“Musibet zamanı uzundur” derler – II

….onu anlamak için bana dua edin. İnsanın kafasındaki yük bedenine çok ağır geliyormuş, inşaAllah yükümün hayırla hafiflemesi için de ….

Kavli dua ile birlikte fiili dua da lazım. Birlikte yapmaya çalışalım.

2:286 لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْساً اِلَّا وُسْعَهَاۜ (Allah kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz ) sırrınca kaldıramayacağımız yük yok ise eğer kaldıramadıklarımızı nasıl açıklayacağız?

Kaldıramadıklarımız, gemide giden adamın heybesini yere bırakmak yerine sırtında taşıması kabilinden beline kendisinin vurduğu yüktür. Ne ki kaldıramıyoruz, bil ki o yükü biz kendi sırtımıza vurmuşuz. Yükü yere bırakmak gerek.

Yükü yere bırakmak nasıl olacak? Aldırmayarak mı? Sabrederek mi? Hayır. Yükün tanımını değiştirerek. Bir terazi kefesine bir ağırlık koysak, terazi şuurlu olsa ve dese ki, benim üzerime bir ağırlık koydular. Ve bundan sekvaya başlasa. Ona ne denir? O ağırlık değil ama belki bir başka şeyi ölçmek için senin kefene konulmuş bir vahid-i kıyasidir — denir.

İşte bunun gibi, insan, bu varlık içersinde bir mikyastır ve bir vahid-i kıyasidir; ta ki, bilinmek isteyen gizli Hazinenin mücevherat kabilinden esmasını tartıp ölçüp biçsin. Kendisindeki ölçücükler ile esmanın sırrını anlamak yerine ağırlığın kendisine bakınca o ağırlık çekilmez olur. Yani ağırlığın çekilmemesinin nedeni ağırlığın ağırlığı değil; ağırlığın bizim gözümüzdeki hakikatidir.

Bu dünya bir terbiye ve tecrübe ve eğitim sahasıdır; ubudiyyet, sırr-i teklifin olduğu yerde yapılır. Teklifin sırrını çözmek için insan ilk önce kendisini çözmeli. Ben, bendeki hissiyat ve istidatı vahyin getirmiş olduğu tanımlar ile anlamaz isem onlarla ne yapmam gerektiğini çözemem. Onların ağırlığını hissederim.

Çekiç ile çivi çakmak yerine ona elimde ağırlık yapan bir cisim olarak baksam, o çekiç elimde ağırlaşır da ağırlaşır. Birisi çıkıp dese ki onu şu amaç için kullan, o zaman çekiç ağır diye şikayet etmem. Çekiç ile yaptığım ise ve o işten çıkan sonuca bakar zevkederim. Bütün mesele eşyanın hangi vechesine yüzümüzü döndüğümüzdür.

İşte bu hakikati açıkça ifade eden İlahi rehberliğin bir cümlesi:

2:112مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ Allah’a yüzünü teslim edenO yüze dönen için وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ asla korku ve hüzün yoktur. Zira korku ve hüzün varlığın diğer vechesinden gelir.

53:39 وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (Ve insan için, çalışmasından başka bir şey yoktur) cümlesi de buna işaret eder. Mükafat da mücazaat da insan fiil ve kisbinin içinde saklıdır. Kisb, insanın varlık yorumudur. Allah bunun dışında kuluna hariçten zulüm vermez. Zulm, insanın kendi bakış açısının içindedir. Kul, eşyanın hakiki ve baki yüzüne baktığında bekaya ve feraha kavuşur; baki esma ile haşır neşir olacağına varlığın bizzat kendisine bakarsa fani yüzde boğulur, hüzün çeker. Bu yüzden cehennem kisb ile cennet ise lütuf iledir.

Sözün özü. Eneyi çöz; zerreye baş; miraca çık ve felaha er. Ene, bir vahid-i kıyası; zerre, o miftah ile çözülecek sır; miraç, anahtarın açtığı kapıdan kainatın sürurlu seyri. Eşyanın ilminden Allah’ın marifeti böyle çıkar inşaAllah.

Haşiye: dilimize pelesenk ettiğimiz mümin veya müslüman türünden kelimeler o halleriyle sadece sosyal birer etikettir; asılları ve hakikatları yoktur. İman, bir fiilin içinde tezahür eder; aktif bir kavramdır. Bizim kullandığımız etiketler ise pasif ve içi boş suretlerdir. [Suretlerle uğraşmaktan bu yüzden men edildik.]

Birisi ben iyi yüzücüyüm dese ama fiilde bunu tatbik edemese o kelimeyi asılsız bir etiket olarak kullandığı ortaya çıkar. Aynen bunun gibi, bizim imanına sahip olduğunu iddia ettiğimiz bir sürü fiilin sadece adını andığımız ama onların bilfiil imanına sahip olmadığımız yaşadıkça ortaya çıkar. Yani iman ediyorum demekle iman edilmez.

29:2 أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ (İnsanlar, “İnandık” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler.)

O halde, kelimeleri, etiketleri ve iddiaları bir kenara bırakalım. Kısır ve kabuk ile değil, lüb ile uğraşmak lazım.

Massalam weddua.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Mehmet Ali Akgün

Yazar Hakkında:

Dini, insanın kendi gerçeği olarak tanımlamayı doğru buluyorum; dolayısıyla din ve getirmiş olduğu her türlü tanım, hayatın üzerine ekstradan konulan aksesuarlar değil, aksine, olmazsa olmaz kavramlardır demek çok insani bir tavır ve bana çok tatmin edici geliyor. Hal böyle iken, İslamiyet'i de insanın kendi gerçeğini teslim etmesi olarak tarif etmek mümkün. Böylece dinin neden fıtrat dini olduğu ortaya çıkıyor. Bu bağlamda yapılan "dini" sohbetlerden hoşlanan birisi olarak katıldığım ortamlarda dikkatimi çeken bazı noktaları bu sitede ilgilenenlerin dikkatine sunmaya çalışacağım. İnşallah yararlı olur. Diğer yazıları için tıklayın.

1 Yorum - "“Musibet zamanı uzundur” derler – II"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. Bilal dedi ki:

    Çok hoşuma gitti Allah razı olsun

Fikrinizi Paylaşın