Risale-i Nur: Bir İmanî Usûl Rehberi

Risale-i Nur’un yaklaşımının farkı ve önemi nedir?

Risale-i Nur’un farklı bir tefsir olduğu birçok ortamda dile getiriliyor. Bediüzzaman sanki kendi iman yolculuğunu, Kuran’dan kendi kovasına doldurduklarını bizimle paylaşıyor. Eserlerinde imanı tahkik etmenin örnekliğini yapıyor. İmanın hak olduğunu çok çeşitli delillerle gündemimize taşıyor. Bununla beraber bu eserleri, tüm tahkik vurgularına rağmen, “biz zaten Müslümanız, biz zaten inanıyoruz” anlayışıyla okuduğumuzda, kültürden din adına getirdiğimiz iddiaların daha da kuvvetlenmesine neden olabiliyor; yani belki bu durumda Risale-i Nur’u değil kendi kültürümüzü okumuş oluyoruz.

Şöyle bir örnek düşünelim: Diyelim biz matematik dersi almaya karar verdik; öğretmen 1+1 eşittir 2 diyor. Biz ailemizden arkadaşlarımızdan matematik iyidir, güzeldir, matematiksiz olmaz diye duymuşuz hep, bu nedenle öğretmen ne dese evet diyoruz, anlamadan teslim oluyoruz; birisi öğretmene itiraz etse, “sen nasıl matematik öğretmenine itiraz edersin” deyip kızıyoruz. Zannediyoruz ki, bu tavrımızla matematiği koruyoruz. Bu tavrın matematik talebesi olmakla alakası yoktur. Matematik öğretmenini taklit etmek beni matematik talebesi yapmaz. Kendim 1 elma ile başka 1 elmayı yan yana koyup iki ettiğine şahit olmadan ve bu şahitliği her yeni ders için gerçekleştirmeden matematik talebesi olamam. Aklen ve kalben terbiye olmak maksadıyla matematik sınıfında oturmadıkça, matematik bilgim artsa da, matematiksel düşünme ve kavrama kabiliyetim artmaz.

Aynen bunun gibi Risale-i Nur sınıfında otururken Risale-i Nur’un imanı takdim usûlünü hiç anlamamak ihtimali ile karşı karşıyayız. Bu eserler baştan sona taklidi kırmaya çalışıp bizi tahkike davet ederken, biz bu sefer de Risale-i Nur’un kendisini taklit edip, yeniden aynı hataya düşebiliyoruz. Peki, çözüm ne? Çözümün, Risale-i Nurların vahyin terbiyesine girme yolunda bir “vasıta” olduğunu unutmadan bu eserlere muhatap olmak tan geçtiğini düşünüyorum.

Risale-i Nur eğitiminin hedefi, bir Kur’an talebesi olan müellifin kâinata, Kur’an’a ve Peygambere (ASM) yaklaşım usûlünü/metodunu çıkarmak olmalıdır. Bu usûlü yakalayabilirsek ve bu usûlün hak olduğuna kanaat getirirsek, aynı usûlü biz de kendi kâinat ve vahiy okumalarımızda kullanabiliriz. Bediüzzaman’ın imanı, tasdiki ona aittir; ben ondan faydalanıp, kendi iman ve tasdikimi gerçekleştirecek bir araştırmaya girmeliyim, yani kendim için tahkik etmeliyim.

Bu yazıda bu konuyu kendi anlayabildiğim kadarıyla örneklendirmeye çalışacağım. “Bediüzzaman kâinata nasıl bakar? Kuran’a nasıl bakar, Kuran’ı nasıl okur? Peygambere nasıl bakar? Risale-i Nurları usûl/metot çıkarmak için okumak ne demektir? Aynı usûlü/metodu ben nasıl kullanırım?” gibi sorulara bir cevap denemesi sunacağım. Bu konu, bir kitap ya da kitap serisi halinde sunulmayı hak eder. Elbette bu deneme çok sınırlı olacak.

Kâinata Bakış

Bediüzzaman’ın kâinat okumalarında dikkatimi çeken bir nokta, tefekkürünün “Allah” diye başlamaması, âlem-i şehadetin şahitliğinden sonra Yaratıcının özellikleri hakkında çıkarım yapmasıdır. Her daim eserden Müessire gitmenin örnekliğini yapar. 10. Söz, 22. Söz gibi bahislerde bu usûlü çok açık bir şekilde görebiliriz. Önce bizi bakmaya, görmeye teşvik eder; imanî sonuçlarını baktığımız, şahit olduğumuz gerçekler üzerine bina eder. Hiçbir zaman iddia makamında konuşmaz. Bu usûlün bize bakan yönünü aşağıdaki örnekle anlamaya çalışalım:

Çiçeğe bakıyorum

“Ben Müslümanım” makamı / İddia Makamı (Kâinata “Müslüman” olarak muhatap olmak) 

Allah ne güzel yaratmış.

Ben insan olarak ancak “la ilahe” dedikten sonra “illallah” diyebilirim. Herhangi bir mevcudun varlığına kaynak gibi gözüken sebeplerin etken olamayacağını anladıktan sonra illallah sonucuna ulaşırım. Yukardaki anlayışta Yaratıcıdan başladığım için usûl hatası var.  Benim kültürden getirdiğim Allah anlayışını değiştirmiyor. “Benim zaten bildiğim Allah, benim dinimin Allah’ı yarattı bu çiçeği.” Bu anlayış imanı değil; enaniyeti, tarafgirliği besliyor. Yaratıcımı tanıma, sevme yolunda dünyamda bir inkılap yapmıyor.

Tasdik makamı (Kâinata insaniyetinle muhatap olduktan sonra Müslüman olmak) 

Bu çiçeğin tedbir ve terbiyesinde bir intizam, uyum, hikmet görüyorum. Bu özelliklerin kaynağı toprak, güneş ya da su olabilir mi? Bu çiçeği bu şahit olduğum özelliklerle beraber var edendir Allah.

Bu anlayış Yaratıcıya olan imanımı tahkik etme imkânı veriyor. Kalbim mutmain oluyor.  Bu bir defalık bir tefekkür olmamalı; benim kâinatla ilişkim daima bu esasa dayanmalı ki her an yeniden Müslüman olma, imanımı tazeleme imkânı bulabileyim. “İmanınızı lailahe illallah sözüyle tecdid ediniz” hadisini de bu minvalde anlayabiliriz.

Kur’an’a Bakış

Neden Risale-i Nur okuyorsunuz sorusuna genelde verdiğimiz cevap, “Kuran’ı anlamak için” şeklindedir. Peki, Risale-i Nur okumalarımızda, Kur’anı anlamak için okuduğumuz bu eserlerin Kur’an’a olan yaklaşımına ne kadar dikkat ediyoruz? Risale-i Nur’un Kur’an’la nasıl bir ilişkisi vardır? Ayetleri ele alış tarzı nasıldır? Bu soruların cevabını bir kaç örnek üzerinden anlamaya çalışalım:

Birinci Söz’deki iki ayeti ele alalım:

En güvendiğin salâbet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer Asâ-yı Mûsâ (a.s.) gibi 1”Bir zaman da Mûsâ, kavmi için su arayıp Allah’a yalvarmıştı. ‘Vur asânı taşa’ buyurduk.” Bakara Sûresi, 2:60. فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ emrine imtisal ederek taşları şak eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince, nâzenin yapraklar, birer âzâ-yı İbrahim (a.s.) gibi, ateş saçan hararete karşı 2”Biz ateşe şöyle ferman ettik: ‘Ey ateş, serin ve selâmetli ol.’ ” Enbiyâ Sûresi, 21:69. يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَسَلاَمًا âyetini okuyorlar.

Şimdi bu alıntının iki farklı şekilde nasıl okunabileceğini görelim:

Risale-i Nur’u bilgi biriktirmek için okumak 

  • Hz. Musa kıssasının Kuran’da zikredilmeyen ayrıntılarını hatırlamak…
  • Hz. İbrahim kıssasının Kuran’da zikredilmeyen ayrıntılarını hatırlamak…
  • Hz. Musa’nın asasını taşa vurup su çıkarması, otların kayaları delmesine benziyor.
  • Hz. İbrahim yanmaması gibi yapraklar da sıcakta yanmıyor.
  • Bunlar Peygamber mucizeleridir. Allah onlara harika işler nasip etmiş.

Bu okuma bana sadece hazır bilgi sunuyor. Bu şekilde okuduğumda Risale-i Nur’un dini anlatan herhangi bir kitaptan farkı olmuyor. Risale-i Nur u israf etmiş oluyorum.

Risale-i Nur’u usûl çıkarmak için okumak 

Okurken şu soruyu hep akılda tutmak: 

Üstad bu ayetleri nasıl okudu ki bu konuyla ilişkilendirebildi?

Bu ayetler sanki geçmişte olmuş bitmiş olaylardan bahsediyor ama buradaki kullanım, ayetleri doğrudan dünyama, şimdiye getiriyor. Böyle bir yoruma ulaşmak için müellif aşağıdakine benzer sorular sormuş olabilir mi?

  • Yaratıcım bu ayetlerle BANA BUGÜN ne diyor? 
  • Bu ayetleri kâinatın şahitliği altında nasıl tasdik edebilirim? Bu ayetlerin hakikatinden bugün nasıl emin olabilirim? 
  • Demek ki ben de ayetleri tarihe hapsetmeyeceğim. Rabbimin konuşmasını bugün nasıl tasdik edebileceğimin, nasıl kendi dünyama getirebileceğimin yollarını arayacağım.

Bu okuma bana balık tutmayı öğretiyor, bana Kuran talebesi olmanın yolunu açıyor. Aynı metodu ben de Kuran okumalarımda yani başka ayetlere muhatap olurken kullanabiliyorum.3Kur’an okuma usûlü ile ilgili şu yazılara da bakılabilir: Vahye Yaklaşımımızda Usûlün ÖnemiAyet ve Hadislere Yaklaşımımızdaki Usûl Nasıl Olmalı?; Kur’an’ı Mütekellim-i Ezeli’den Dinlemek. 

Bu örnekte gördüğümüz gibi Risale-i Nur un söyledikleri kadar söylemedikleri de bize çok şey anlatır. Çoğu zaman sanki Bediüzzaman prensipleri açık açık ifade etmiyor ama bizi bizzat prensiplerin uygulamasıyla baş başa bırakıyor. Bu prensiplerin açığa çıkması için metne sorularla muhatap olmak gerekiyor.

Birinci Söz‘deki başka bir ifadeye bakalım:

“Bütün mevcudat lisan-ı hâl ile “Bismillâh” der. Öyle mi?”

Bu ifadeyi Kuran-ı Kerim’de birçok defa geçen “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder.” ayetinin bir açıklaması olarak okuyabiliriz. Said Nursi’nin bu ifadenin sonuna koyduğu soruya dikkat edelim: “ÖYLE Mİ?”

Müellif Kur’an ayetlerine sanki hep bu soruyu soruyor: ÖYLE Mİ?

Kur’an’ın terbiyesine girmek istiyorsam ben de ayetlere aynı soruyla yaklaşmayı deneyebilirim. Bu yaklaşım, Kur’an’ı anlamaya çalışmak, ayetleri tasdik etmeyi talep etmektir. Anlamadan, “öyle mi” diyerek şahit olmanın yollarını aramadan, “inandım, hepsini kabul ettim” demenin Kur’an talebesi olmakla alakası yoktur.

Risale-i Nur’dan Kur’an okuma usûlü çıkarmaya başka bir örnek:

11. Lem’a’da aşağıdaki ayeti bakalım Nursi nasıl anlıyor:

“İşte, o pek acip ve çok hazin hâlette iken, iman ve Kur’ân’dan gelen bir medetle, 4“Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Tevbe Sûresi, 9:129. فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ayeti  imdadıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemâl-i emniyetle ve sürurla o âyetin içine girdi.

Evet, anladım ki, âyetin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekînet verdi.

Evet, nasıl ki mânâ-yı sarihi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma der: “Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’raz edip Kur’ân’ı dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir; ne âsiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler medetsiz kalırlar.”

Öyle de, mânâ-yı işarîsiyle der ki: “Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fenâ yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden mufarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme. De ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Madem O var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar.”

Burada “Müellif bu ayeti nasıl bu şekilde anlamış olabilir?” diye baktığımızda yine aynı soruyu sorduğunu görüyoruz: Bu ayet BANA BUGÜN ne diyor? Buna ilaveten Peygamberlere yapılan hitapları doğrudan bize bakar şekilde okuyabileceğimizin örnekliğini yapıyor. Ayeti sadece tarihi bağlamında anlamaya çalıştığımda ise tamamen kendimden uzaklaştırmış oluyorum, beni terbiye etmiyor, sadece bilgi olarak kalıyor dünyamda.

Said Nursi’den öğrendiğimiz bu usûlü gelin beraber uygulamaya koyalım.  Kur’an’dan iki örnek üzerinde çalışalım.5Bazı ayetleri yazıda bahsi geçen yöntemle okuma teşebbüsleri için sitemizdeki Kur’an Okumaları bölümüne bakılabilir. Tasdik edilmeden, sadece iddia makamında “ben zaten Müslümanım” anlayışıyla okumakla, tasdik makamında “Ben Kuran’ı anlamaya talibim” anlayışıyla okumanın farkını inceleyelim:

Birinci Örnek: Elhamdülillah ne demek?

“Ben Müslümanım, Kur’an benim kutsal kitabım” bakış açısı 

  • Biz Müslümanlar yalnızca Allah a şükrederiz
  • Memnun olduğumuz olaylardan sonra Elhamdülillah demeliyiz.

Bu okuma Elhamdülillah terbiyesini değil de, Elhamdülillah kültürünün beslenmesini sağlıyor. Benim kâinata, olaylara bakışımda bir değişiklik yapmıyor.

Böyle bir okuma sonucunda memnun olmadığım olaylardan sonra “elhamdülillah” diyemem. O olayın yaratılışındaki nimeti göremem.

“Ben Kur’an’ı anlamaya talibim” bakış açısı

  • “Hamd”in Allah a ait olması ne demek?
  • Ben nelerden memnun oluyorum?
  • Memnuniyetlerimin kaynağı olarak neyi ve kimi görüyorum?
  • Beni memnun eden olaylar beni memnun edecek kabiliyete, imkâna sahipler mi?
  • Gerçekten bütün memnuniyetlerimin kaynağı beni ve her şeyi Yaratan Zat olabilir mi?
  • Memnun olmadığım durumlarda ne yapacağım?

Bu okumayla hem bu sözün Kelamullah olduğunu tasdik yolu, hem de bu sözün terbiyesine girme yolu açılıyor. Karşılaştığım bir olaydan memnun olmadığım durumda ise, bu olayın nasıl olup da varlık âlemine geldiğini düşünüp, “kendi kendine var olabilir mi?” diye sorgulayıp, onun yaratılışında da sonsuz kudret, ilim, irade, hikmet gerekli olduğunu tasdik edebilirim. Mesela “çürümüş bir portakalın çürüyebilmesi için de sonsuz rahmet, ilim, hikmet, kudret gerekli midir?” sorusu, beni marifetullahta mesafe kat ettiren tahrik edici bir unsur olabilir.

Yukarıda ben sadece şimdilik aklıma gelen manaları sıraladım. Bir insanın terbiyesi, tefekkürü genişledikçe Kuran denizinden kovasına dolduracağı manalar da genişleyecektir.

İkinci Örnek: اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِۜ – Rabbinin, Fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi? (Fil, 105:1)

“Ben Müslümanım, Kur’an benim kutsal kitabım” bakış açısı

Ashab-ı Fil in başına gelenlerin anlatımı: Habeş kralı tarafından Yemen valisi tâyin edilen Ebrehe Yemen’de bir mabet yaptırmış, Kâ’be yerine Araplar tarafından o mabedin ziyaret edilmesini sağlamaya çalışmış, fakat bir başarı elde edememişti. Bunun üzerine Ka’be’yi yıkmaya karar vermiş ve bir orduyla Mekke’ye gitmişti. Fil Sûresi bu olayı nakletmektedir. Bu orduda fil bulunduğundan ve henüz Araplarca umumi bir tarih kabul edilmediğinden o yıla “Fil yılı” demişlerdi….

“Ben Kur’an’ı anlamaya talibim” bakış açısı

  • Benim dünyamda fil sahipleri kim olabilir?
  • Filler neyi temsil ediyor olabilir?
  • Benim bu olayı görmem ne demek?

Bu ayetin hadsiz manalarından biri şöyle olabilir benim için:

Filler gibi büyük ve kuvvetli görünen muhakemelere hemen aldanma. Hakkın kuvvette olduğunu sanma. Orda bir hakikat var mı araştır. Dışardan fil gibi kuvvetli gördüğün muhakemeler aslında bir kuşa yenilebilecek kadar zayıf olabilir.6Bu ayetle ilgili bir tartışma için bakınız: Rabbin Fil Sahiplerine Ne Yaptığını Görmek

Peygambere Bakış

Risale-i Nur, Peygamber (ASM)’ı bize onu peygamber yapan özelliğiyle tanıtır: O bir burhan-ı natık (konuşan, canlı bir delil), muarrif (tarif edici) bir üstaddır. Onun asıl vazifesi ne devlet adamlığıdır, ne komutanlık, ne de aile babalığı. O, bana Rabbimi tarif etmekle vazifelidir. Benim en önemli derdim olan varlık sorularıma cevap verir: “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?”

Risale-i Nur’un kâinat ve Kur’an’a yaklaşımında olduğu gibi, Peygambere olan yaklaşımı da tahkik üzerine oturur. Onun Peygamber oluşunun hakkaniyetine dair delilleri gündeme getirir. Nasıl ki kâinata bakarken “Allah” diye başlamıyorsa, Peygamber’e (ASM) bakarken de “peygamber” diyerek başlamaz. O’nun (ASM) fiillerinden, sözlerinden hareketle, Zat-Ahmed’in risaletinin hakkaniyetini anlamaya çalışır. Ben bu usûlü anlayabilirsem, O’nun (ASM) söz ve davranışlarının, beni Rabbime yakınlaştıracak şekilde nasıl rehberlik yaptığını görebilirim. Bunu yine bir örnek üzerinden anlamaya çalışalım:

“Kardeşine karşı izhar edeceğin tebessümün bir sadakadır….” (Kütüb-ü Sitte, 4675 no’lu hadisten bir kısım.)

Benim Dinimin Lideri, Benim Peygamberim 

  • Peygamberim böyle söylüyorsa herkese gülümsemeliyim
  • Gülümsemek sevaptır
  • Gülümsemek beni cennete götürür

Yukarıdaki anlayışı kazanmak için Peygambere gerek yok. Gülümsemenin iyi bir şey olduğunu herkes söylüyor. Bu anlayışla baktığımda Peygamberi bir iletişim uzmanına indirgemiş olurum. Bu okuma Rabbime dair bir marifet getirmez bana.

Muarrif Üstad (Yaratıcımı tarif eden öğretmen) (11.söz)

  • Bir “Peygamber” neden böyle bir söz söylemiş olabilir?
  • Gülümsemenin Rabbi tanımakla alakası ne?
  • Allah’ın rahmetinin benim üzerimde yansıması olabilir mi gülümsemek?
  • Gülümsemelerimi bir kulluk ifadesine dönüştürmenin yolu var mı?
  • Gülümseyerek onun rahmetine şahit olmam ve diğer insanların şahit olması için vesile olmak mıdır burada kastedilen?

Bu anlayışla okuduğumda bu söz vasıtasıyla hem Rasulullah’ın risaletini yeniden tasdik edebiliyorum, hem de bu sözü kulluk için bir basamak yapabiliyorum.

Yukarıda tartışılan konularla ilgili Risale-i Nur’dan bazı bölümleri naklederek bitirelim.

Kastamonu Lahikası’ndan:

“Bir suale cevap olarak yazdığım bir fıkrayı, size de fâidesi olur ihtimaliyle beyan ediyorum:

Evliya divanlarını ve ulemanın kitaplarını çok mütalâa eden bir kısım zâtlar taraflarından soruldu: “Risaletü’n- Nur’un verdiği zevk ve şevk ve iman ve iz’ân onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?”

Elcevap: Eski mübarek zâtların ekseri divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri imanın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında imanın esasatına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı iman sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var. O divanlar ve risalelerin çoğu has mü’minlere ve fertlere hitap ederler; bu zamanın dehşetli taarruzunu def edemiyorlar.

Risaletü’n-Nur ise, Kur’ân’ın bir mânevî mu’cizesi olarak imanın esasatını kurtarıyor ve mevcut imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak burhanlarla imanın ispatına ve tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.

O divanlar derler ki: “Velî ol, gör; makamata çık, bak, nurları, feyizleri al.”

Risaletü’n-Nur ise der: “Her kim olursan ol; bak, gör. Yalnız gözünü aç, hakikati müşahede et, saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanını kurtar”.

Hem Risaletü’n-Nur, en evvel tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmaresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlistir ki, bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı mânevî-i dalâlet karşısında tek başıyla galibâne mukabele eder.

Hem Risaletü’n-Nur, sair ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez; ve evliya misilli yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir.

Şuâlar’dan:

“Tefsir iki kısımdır: Birisi, malum tefsirlerdir ki Kur’an’ın ibaresini, kelime ve cümlelerinin manalarını beyan, izah ve ispat ederler. İkinci kısım tefsir ise Kur’an’ın imanî hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan, ispat ve izah ederler. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zahir malum tefsirler, bu kısmı bazen mücmel (çok kısa) bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannit feylesofları susturan bir manevî tefsirdir.”

Dipnotlar   [ + ]

1. ”Bir zaman da Mûsâ, kavmi için su arayıp Allah’a yalvarmıştı. ‘Vur asânı taşa’ buyurduk.” Bakara Sûresi, 2:60.
2. ”Biz ateşe şöyle ferman ettik: ‘Ey ateş, serin ve selâmetli ol.’ ” Enbiyâ Sûresi, 21:69.
3. Kur’an okuma usûlü ile ilgili şu yazılara da bakılabilir: Vahye Yaklaşımımızda Usûlün ÖnemiAyet ve Hadislere Yaklaşımımızdaki Usûl Nasıl Olmalı?; Kur’an’ı Mütekellim-i Ezeli’den Dinlemek. 
4. “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Tevbe Sûresi, 9:129.
5. Bazı ayetleri yazıda bahsi geçen yöntemle okuma teşebbüsleri için sitemizdeki Kur’an Okumaları bölümüne bakılabilir.
6. Bu ayetle ilgili bir tartışma için bakınız: Rabbin Fil Sahiplerine Ne Yaptığını Görmek
Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Fatmanur Köksal

Yazar Hakkında:

Ankara’ da yaşıyorum, 3 miniğin annesiyim. Hayattaki doğru cevaplara “sahip” olduğumu zannederken (Müslümanım, namazımı kaçırmam, iyi kalpliyim vs.) bütün bunların birer iddiadan ibaret olduğunu farkettim. Soru sormamak, "tamam, kabul ettim" demek anlamış olmak mıdır, yoksa sahte bir emniyet mi? Ha-Mim’de içinde bulunduğum ezbercilikten kurtulmayı ve bu vesileyle vahyin teklif ettiği, eşyayla, insanlarla ve hadiselerle konuşma dilini öğrenmeyi ümit ediyorum. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın