Sedd-i Zülkarneyn’den Kendi Seddimizi İnşa Etmek

Muhakemat eserinin birinci makalesi olan unsur-ul hakikat bölümünde “akıl ile nakil tearuz (çatıştıkları) ettikleri vakitte akıl esas alınır nakil tevil edilir; fakat akıl o akıl olsa gerektir .” prensibini ele alan Nursi, bazı örnek olaylarla Kur’an ayetleri ya da Rasulullah’ın hadislerinde ilk bakışta akıl ile çelişir gibi gözüken durumları nasıl tevil edeceğimizi örnekler üzerinden açıklar. Bu örnek olaylardan bir tanesi de “Seddi Zülkarneyn” dir.

Kur’an ı Kerim’de Yecüc ve Mecüc’ün çıkardıkları fesattan korunmak için Zülkarneyn’in set çektiği anlatılmaktadır. (Kehf Suresi: 83-98)

Kur’an ‘ın mesajını evrensel, tüm zaman ve mekanlarda geçerli ve şimdi bana iniyor diye okuma ilkesi, bu mesajın anlaşılmasında olmazsa olmaz bir kural olarak belirlendikten sonra şu sorular aklımıza geliyor:

Zülkarneyn denilen kişi üzerinden Rabbim bana ne anlatmak istiyor?

Çekilen set ile benim aramda ne gibi bir ilişki var?

Zülkarneyn’in dönemindeki fesat ile günümüzde nasıl bir bağ kurmalıyım?

Sorular çoğaltılabilir elbette; ama her ayetin sonunda olduğu gibi temel sorumuz şununla noktalanabilir: Benim Yaratıcım bana bunu niye anlattı? Ben şimdi bunu duyduktan sonra ne yapmalıyım?

Ayet ve hadislere bu perspektifle yaklaştıktan sonra anlamaya çalışırsak kendi dünyamızda manidar kılabiliriz. Aksi takdirde tarihi bir hikâye okumaktan öte bir anlam doğmaz dünyamıza.

Nursi gene Muhakemat eserinde âlî (yüce) ilimlerle âlet ilimlerinin karıştırılmaması gerektiğini belirtiyor. Yani Kur’an’ı anlarken Arapça bir alet ilmidir. İyi Arapça bilen herkes Kuranın anlamlarını iyi bilebilir diye bir kaide yanlıştır. “Bir kişinin kıraat üzere Kuran okuması, O’nun anlamlarını çok iyi bildiğini gösterir” gibi bir anlayış hatalıdır. Bununla birlikte Arapça bilmek kötü veya yanlış demek de değildir bu. Sadece Arapçanın bir âlet ilmi olduğunu bilmek ve bu âleti doğru kullanmak önemlidir. Aksi takdirde durum Nurettin Topçu merhumun dediği gibi “ahret pazarında gırtlak ağalarının” haline döner ki budur zaten eleştirdiğimiz durum.

Bunları yazmaya beni sevk eden üniversite yıllarında okuduğum bir kitaptı. Zülkarneyn üzerinde doktora çalışması yapan bir ilahiyat öğrencisinin tezinin kitaplaştırılmış şeklini okumuştum. Muhakematı okuyana kadar da sanki bu konuda bir şeyler biliyormuşum gibi hissediyordum kendimi. Ancak muhakemattaki ilkeleri öğrenmeye başladıktan sonra “ne kadar da gereksiz bir kitapmış benim için” demekten kendimi alamadım. Kitap kabaca Zülkarneynin kim olabileceği, hangi devirde yaşadığı, güneş sisteminde yaptığı yolculuğu (solar apeks-solar antapeks) gibi konuları detaylı bir şekilde anlatıyordu. Hâlbuki tüm bunlardan bana ne diye sormaktan kendimi alamıyorum şimdi.

Zülkarneyn kimdi? Bana ne…

Yaptığı sette hangi oranda demir, hangi oranda bakır kullanmıştı? Bana ne…

O bir peygamber miydi veli miydi? Bana ne…

Okuduğum o kitap ve o kitap gibi yazılan tefsirler bana Rabbimin bu olayı neden anlattığına dair hiçbir cevap vermediği ve bu anlayıştan beni uzaklaştırdıklarından faydadan çok zararları olduğunu yeni yeni fark ediyorum. Kur’an’ı anlamaya çalışmak için okuduğum kitaplar beni Kur’an’dan ve onun mesajından uzaklaştırıyorlar. Ne acı bir durum. Risale-i Nur ise bana bu usulü gösterdiği için kendi açımdan değerini yeni yeni fark ediyorum diyebilirim. “Usul esasa mukaddemdir” diyen Cevdet Paşa’nın ruhu şad olsun! “Usul Ya Hu” diyenden Allah razı olsun. Üç kelime sadece; ama ne müthiş bir üç kelime. Bu üç kelimeyi açıklamak için kitaplar yazılsa sezadır hakikaten.

Kur’an’ı “Rabbimin bana yaptığı rehberlik konuşması” olarak tarif ettikten sonra şu çıkarımları yaptım kendi adıma:

Zülkarneyn fesat zamanında bir set yapmıştı. Halıkım bana diyor ki “ey kulum bak! Fesat zamanında Zülkarneyn fesattan korunmak için kendi şartları dâhilinde bir set yapmıştı. Sen de Zülkarneyn gibi hatta belki ondan daha beter bir fesat zamanında yaşıyorsun. Öyleyse kendini aileni, akrabalarını, sevdiklerini bu fesattan korumak için sen de bir set yap. Bu set okuyarak, dinleyerek, mütalaa ederek vs. olabilir. Maksadın setten korunmak olmalı.”

Ayette geçen Zülkarneyn üzerinden Rabbim bana bende potansiyel olarak var olan fesattan korunmak için bir şeyler yapmam gerektiği latifesinin olduğunu anlatıyor. Bu duygumun farkına varıp bana bu duyguyu vereni tanıyıp onun istediği şekilde kullanmam gerektiğini anlatıyor. Tehlikenin farkına varmalıyım. Zülkarneyn’in maruz kaldığı tehlikeden daha büyük bir tehlike ile karşı karşıyayım. Kendimi, ailemi, sevdiğim herkesi bu fesattan kurtarmalıyım. Elime kazma kürek alıp set yapmayacağıma göre tehlikenin şekline göre önlemimi alıp, kendi yaşadığım dönemin şartlarına uygun seti çekmeliyim. Bu şekilde, farkında olduğum tehlikeden, kendimi ve sevdiklerimi koruma duygusunu bana verenin razı olabileceği bir davranış sergilemiş olurum.

Kur’an’da, Zülkarneyn’in demirin üzerine bakır koydurduğu ve böylece seddin aşılamadığı anlatılıyor. Burada demir oranı yüzde kaçtı, bakır oranı neydi gibi sorular beni anlamam gereken manadan uzaklaştırdıkları için gereksizdir. Burada beni ilgilendiren, yapılan işin sağlam olması için gerekli tüm tedbirlerin alınması noktasında üzerime düşen her şeyi yapmaktır. Kendi seddimi çekmek için yaptığım tüm çalışmalarımın daha verimli, anlaşılabilir olması için ne yapmam gerekiyorsa onu yapmaktır. Zülkarneyn’in bakır dökmesinin bana anlatılmasının hikmetinin kaçırıldığı bir Kur’an okuması ve tefsiri beni ancak üzerime düşen mesajı almaktan alıkoyuyor.

Rabbim hepimize sevdiklerimizi korumak için kendi seddimizi çekmeyi nasip etsin.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Kategori: Kur'an Okumaları

Fikrinizi Paylaşın