekmel bir din ve İslâmiyet ve şeriatla ve en kavî bir iman ve itikad ve ibadetle ve en yüksek bir dâvet ve münacat ve duâ ile ve en eamm bir tebliğ ve misli görülmemiş harika ve müsmir, en etemm bir metanetle def’aten zuhurunun şehadetiyle, Muhammed Allah’ın resulüdür ve Sâdıku’l-Va’di’l-Emîndir.”

Muhammed’in (s.) Allah’ın Rasulü olduğunu tasdik etmemiz için getirdiği dinin en ekmel olduğunu dünyamızda tasdik etmemiz gerekiyor. O’nun (s.) imanının en kavi olduğunu (getirdiği kuran ve sünnetine bakarak), ibadetinin, duasının en mükemmel olduğunu anlamamız, tasdik etmemiz gerekiyor. O’nun Sâdıku’l-Va’di’l-Emîn olduğunu yani vaad ettiği şeylerin doğru olduğunu tasdik etmemiz gerekiyor. Mesela ahiretten bahsediyorsa ahiretin gerçekleşecek olmasından, meleklerden bahsediyorsa onların varlığından ve insanın hayatı için ne anlam ifade ettiğinden, kaderden bahsediyorsa kaderden emin olmamız gerekiyor. Aksi takdirde “şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve Rasulüdür” derken sadece bir kabulü dile getirmiş oluruz ve söylediğimiz cümlede de “şehadet ederim” derken hilaf-ı vaki beyanda bulunmuş oluruz.

Üstad yukarıda referans verilen yerde bu meseleleri açıyor. Ama üstadın yazdığı kısımları okumak da meseleyi çözmüş olmak anlamına gelmiyor. Mesela üstad diyor:

“Evet, okumak yazmak öğrenmediği ve ümmî olduğu halde, on dört asrın ukalâsını, filozoflarını hayrette bırakan ve edyân-ı semâviyede birinciliği kazanan bir din ile birden, tecrübesiz, def’aten meydana çıkması emsal kabul etmez bir hâlet olduğu gibi, sözlerinden, fiillerinden, hallerinden çıkan İslâmiyet her zamanda üç yüz elli milyon insanın ruhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyekârâne ders vermesi ve mânevî terakkiyata sevk etmesi, emsalsiz bir hâlettir.”

Şimdi burayı okuyunca demek ki öyleymiş dersek bu sefer de üstadı (atalarımızı) taklit etmiş oluruz. Bizzat kendimiz islamiyetin üç yüz elli milyon insanın ruhlarına, nefislerine, akıllarına terbiyekârâne ders verdiğini ve onları mânevî terakkiyata sevk ettiğini mesela onların eserlerini okuyarak, onlardan muhatap olduğumuz kişilerin dünyalarında ve kainata bakış açılarındaki değişiklikleri gözlemleyerek tasdik etmemiz gerekiyor. Aksi takdirde “Muhammed’in (s.) getirdiği din insanları manen terakki ettirmiş” gibi bir iddia karşısında “Delilin ne, nereden biliyorsun derler?” “Çünkü Said Nursi ya da bir çok alim öyle söylemiş” gibi bir cevabın da pek kıymet-i harbiyesi olmaz.

Üstad yukarıdaki satırları yazarken yol gösteriyor. Muhammed’in (s.) Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etme işine girerken öncelikle nerelere bakabileceğimizi, nasıl bir metot izlememiz gerektiğinin rehberliğini yapıyor. Yani üstadın yazdıklarını okumak bu şehadet ameliyesinin bitişi değil, başlangıcı.

İşin açıkcası kelime-i şehadetin ikinci kısmının tasdiki daha zor göründü bana şu an.

Mehmet Ali – 

Ama şehadetin ikinci kısmında “şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve Rasulüdür” deniyor. Demek ki tarihteki Muhammed isimli şahsın da Allah’ın rasulü olduğunu tahkiki bir şekilde tasdik edip, bu gerçekten emin olmamız gerekiyor.
……………………………………………………………
İşin açıkcası kelime-i şehadetin ikinci kısmının tasdiki daha zor göründü bana şu an.

Bu konudaki kritik soru şu benim anladığım kadarı ile: Şu anda benim yaşadığım dünyada fiziki olarak bulunmayan yani yıllar önce ölmüş birisinin hem abd ve hem de rasul olduğuna nasıl şahit olacağım ben? Dikkat edersek, soru nasıl emin olacağım bile değil….

Dediğin gibi, birileri öyle diyor diye şahitlik yapılmaz. Ona yalancı şahit derler. Şahit, adı üstünde, birşeyi bizzat görmüş olan kişiye derler. Ve biz “eşhedu” diyoruz yani “şahit oluyorum, şahitim”; şu anda…

Şurada dediklerin çok doğru:

Muhammed’in (s.) Allah’ın Rasulü olduğunu tasdik etmemiz için getirdiği dinin en ekmel olduğunu dünyamızda tasdik etmemiz gerekiyor. O’nun (s.) imanının en kavi olduğunu (getirdiği kuran ve sünnetine bakarak), ibadetinin, duasının en mükemmel olduğunu anlamamız, tasdik etmemiz gerekiyor. O’nun Sâdıku’l-Va’di’l-Emîn olduğunu yani vaad ettiği şeylerin doğru olduğunu tasdik etmemiz gerekiyor. Mesela ahiretten bahsediyorsa ahiretin gerçekleşecek olmasından, meleklerden bahsediyorsa onların varlığından ve insanın hayatı için ne anlam ifade ettiğinden, kaderden bahsediyorsa kaderden emin olmamız gerekiyor. Aksi takdirde “şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve Rasulüdür” derken sadece bir kabulü dile getirmiş oluruz ve söylediğimiz cümlede de “şehadet ederim” derken hilaf-ı vaki beyanda bulunmuş oluruz.

Bu bahsini ettiğin tasdik işlemini nasıl gerçekleştireceğiz ama? Sadece tasdik demek de yeterli değil aslında; nasıl şahit olacağız? Söyledikleri doğruymuş sonucuna ulaşmanın yanında söylediklerinin doğru olduğuna şahitlik yapıyorum diyebilmem lazım. Bunu nasıl yapacağız?

Mesela, ahiretten bahsediyorsa, “ahiretin gerçekleşeceğinden nasıl emin olacağız?” değil soru; ahiretin olacağına ben nasıl şahitlik yapacağım? Yani, Onun rasul olduğunun şehadetini nasıl yapacağız? Emin olmaktan da öte bir şey bu; şahit olma… Şahitlikten sonra gelen bir emniyet var yani. Bunu gerçekleştirmenin usulü nedir sorusu sanırım burada gündemimize taşımak istediğin senin de.

Muhammed’in Rasul olduğunun şahitliğini yapmanın tek yolu, şu anda içinde bulunduğumuz şehadet aleminin şahitliğini kullanmaktır. Onun söylediklerinin karşılıklarını veya delillerini, benim bugün içinde yaşadığım dünyada bulmam lazım. Yani bir yandan Hz Muhammed’e (asm) kulak verirken aynı anda gözümü açacağım ve şu anda gözlemlediğim kainata bakacağım. Görmeden şahitlik yapılmaz çünkü. Duyduklarımla gördüklerim örtüşürse eğer, O’nun rasulluğüne şahitlik ediyorum diyebilirim. Yoksa “şöyle demiş, Kur’an’da da bunun karşılığı var” şeklinde bir yöntem eksik kalır– beni şahitliğe götürmez. Üçlü sacayağının kainat kısmını göz ardı etmeyeceğim.

O yüzden bana şurası çok önemli geliyor; Onun rasul olduğuna inanıyorum demiyoruz; şahit oluyorum diyoruz. Arada çok fark var…

Allah razı olsun bu önemli konuyu gündemimize getirdiğin için.

Ali – Şuâlar’dan aşağıya aldığım bölümleri okumak bize bir ipucu verir diye düşündüm.

“….bu kâinatın hakikî kemâlâtı ve sermedî bir Cemîl-i Zülcelâlin bâki aynaları ve sıfatlarının cilveleri ve hikmetli ef’âlinin vazifedar eserleri ve çok mânidar mektupları olması ve bâki bir âlemi taşıması ve bütün zîşuurların müştak oldukları bir dâr-ı saadet ve âhireti netice vermesi gibi hakikatleri, hakikat-ı Muhammediye (a.s.m.) ve risalet-i Ahmediye ile tahakkuk ettiğinden, nasıl bu kâinat onun risaletine gayet kuvvetli ve kat’î şehadet eder;...” El-Hüccetü’z-Zehra

“Âyetü’l-Kübrâ, bu Arabî fıkranın meâline dair demiş: Bu kâinat nasıl ki kendini icad ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray, bir kitap gibi, bir sergi, bir temaşagâh gibi tasarruf eden Sâniine ve Kâtibine ve Nakkaşına delâlet eder; öyle de, kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlâhiyeyi bilecek, bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini tâlim edecek ve vazifedârâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemâlâtını ilân edecek ve “Nereden geliyorlar? Ve nereye gidecekler? Ve niçin buraya geliyorlar ve çok durmuyorlar, gidiyorlar?” diye dehşetli suallere cevap verecek ve o kitab-ı kebîrin mânâlarını ve âyât-ı tekvîniyesinin hikmetlerini tefsir edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sadık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın hakkaniyetine ve bu Kâinatın Hâlıkının en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna kuvvetli ve küllî şehadet edip “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah” der.

Evet, Muhammed’in (a.s.m.) getirdiği Nur ile kâinatın mâhiyeti, kıymeti, kemâlâtı ve içindeki mevcudatın vazifeleri ve neticeleri ve memuriyetleri ve kıymetleri bilinir, tahakkuk eder. Ve kâinat, baştan başa gayet mânidar mektubat-ı İlâhiye ve mücessem bir Kur’ân-ı Rabbânî ve muhteşem bir meşher-i âsâr-ı Sübhâniye olur. Yoksa, adem ve hiçlik ve zeval ve fena karanlıklarında yuvarlanan karma karışık vahşetli bir virâne, dehşetli bir matemhane mahiyetine düşer. Bu hakikate binaen, kâinatın kemâlâtı ve hikmetli tahavvülâtı ve sermedî mânâları, kuvvetli bir tarzda “Neşhedü enne Muhammeden Resulullah” der.” El-Hüccetü’z-Zehra

Fatmanur – Aşağıda alıntıladığım 18. sözün 3. noktası da bu konuyla alakalı en güzel bölümlerden biri. Çok güzel bir şahit olma süreci tarif ediliyor bu noktada. Kainattaki sanattan “risalete şehadete” geçiş çok ilginç. Bu mantık risalet şahitliğini de bir seferlik değil de sürekli yapabilmeyi mümkün kılıyor:

ÜÇÜNCÜ NOKTA

Madem kâinatta hüsn-ü san’at, bilmüşahede vardır ve kat’îdir. Elbette, risalet-i Ahmediye (a.s.m.), şuhud derecesinde bir kat’iyetle sübutu lâzım gelir. Zira, şu güzel masnuattaki hüsn-ü san’at ve ziynet-i suret gösteriyor ki, onların San’atkârında ehemmiyetli bir irade-i tahsin ve kuvvetli bir taleb-i tezyin vardır. Ve şu irade ve talep ise, o Sânide ulvî bir muhabbet ve masnularında izhar ettiği kemâlât-ı san’atına karşı kudsî bir rağbet var olduğunu gösteriyor. Ve şu muhabbet ve rağbet ise, masnuat içinde en münevver ve mükemmel fert olan insana daha ziyade müteveccih olup temerküz etmek ister.

İnsan ise, şecere-i hilkatin zîşuur meyvesidir. Meyve ise, en cemiyetli ve en uzak ve en ziyade nazarı âmm ve şuuru küllî bir cüz’îdir. Nazarı âmm ve şuuru küllî zat ise, o San’atkâr-ı Zülcemâle muhatap olup görüşen ve küllî şuurunu ve âmm nazarını tamamen Sâniinin perestişliğine ve san’atının istihsanına ve nimetinin şükrüne sarf eden en yüksek, en parlak bir fert olabilir.

Şimdi iki levha, iki daire görünüyor:

Biri, gayet muhteşem, muntazam bir daire-i Rububiyet ve gayet musannâ, murassâ bir levha-i san’at.

Diğeri, gayet münevver, müzehher bir daire-i ubûdiyet ve gayet vâsi, câmi’ bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman vardır—ki, ikinci daire, bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder.

İşte, o Sâniin bütün makàsıd-ı san’atperverânesine hizmet eden o daire reisinin ne derece o Sâni ile münasebettar ve onun nazarında ne kadar mahbup ve makbul olduğu bilbedâhe anlaşılır.

Acaba hiç akıl kabul eder mi ki, şu güzel masnuâtın bu derece san’atperver, hattâ ağzın her çeşit tadını nazara alan in’âmperver San’atkârı, Arş ve ferşi çınlattıracak bir velvele-i istihsan ve takdir içinde, ber ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme-i şükran ve tekbirle, perestişkârâne Ona müteveccih olan en güzel masnuuna karşı lâkayt kalsın ve onunla konuşmasın ve alâkadarâne onu resul yapıp güzel vaziyetinin başkalara da sirayet etmesini istemesin?

Kellâ! Konuşmamak ve onu resul yapmamak mümkün değil…

İlgili Yazılar:

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır.

Diğer yazıları için tıklayın.

1 Yorum - "Muhammed’in Allah’ın Rasulü Olduğuna Şehadet Etmek"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. Huseyin Colak dedi ki:

    Selamunaleykum, Masallah , paylasilan noktalar, tefekkurler  benim cok hosuma gitti. Abdullah Bera nin Risale-I Nurdan alintilari, Mehmet Ali hocamin tefekkuru ….. Fakat, bu guzel yorumlarin okunabilmesi ve etkili olmasi icin  kullandigimiz dilin de  onemi var. Konun basligina bakinca ben ilk olarak hangi Muhammed den kastediliyor  diye sordum kendime. Chicago daki Muhammed Ali mi?,  yada baska Muhammed mi? Eger Risale-I Nur  u dayanak noktasi olarak kullanacak isek onun dilini kullanmak gerekir. Said Nursi sadece bir yerde Muhammed-i Arabi diye kullanilyor. Diger butun yerlerde  peygamber Muhammed’i(AS)  arkadasimiz olan Muhammed ‘den ayirmak icin en azindan Resul-i Ekrem diye bahseder once. Zaten eger onun peygamberligini bilerek ona yaklasmiyor isen , neden bunun isbati ile ilgilenelim ki. Kur’an a Allah’in kelami olarak yaklasmadan , onun Allah’in kelami oldugunu ispatlayamayiz. Sozun kisasi, bize hayatimizin manasini ogreten ve bizi karanliktan kurtarmaya vesile olan birinden bahsederken  onun ozel biri oldugunu gosteren  kelimeler ile bahsetmek gerekir. En basitinden, Muhammed (AS) denilebilir. Allah a emanet olun

Fikrinizi Paylaşın