”Nazm-ı Manayı Nazm-ı Lafza Tercih Etme.” Muhakemat Ders Notları-3

Kur’ân kainatın, kainat Kur’ân’ın inceliklerinin müfessiridir

“Nizam-ı ekmelde herbir hüsnün menbaı olan hüsn-ü mücerred mündemiçtir.” Muhakemat, Said Nursi

Mananın özündeki anlam incelikleri alemin nizam-ı ekmeline, şu kainatta müşahede ettiğimiz mükemmel düzenin anlaşılmasına yardım eder, desteklerler. Aynı zamanda da kainattaki mükemmel nizamın desteğini alırlar. Bir şairin veya edebiyatçının eserinde bu özelliği göremiyoruz ama Kur’ân’ın esas vermek istediği mananın incelikleri, kainat aleminde gözlemlediğimiz mükemmel nizamı desteklerler yani o nizamın daha iyi anlaşılmasına sebep olurlar. O nizamın insanların görmesine yardımcı olur. Kur’ân’daki bir ayetin manasındaki inceliklere nüfuz edebildiğimiz kadarıyla kainattaki yaratılış ile gönderilen mesajın da inceliklerine nüfuz etmemiz mümkün olacaktır. Kainattaki eşyanın yaratılışındaki inceliklere de nüfuz edebildiğimiz oranda da Kur’ân’ın metniyle verilen mesajın inceliklerine de nüfuz edebileceğiz. Yani tek yönlü olmuyor, çift yönlü olarak kainat ve Kur’an birbirinin destekçisidir. Kainat nazar-ı itibare alınmadan okunan Kur’ân’dan bir fayda gelmez, Kur’ân’ın rehberliği nazar-ı itabare alınmadan yapılan kainat çalışmasından da bir fayda gelmez.

Şu kainatı, bu kadar mükemmel yapan bir Zat, mutlaka bu mükemmelliğin ne anlama geldiğini, benim gibi konuşan insana konuşma lisanıyla ifade etmesi gerekir. Eğer böyle bir ifadeyi yapmıyorsa yani böyle bir konuşma ile karşı karşıya değilsek yani Yaratıcının konuşmasının rehberliği altında kainatı okumuyorsak; kainatın tezahür ettirdiği, teşhir ettiği hakikatlerin rehberliği altında Kur’ân’ı anlamaya çalışmıyorsak; bir yerde daima eksiklik olacaktır ve insan da bu kainatı anlamsız bulacaktır. Kainatın Yaratıcısının konuşmasına muhatap olmayan insanlar, kainatı abes telakki ederler. Kur’ân da, bu kainatın abes olsun diye yaratılmadığı belirtilir. Abes anlamsız, saçma, boş demektir. Kainata baktığımızda müthiş bir mükemmellik görürüz, bu mükemmelliğin ne anlama geldiğini düşünmediğimiz zaman o mükemmellik saçma olur. Mesela çok mükemmel bir makine yapılmış fakat neye yaradığı belli değil, nasıl kullanılacağı bilinmiyor. Mükemmel insan vücudu, ölünceye kadar sadece yeyip, içip, tuvalete gitmekle mi vakit geçirecek? Bu haliyle insan ve kainat bir saçmalıktan ibarettir. Ama Kur’ân’da, kainatın saçmalık olsun diye yaratılmadığı anlatılır. İnsan dikkat etmezse bu saçma sonuca ulaşabilir. Eğer böyle saçma bir sonuca ulaşılırsa, bir çelişki ortaya çıkar ve şöyle bir soru akla gelir: Bu mükemmel kainatı kim yaptıysa, bunu niye yaptığını da bana açıklaması gerekir. Bana öyle bir kabiliyet vermiş ki “Bunu niye yaptın?” diye sorduruyor. Bu kabiliyetin sorularına cevap gelmesi lazım. Bunun içindir ki kainatın Yaratıcısı mutlaka insana, bu kainatı niçin yaptığını açıklayan bir konuşma yapmalıdır. Bu konuşmayı biz Kur’ân olarak bulabiliriz, diğerleri başka metinlerde bulabilir. Bu konuşmayı Mushaf diye bir kitapta bulduğumuzu düşünelim. Mushaf, “Ben kainatın Yaratıcısının konuşmasının yazıya dökülmüş metniyim” diye kendini takdim ediyor. Gerçekten öyle olup olmadığını anlamanın prensipleri veriliyor Unsuru’l-Belâgat‘ta.

Kur’ân, kainattaki yaratılışın anlamını ve insanın niçin yaratıldığını aktaran bir konuşmadır. Kendimizi kainattan ayıramayız ve insana verilmiş olan özelliklerden ayrı olarak Kur’ân okuması yapmak, ilahi kelamın tanımına zıttır. Kur’ân, şu kainatın Yaratıcısının, kainatı niçin yaptığını şuurlu olan insana anlatmak için yaptığı bir konuşmadır. Bu konuşmayı anlamak için kainata bakmayan insan, bu konuşmayı anlayamaz. Bu nedenle Kur’ân, kainata bakmanın rehberidir. İnsanın kendisini ve çevresindeki eşyanın varlık nedenini anlaması için Kur’ân okur, daha sonra da aradaki uyumluluğu görür. Said Nursi, bu uyumluluğu görme şartı olarak, mananın inceliklerinin, kainatın nasıl okunacağı konusunda insana rehberlik yaptığını söyler. Kainatı anladıkça mananın inceliklerine daha iyi nüfuz etmek mümkün olur. Kainat ile Kur’an arasında insan için yapılan bu alışveriş, birbirini destekleyiş neredeyse sonsuza kadar devam eder.

Kur’ân’ı daha iyi anladıkça kainatı daha iyi yorumlarız, kainatı daha iyi yorumlayacak bir çalışma yaptıkça Kur’ân’ı daha iyi anlarız. Daha iyi anladığımız Kur’ân da bize kainatı daha iyi anlama, daha iyi tahlil etme rehberliği yapacaktır. Bu gidiş gelişin sonu gelmez. Bu nedenle Kur’ân’ın mana liflerinin sonu gelmediği gibi kainat ile bize taşınan mana liflerinin de sonu gelmez. Kat kattır, açarsın bir daha çıkar, o katı açarsın altından bir mana daha çıkar. Biz bu manaları nasıl görüyoruz? Kainata makro düzeyde baktığımızda sonunu bulmak kolay görünmüyor. Büyük teleskoplarla gözlem merkezleri yapıyorlar. Gözlemleme araçlarının kapasitesi artıkça kainatın daha da bilinemeyecek kadar derin olduğu, sonuna gelinemeyeceği anlaşılıyor. Teleskoplar büyüdükçe sonuna yaklaşacakları beklenirken, tam tersi sonu gelemeyecek bir şekilde büyük bir kainatla karşı karşıya olduklarını görüyorlar. Aynı durum mikro alem için de geçerlidir. Atomun içine giriyorlar, parçacıkların parçacıklarını inceliyorlar, onların da sonu gelmiyor. Demek ki kainatın yaratılışındaki nizamın, düzenin inceliklerine nüfuz etmenin sonu olmadığı gibi, kainatın inceliklerinin manasını bize aktaran Kur’ân’ın manasındaki belâğatın inceliklerinin de sonu gelmez. Çünkü kainatın inceliklerinin sonu gelmiyor ve birbirlerini destekliyorlar.

Gerek Kur’ân metninin manasının nizamındaki mükemmellikte, gerekse kainattaki yaratılış ile bize nakledilen nizamın güzelliğindeki mükemmelliğin kaynağında soyut güzellik (hüsn-ü mücerred) mündemiçtir (içerisindedir). Mesela bir çiçek bahçesi var, bu bahçedeki her bir çiçek güzel görünüyor, her bir çiçeğin rengi de güzel görünüyor, kokusu da sevimli geliyor. Bal arısı çiçeğe geliyor, bir maddeyi toplayıp götürüyor, balını yapıyor. Bu ilişki de bana güzel görünüyor. Demek ki çiçeğin yapraklarının şekli güzeldir dediğimde, çiçeğin kokusu güzeldir dediğimde, çiçeğin rengi güzeldir dediğimde, çiçeğin bal arısıyla ilişkisi ve onlardan balın yapılışı güzeldir dediğimde mücerred güzelliğin kainatın tümünde hakim olduğunu anlıyorum. Kendimi, çiçeğin yaprağının güzelliğinde bırakmamam lazım. Güzellik kavramıyla karşı karşıya olduğumu bilip, yaratılışın özünde güzellik vardır yani cemal vardır, “Yaratılışın her katmanında bu cemal görünür” sonucuna ulaşarak soyut güzelliğe ulaşmam gerekir.

“Hüsn-ü mücerred ise, mezâyâ ve letaif denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır.”

Hüsn-ü mücerred ise, meziyetler ve latif şeyler denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır. Soyut güzellikler, beliğ bir ifadenin belâgatındaki güzelliğin mezrasıdır yani onun ziraat alanıdır, ekip biçme alanıdır. Eğer kainatın her tarafına yayılmış bir güzellik olmasaydı, kainatı ifade eden, kainatın anlamını bize aktaran konuşmanın belâgatındaki güzellik de olmazdı. Kainatın anlamını bize aktaran Kur’ân da böyle söyler. O halde benim de, Kur’ân’daki belâgatı ancak kainatın inceliklerindeki güzelliğin sonucu olduğunu anlamam gerekir. Eğer kainat böyle incelikleri, letaifleri içermemiş olsaydı kainatın niçin yaratıldığını anlatan bir metnin belâgatındaki incelikler de olmazdı. Kur’ân’ı kainatı ihmal ederek okumak ondaki güzelliklerin hepsini öldürmek anlamına gelir. Kainatın şahitliğiyle birlikte Kur’ân’ı okumayı öğrenmeliyiz. Çünkü Kur’ân’ın belâgatının güzelliklerinin bostanı, bahçesi, tarlası kainatın yaratılışındaki inceliklerdir.

“Çiçeklerin bostanı, cinan-ı hilkatte cilveger olan, ezhara perestiş eden ve şair denilen bülbüllerin nağamâtıdır. Bülbüllerin nağamâtına âheng-i rûhanî veren ise, nazm-ı maânîdir.”

Çiçeklerin bostanı olan yaratılış bahçelerinde kendisinin cilvelerini gösteren, çiçeklere hayran olan, şiir söyleyen bülbüllerin nağamâtıdır. Bülbüllerin nağmelerini söylediği şarkılar aslında çiçeklerin güzelliklerinin kelimelere, sese dönüştürülmüş şeklidir. Said Nursi burada çok önemli bir meseleyi gündeme getirir. Başka bir eserinde “Eğer âlemi bir gül bahçesi olarak görsen onun andelîb-i zîşânı yine nûr-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâmdır” der. Muhammed a.s.v.’ın şu kainat bahçesinin bülbülü olduğunu söyler. Yani Allah’ın elçisi kainatın güzelliklerine hayran olan (aşık olan) bir insan olarak bize şarkı söyler. Bu kainat ile gönderilen mesajın (mananın) inceliklerinin bize aktarılmasında görevli bir bülbüldür. Resulullah’ın konuşması burada söylenilen nameler gibidir. Bu nedenle Muhammed a.s.v.’ı kainat ile gönderilen manaların aşığı olarak görmemiz gerekir.

Kur’ân, kainat bahçesindeki güzel çiçeklerin güzelliklerine aşık olan bir bülbülün nağamatı gibi okunmalıdır. O güzellikler ne kadar incelikle olursa o nağamatların, şarkıların manalarının incelikleri de o kadar etkileyici olacaktır. Kainat bahçesinin andelîb-i zîşânı nur-u Muhammed a.s.v.’dır. O nur, Hz. Peygamberin getirdiği mesajdır. Onun konuşması, bu alemdeki gül bahçesinin güzelliği karşısında yapılan konuşmalarıdır. Bülbüle şarkı söyleten çiçekteki güzelliktir, Kur’ân’daki manaların güzelliği kainattaki yaratılışın güzelliğinden geliyor. İkisi de aynı kaynaktan geldiği için Kur’ân kainatın, kainat Kur’ân’ın inceliklerini, manalarını açıklamasında müfessir oluyorlar, birbirlerini tefsir ediyorlar. Bu anlamda Kur’ân’a muhatap olmak gerekir. Kur’ân bir ayet söylüyor, Peygamber a.s.v. bir konuşma yapıyor. Bunlara aheng-i nurani veren yani manadaki insicamı, tutarlılığı veren nazm-ı maânidir. Ayetlerdeki ruhani ahengi veren, manaların birbiri ardı sıra gelişindeki insicamdır, düzendir, nazımdır. Demek ki manayı güzelleştiren mananın nazmıdır, lafzı değildir. Lafızda boğulmamak gerekir. Lafız o mananın elbisesidir, kılıfıdır. Mesela bir çekirdeğin kabuğuna bakıp, bu çekirdeğin kabuktan ibaret olduğunu zannedip çekirdeğin özünü görememek, çekirdeğin kabuktan ibaret olduğunu sanmaktır. Halbuki kabuk, çekirdeğin olmazsa olmaz parçasıdır ama kabuk çekirdek değildir. Çekirdeği çekirdek yapan içindeki ukde-yi hayat yani özdür. Bu öz, Kur’ân’a uygulandığında, manaların insicam halinde birbirini takip eder halde düzenlenişidir, lafzı değil.

Nasıl ki, kainatın her bir parçasını, kainatın bütününden bağımsız olarak inceleyen bir kişinin, o parçanın özelliklerini kendisine has zannetmesi çokça görülen bir hatadır. Öyle de Kur’an’ın kelimelerini, Kur’an’ın ana maksatları dahilinde değil de, her bir kelimenin bir lafız olarak alınıp yapısını incelemek de Kur’an’ın okuyucusunu ulaştırmak istediği maksada değil, o lafzın bizzat kendisinin manasına dikkati çeker. Müfessir, aynı lafzın başka ayetlerde geçtiği şekliyle bir mukayesesini yapsa dahi, Kur’an’ın maksadı olan hedefe götürmek yerine, okuyucuyu lafzın bizzat kendisinde boğar ve mananın hedefi olan ‘’Makasıd-ı Kur’aniye’’ye ulaştırmaz. Yani, okuyucuyu tevhid, ahiret, nübüvvet, ubudiyet ve adalet hakikatlerini tasdike ulaştırmaz.

Bir atomun yaratılışı mutlaka mucizedir. Fakat onu mucize yapan ve insanı bu mucize karşısında secdeye sevk eden, insanın o atomun kainat bağlamındaki ahenge uygun bir şekilde, bulunduğu mevkiinin ancak bütün kainatı tasarrufu altında bulunduran bir Kudret tarafından takdir edilebileceğini anlamasıdır. Yani o atom kainat çapında bir bağlamda çalışılmalıdır. Kur’an’ın lafızları da, Kur’an’ın esas maksatları çerçevesinde çalışılmalıdır. Ki böyle bir tefsir, ancak ‘’Nazm-ı maaniyi’’ esas alan bir tefsir olabilir.

Özetle, lafızlar, Kur’an’ın maksatlarına hizmet edecek şekilde bir anlama çalışmasına tabi tutulmalıdır.

Not. Fatma Özten tarafından hazırlanmıştır.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens'te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın