Şehitler Ölmez!

Risale-i Nurlar’da ayetlerin iman perspektifinden açıklamaları yapılırken, müellifin takip ettiği bir kural dikkatimizi çekiyor. “Kul” kelimesi genellikle Türkçe diline “De ki” diye tercüme edilir. “Kul” kelimesinin “Risalet ve nubuvvete işaret” olduğunu söyler Nursi, İşarat’ül-İ’caz isimli tefsirinde. Bu kelime ya bizzat ayetlerde ifade edilir, ya da “mukadder” bir kelime olarak ayetin manasına ilave edilir. Birincisi için hepimizin bildiği “Kul hüve Allahu ahad” örneğini verebiliriz. İkincisi için, mesela, “Bismillah” diye başlayan bütün süre başlarındaki ayetlerin başında bir “kul” kelimesinin mukadder olduğunu ifade eder Nursi: “Ey Muhammed! Bu cümleyi insanlara söyle ve talim et” demektir. Ben bu manadan anlıyorum ki, bu kitab Allah’ın Konuşması olmasına rağmen, onu bana talim eden birisi var, ve onun talimiyle ben bu kitaba ulaşıyorum. Yani, Risalet ve nubuvvetin gerçekliğine muhatap oluyorum.

Bu hitapdaki “Kul” (De ki) kelimesi, insanın tüm insanî varlığına hitap eden Kur’an’da, yalnızca “dilin ile söyle” anlamına alınırsa gülünç olacağı bellidir. Bir elçi sana bu haberi getirdi. Sen de bu habere muhatap ol, anla, özümse, kendinde benimse, bir insan olarak şu söylenileni tasdik edebilirsin, dikkat et ve tasdik et, söylenilenin sonucuna sen de ulaş, onu kendine rehber et. Ve de insansın, dilin var, dilinle de ifade et.

Herhalde buraya kadar yazılanları okuyup, evet ama bunun başlıkta geçen şehid olmakla ne ilgisi var?

İlgisi var. İlgili ayette “Kul” kelimesinin olumsuz hali kullanılıyor: “La takulu” (Demeyiniz.) “Yalnız dilinizle değil, bütün insaniyetinizle ulaşmanız gereken bir sonuç olmalı bu,” deniyor.

وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبيلِ اللّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاء وَلَكِن لاَّ تَشْعُرُونَ

“Ve sakin Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.” Bakara (2): 154

وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, riziklanmaktadırlar.”

فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُواْ بِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

“Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiç bir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir.”

يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ

“Onlar, Allah’tan bir nimeti, bir fazlı (bolluğu) ve gerçekten Allah’ın mu’minlerin ecrini boşa çıkarmadığını müjdelemektedirler.” Al-i İmran (3): 169-171

“Allah yolunda öldürülenler” deyince hemen hepimiz, işte şehid diye bunlara denir, deriz. Evet, doğrudur. “Allah yolunda öldürülenler” ne demektir? diye de sormamız lazım. Hadis nakillerinde birçok şehid örnekleri nakledilir: Suda boğulanlar, ateşte yananlar, enkaz altında kalanlar, veba gibi bulaşıcı bir hastalıktan ölenler, sıtma gibi ateşli hastalıktan ölenler, ilim yolunda ölenler, ciğer hastalıklarından ölenler, doğum sırasında veya lohusa iken ölen kadınlar, baş ağrısından ölenler, karın ağrısından ölenler, ailesinin nafakasını helâlinden kazanmak için çalışırken iş kazasından ölenler, gurbet ilde vefat edenler, akrep, yılan sokması gibi sebeblerle vefat edenler…

Bunların hepsini neden mi sıraladım? Önce, çok kolaydı, kopyala-yapıştır yapıverdim, hazır “bilgi” bulunca. Fakat önemli olanı şu: Bunları sıralayınca ne görüyoruz?

Özetle şöyle desem ne dersiniz? İnsanın kendi iradesi ile kazanmadığı bir sebepten dolayı bir zarara uğraması. Yani? Allah’ın yarattığı bir olaydan bize göre zarar diye bildiğimiz bir neticeye maruz kalması. Peki, bu anlamda, mesela bir kazada parmağı kopmuş bir kişinin kendisi “şehid” değil ama parmağı “şehid” oldu diyebilir miyiz?

“Şehid” olmayı, eğer Türkçedeki “şahid olmak” kelimesi ile aynı kökten geldiğine göre, şahid olmak diye anlarsak, fıkıh kuralları haricine çıkmış oluruz. Fakat bizim maksadımız fikhî bir hüküm vermek olmadığına göre, “Şehid, Allah yolunda hayatını esirgemeyen, yani hayatını o hakikata vakfeden kişidir,” diye anlamak makul olsa gerek. Zaten “şehadet” ile kelime-i şehadet de aynı anlamda birleşmezler mi? Bir hakikata tanıklık yapıyorsunuz şehadet getirdiğiniz zaman. Diyorsunuz ki, “Ben gerçekten bütün insaniyetim ile şu sonucun doğruluğuna kesin tanıklık ederim. Müşahedelerimin sonucunda bu sözlerin hak olduğunu onaylıyorum.” Bu gibi manaları içerdiğini söylemek en azından şehitliği anlamak için gerekli.

Neden ölmezmiş şehitler? Çünkü tanıklık yaptıkları hakikattır. Hak ebedî ve ezelî olandır. Hak ölmez de ondan. Eğer bir hakikat bize temas etse ve Kur’an’da da ifadesini bulduğu gibi “وَأَنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ (gerçekten Allah’ın mu’minlerin ecrini boşa çıkarmaz.) (Al-i İmran, 171) Müminlerin ecri boşa çıkmaz. Çünkü iman, bir kişiyi doğrudan Mutlak olan Yaratıcımız Allah’a bağlar. İman ile “Hak” olanı tasdik etmiş isek, o zaman şehid olduk, yani hakikata şahid olduk, demektir.

Öyleyse, bize Allah’ın iradesinden bir “kaza” gelse, yani, bizim irademiz olmadan Allah bir olay yaratsa, ve olaydan ben zarar görsem, bedenen olabilir, ölürsem şehidim. Hadis nakillerindeki sayılan ölüm nedenlerine dikkat edersek bu sonuca ulaşmak hiç de zor değil. Ölmez de, mesela bir uzvum zarar görürse ve ben bu zararın Allah’ın iradesinden geldiğini tasdik edersem, “Allah yolunda o azami feda ettim,” demek olmalı. O uzvum şehid oldu. O uzvumun, Allah’ın iradesiyle benden alındığını tasdik ettim, bir hakikate şehid ettim, demektir, diyebiliriz. Malıma bir zarar gelse, benim iradem karışmadan, doğrudan Allah’ın iradesiyle malım benden alınsa, bu Allah’ın iradesidir. Allah kendisinin iradesiyle bir karar verdi ve benden aldı.

Allah niçin böyle bir yaratılış gerçekleştirir? Her zaman verilen bir örneği hatırlayalım: Hastalık, sıhhatin kıymetini bilelim diye. Evet, bana hastalık verilince, gerçekten sıhhatin kıymetini anlıyorum. Ama sorun şurada: Bu hastalık bana verildi. Niçin? Başkaları da görsün ki, sıhhat çok önemli. Hem ben faydalanıyorum, hem başkası. Peki, neden ben örnek olarak seçildim de bir başkası seçilmedi? Ben günahkar olduğum için mi? Hayır. Çünkü Allah hastalığı bir ceza değil, sıhhatin önemini hatırlamamız için sanki bir “eğitim” amaçlı yaratıyor. Fakat, beni seçti örnek vermek için. Evet, belki ben en muhtacım bu örneği görmede, ama insan bu ya, “Niye başkasında göstermedi de bende gösterdi bu örneği,” diye şikayet ediveriyoruz.

Allah, hemen karşılığını veriyor: Bir hakikatin şahitliğini yapmak üzere benden alınan herhangi bir şeye, örneğimizde, sıhhate, “ölü” demeyin. “Sıhhat gitti” demeyin diyor. Yani, öyle zannetmeyin, gitmediğinin farkına varın, idrakını yaşayın, insanî duygularınızla benimseyin, sıhhatiniz ölmedi!

Dikkat edersek, birinci ayette, Bakara Suresinde “demeyin” dediği halde, Al-i İmran Suresinde “saymayın,” ölü zannetmeyin, diye açıklıyor. Şehitler ölmez! Onlar ebedi olarak mükafatlandırılır. Çünkü, onlar Mutlak olan Halıkımızdan geldiğini onayladılar ve Mutlak olan Halıkımız mükafatlandıracaktır onları. Mutlak, her an var olandır. Mutlak’ın sınırı olmaz. Şu anda da Mutlak olan vardır. Dünya hayatı ciheti ile olur, ama ebedî hayat ciheti ile varlığı devam eder: “Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler.” Yani, sevinç içerisinde olmalıyız. hayatımız, parmağımız, malımız Rabbimiz katında öyle mükafatlandırılacak ki, şimdiye kadar Onun ikram ettiği bir nimeti, şimdi O benden geri aldı ve ebedî olarak bana geri vereceğini bilenler, bu dünyada da herşeyin Ona ait olduğunu bildiği için, Onun adına yaşadığı, Onun adına mal, mülk, beden uzuvlarına sahip kılındığını bilirler ve geri alınınca da üzülmezler. Şehid olduklarını bilirler. Onun için, “Sıhhatim gitti, malım kayboldu, hayatım gitti” gibi telakki etmeyin, böyle konuşmayın,” diyor ayetler bize.

Meşhur hadisteki rivayete göre (kabaca naklediyorum, Google’a soracak vaktim yok), Muhammed savs, eve geldiğinde, Hz Aişe’ye evde ne var yiyecek, diye soruyor. Hz Aişe de, yalnızca bir parça et kaldığını, diğerlerini sadaka olarak verdiğini söyleyince, demek ki, sadaka olarak verilenler bizimle kalmış, evde kalan ise bekaya intikal etmedi, anlamında karşılık verir. Yani, Allah yolunda olanlar bekaya intikal ederler. Bu dünyada sahiplendiklerimiz ise, fenaya gider. Onun için, sadaka mala bereket getirir, yani malın çoğalmasını sağlar, anlamında hadisler nakledilir. Bekaya intikal eden herşey, sonsuza çarpılmış gibi olur, sonsuzlaşır. Allah’ın mükafatlandırdığı bir hal alır. Allah’ın mükafatı ise sonsuz olur.

Bir hareketimizi, bir amelimizi, Allah adına yapınca, o amelimiz “Allah yolunda öldü,” manasında “Allah yolunda şehid oldu” demektir. Onun için Allah yolunda şehid olanlar ölmez. O hareket yokluğa gitmez. Cennet o hareketin mekanıdır. Cennet, Allah adına yaşanan hayatın mükafatlandırıldığı yerdir; ebediyete mazhar kılındığı yerdir. Şu hadis bize çok ilginç bir hakikati anlatmaktadır:

“Şehid olmayı Yüce Allah’tan samimi olarak dileyen kimseyi, Allah, rahat yatağında vefat etse bile, şehidlerin derecesine eriştirir.” (Müslim, İmâre, 156, 157; Ebû Davud, İstiğfâr, 26; Neşeî, Cihâd, 36; ibn Mâce, Cihâd, 15).

Hakikata şahit olarak yaşayan bir kişi, yaşadığı sürece şehid olmaktadır.

Sonuç: Bizim irademiz dışında gelen herhangi bir, Allah’ın bize istetmediği, sevdirtmediği bir olay bize gelirse (zelzele olabilir, hastalık olabilir, tecavüz olabilir, malımız çalınabilir, yangın olabilir vs vs,) bu yaratılışın sonucunda gerçekleşen olaylara, “öldü” manasına gelen, kaybettim, malım gitti, gibi anlamayın ve bu ifadeler ile konuşmayın diyor, ayetler bize. Çünkü onlar kaybolmadı, boşa gitmedi, tesadüfen senin başına bu felaket gelmedi. Onlardan dolayı da şikayet etmeyin, mükafatını düşünün. Malımızı, fiziki varlığımızı, insanı duygularımızı vs onları bize Veren’in adına kullanır, onları bize veren onları bizden geri alırsa, kaybettik zannetmeyelim. Bilakis, ebediyete intikal ettiklerini bilelim. Şikayet etmeyelim. Evet, arzu etmek başkadır, verildikten sonra razı olmak başkadır. Veren aldı, karşılığında sonsuz mükafatı vereceğini bilelim. Zaten biz dünyada iken de o bize karşılıksız vermişti. Bizim emanetimize vermişken, O bizden geri aldı, Kendi emanetine verdi. Bizim varlığından memnum olduğumuz o iyiliklerin gerçek Yaratıcısı, gerçek Sahibidir. Emaneti, en Emin olan El’e teslim ettiğimizi bilirsek, şikayet etmeyiz. Allah felaketleri niye yaratıyor? diye şikayet etmenin anlamsızlığını anlamamız lazım. Allah felaket yaratmıyor. Sevdiği kullarına verdiği emaneti geri alıp onlar için ebediyeti vererek muhafaza ediyor. Ta ki ebediyen onların olsun. İnsanlara bu dünyanın faniliğini, gerçekten sahiplenmeye değmediğini, verdiği güzelliklerin esas kaynağının Kendisi olduğunu, onların kıymetini takdir etmek için bir ara alı vererek, onları şehit ediyor. Bizim zarara uğradığını düşündüğümüz “seçilmiş kişilerin” mallarına, bedenlerine, insanı duygularına şehadet mertebesi vererek sonsuzlaştırıyor.

Ne mutlu hayatını şahit ederek kullananlara! Ne mutlu “şahit” olarak seçilip de şikayet etmeden, mükafatını yalnızca ebedi olan Allah’tan bekleme şuuruna erenlere! Şehitler ölmez. Çünkü onlar ölümsüz olana şahitlik yaparlar. Ölümsüz olana şahitlik yapanlardır şehitler. Ve ölümsüze yapılmış şehadet ölümsüz olur.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Kategori: Kur'an Okumaları
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens'te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın