Sonsuz ile Mutlakın Farkı Üzerine

Son zamanlarda ene risalesini anlama tarzımdaki bir hatamı farkettim. Bana önemli görünen bu anlayışı ve alternatifini sizlerle de paylaşmak istedim.

Ene risalesinde geçen şekliyle “ben cüz’i ilmimle, bu evi yapmayı biliyorum. Kainatın evimden büyüklüğü nisbetinde de bu kainatı yapan Zat’ın ilmi çok çok büyük olmalı” gibi bir çıkarımda bulunmak için eneyi kullanmak lazım diye anlıyordum. Sonrasında da “benim” dediğim ilmin de O’ndan olduğunu farkedip, bütün ilmin O’nun olduğunu, ne kadar Alim bir zat olduğunu idrak etmek gerekir diye anlıyordum.

Bu anlayışta önemli bir eksiklik yada hataya ihtimal var (ki kendi anlayışımda bu hatayı gördüm), şöyle ki: Allah’ın sonsuz ilmi derken, benim ilmim gibi bütün ilimleri üst üste koymakla ortaya çıkan, cüzlerden oluşmuş bir nihayetsizlikten bahsetmiyor olmalıyım. Yani, tanım gereği mutlak, küçük parçalara bölünemeyen olmalı. Hiç bir şekilde tanımlayamamalıyım. Çünkü her tanımlama, neticede bir şekil vermeyi, bir had tayin etmeyi, bir sınır çizmeyi ifade ediyor. Nihayetsize nasıl had koyacağım ki? Yani, mutlak, benim tecrübe ettiğim 1,2,3 rakamlarının üst üste sonsuza kadar konmasıyla elde edilen bir “çokluk” değil! Öyle olsa idi, onun cüzlerini tanımlamış olurdum en azından!

Konuyu biraz daha netleştirmek adına sonsuz ile mutlak arasındaki farkı ifade etmekte fayda var. Olayı basitçe ifade etmeye çalışacağım. Günlük dilde yada matematikte kullandığımız şekliyle sonsuza sayma sayılarını örnek verelim. 1’den başlayıp , 1,2,3,… şeklinde sonsuza kadar gider sayma sayıları. Bu sayı dizisinin sonunu tayin edemediğimiz için “sonsuz” sayıda elemandan oluşan bir dizidir diyoruz. Fakat, bu sayı dizisi “mutlak”ı ifade edemez. Çünkü, mutlak hiç bir yönü ile sınırlanamayanı ifade etmekte kullanılır. Yani, sayma sayıları kümesi, mutlak değildir, çünkü bir başı vardır. Buna ek olarak, sayma sayıları kümesinin cüzlerden oluşuyor olması da onu “mutlak” olmaktan çıkarır, şöyle ki: ben diyebilirim “Sayma sayıları kümesini ihata edemem, çünkü sonsuzdur (yani sonunu bilmiyorum) fakat, 1 ile 10 arasındaki sayıları bilebilirim, onları ihata edebilirim”. Dolayısı ile, bizim bildiğimiz, günlük dilde kullandığımız  anlamdaki bir sonsuzluk, mutlakı ifade etmek için kullanılamaz. Hatta, reel sayılar kümesini de ele alacak olursak, 1 ile 2 sayma sayıları arasına sonsuz sayıda reel sayı yerleştirebiliriz bu kez: 1.1, 1.01, 1.001… şeklinde, istemediğiniz kadar sıfır koyup sonra sonuna bir 1 eklemek gibi. Yani normalde sonlu olan iki sayı arasına da sonsuz sayı ekleyebiliyoruz. Bu haliyle bütün reel sayılar kümesinin sonsuzluğu, sayma sayıları kümesinin sonsuzluğundan daha büyük bir sonsuzluğu ifade etmiş oluyor. Sanırım bu son örnek, aslında sonsuz dediğimiz şeyin göreceli bir sonsuzluk olduğunu ve küçüklük büyüklük ifade eden bir kıyaslamaya tabi tutulabildiğini göstermesi açısından güzel bir örnek. Dolayısı ile, bu şekildeki bir sonsuzluk tanımının Yaratıcı’nın isimleri ve sıfatları için kullanılmasının neden hatalı sonuçlar doğuracağı anlaşılabilir.

Yani, “yaratıcının sonsuz ilmi vardır” şeklindeki bir önermede, “O’nun ilmi, küçük ilim parçacıklarından oluşmuştur. Sözgelimi benim şu elimi şimdi a harfine basacağım bilgisi O’nun ilminden bir parçadır” demem, O’nun ilmini tanımlamaya kalkışmam olur, ki bu da Yaratıcının mutlakiyetine ters düşen bir davranış olur. Özetle, mutlakiyet hiç bir şekilde tanımlanamamayı, sınırlandırılamamayı ifade ederken, bizim dünyada isimlendirdiğimiz sonsuzluklar, mutlak tanımı ile aynı şeyi ifade etmemektedir. Bizim sonsuz diye kullandığımız tabir, aslında göreceli bir sonsuzluğu ifade ediyor ki “mutlak” olan Yaratıcının sıfatlarını ifade etmede kullanırken, bu “göreceliliğin” farkında olarak kullanmadığımız taktirde yanlış anlaşılmalara kapı açmış oluyoruz.

Dolayısı ile, benim bu dünyada tecrübe ettiğim şefkat, lezzet, ilim, görme, işitme vs gibi hislerim, duygularım, bu hisleri ve duyguları bende var eden (etmekte olan), ve de benzeri tecellileri kainatın her tarafında yaratan Bir Tek Zat’ın “var olduğu” sonucuna beni götürmeli. Bundan öte bir tanım yapmaya kalkışmam, Allah’ı mahluklar sırasına indirmem anlamına geliyor.

Benzer şekilde, annelerin şefkati, Allah’ın şefkatinden bir damladır derken, bu anlayış, iki şefkatin bir türden olduğunu ifade etmemelidir diye anlıyorum. Bu bana şunu ifade etmeli: Annelerin şefkati kendilerinden değil, ve de mahdut bir şefkatleri var. Bu mahluk ve mahdut olan şefkati var eden bir Zat olmalı, ve O Zat’ın şefkati kendinden olmalı, mutlak olmalı. O şefkat neye benzer, anne şefkatine benzer mi? Bu konuda yorum yapamıyorum. Çünkü, yorum yapmak namına bütün çabalarım, mutlakı sınırlandırmak, ona had çizmek olacak. Çünkü, benim insani kabiliyetlerim, zihnen olsun fikren olsun, birbirinden bir çizgi ile ayrılmış şeyleri ayırt edecek şekilde yaratılıyor. Mutlak’ı ihata edemiyorum (ki zaten tanım gereği de ihata edememeliyim). O halde, anne şefkatini görünce Yaratıcının şefkatli olması hakkında yapabileceğim yorum ancak şu olur: “Bu mahluk olan anne şefkatinin bu mevcudat dışından bir kaynağı vardır. O Yaratıcı “şefkatlidir”, yani müşahede ettiğim şefkatin kaynağıdır. Fakat, müşahede ettiğim şefkat O’nun şefkatinin bir cüz’ü değildir, yani hiçbir şekilde O’nun şefkatiyle bir benzerlik göstermez, çünkü biri mahluktur, diğeri değildir.”

Mevzuyu biraz daha açmak için, yanıldığım bir noktayı daha paylaşayım: Düşünüyordum ki, ben kendimde tecrübe ettiğim görme duyusu ile işitme duyusunu birbirinden ayırt edebiliyorum. En basitinden birisi benimle konuşmaya başladığında, sesini almakta zorlanıyorsam o kişiye kulağımı yaklaştırıyorum, gözümü değil. Şimdi, bende bir işitme kabiliyeti varsa ve bu kabiliyet bana ait değilse, kaynağı ben değilsem, bende bunu yaratan Zat, Semi’dir, işiticidir, diye bir kanaate vardım. Aynı mantıkla O’nun Basir olduğunu da anladım diyelim. AMMA, benim işitmem ve görmem nasılki birbirinden farklıysa, O’nun işitmesi ve görmesi de birbirinden farklıdır, şöyledir, böyledir, tarzı bir ayrıma girmeye kalkmam, mutlakı tanımlamaya kalkışmak olur, diye düşünüyorum.

Netice olarak, gayba iman, bu dünyada tecrübe/müşahede ettiğim mahluk ve mahdut olan varlıktan yola çıkarak, mutlak ve gayr-i mahluk olan (varlığı kendinden Ezeli ve Ebedi olan) Zat’ın, yine mutlak ve gayr-i mahluk olan esma ve sıfatlarının “varlığını”, ve müşahede ettiğim varlığın faili olduğunu tasdik etmemdir, diye anlıyorum. O varlığın mahiyeti benim dünyamda meçhul kalmalıdır, çünkü zaten meçhuldür de. Sadece ben “O’nu bildim” zannına kapılıp, “O” olmayan mahluk bir şeye O diye iman ediyor olabilirim. Bir nevi, zihnimde “bildim” deyip tasvir ettiğim “mahluk” bir yaratıcıya(!) kulluk etme çabasına girmiş olabilirim.

Daha net bir örnek verecek olursam, “Allah Basirdir” dediğimde aslında şunu kastediyorum: Kainatta muşahede ettiğim bütün görmeye dair tecellilerin, bu yaratılmakta olan kainat dışında bir kaynağı olmalıdır. İşte O Zat’ın, “mahluk olan bütün görmelerin kaynağı” olması özelliğini ifade etmek için “O El-Basirdir” tabirini kullanıyorum. Yoksa,” benim sahip olduğum görme duygusundan sonunu tayin edemeyeceğim kadar kat kat fazla görmenin sahibi olan Zat’tır” anlamında “O Basirdir” demiyorum.

O yüzden, benim Yaratıcı (merhametin yaratıcısı, görmenin yaratıcısı vs.) ile ilgili bilebileceğim şey, O’nun var fakat meçhul olduğudur. “Cenab-ı Hakk’a mevcud-u meçhul unvanı ile bakma”yı böyle anlıyorum.

Mesnevi-i Nuriyeden konu ile ilgili bir yeri aşağıya aktarıyorum:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf unvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvanla fehme gelen mânâ, sıfât-i mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, Zât-i Akdesi mülâhaza için bir nevi unvandır. Amma Cenab-ı Hakka mevcud-u meçhul unvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebaruz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-i mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o unvandan tülû etmesi ağır gelmez.”

Peki bu konu gerçekten o kadar önemli mi? Bana önemli görünüyor. İnsanlık tarihi hep Yaratıcıyı kendine benzetmeye çalışmanın örnekleri ile dolu. En bariz örneklerini Yunan mitolojilerinde, yada tarih boyu süregelen putperest kavimlerde görmek mümkün. Ve bu Yaratıcıyı “teşbih” etme vartasının esas tehlikeli yönü, ferdin kendi uluhiyetini, kendi çapında ilan etme yolunu açmış olması. En temelde yapılan, görünüşte ince bir farkmış gibi görülen bu hatanın, insana yerleşmesi ile bu sonuçları doğurabileceğini zannediyorum. En doğruyu Allah bilir.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Yusuf Osmanlıoğlu

Yazar Hakkında:

Hayat yolculuğunda karşılaştığı binbir çeşit soru(n)larına tatmin edici cevaplar arıyor…

Diğer yazıları için tıklayın.

9 Yorum - "Sonsuz ile Mutlakın Farkı Üzerine"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

Gelen Bağlantılar

  1. Kur’an’daki Mecazi Anlatım - Müzakereler | 29 Mart 2015
  1. Yusuf şerbetçi dedi ki:

    Maşaallah. Bize de 2 ay önce bu mütaalaya nasib etmişti. Daha da inkisaf verdi.  Alemimde ene mikyası, meselesi, enaniyet i beşeriye fihristesini mütaala… ve o nu tanımak ancak böyle olur. Diye kanaati mı arttırdı. Bundan sonra risale i nur mütaalasından başka hizmet şekli bilmiyorum. Allah ebeden razı olsun

  2. nasah dedi ki:

    Ve keza, delâlet etmek tazammun etmeyi iktizâ etmez. Meselâ, kabarcıktaki güneşin cilvesi güneşin vücuduna delâlet eder, fakat güneşi tazammun edemez, yani içine alamaz. Ve keza, birşeyi birşeyle tavsif edenin o şeyle muttasıf olması lâzım gelmez. Meselâ, şeffaf bir zerre, şemsi tavsif eder, fakat şems olamaz. Balarısı Sâni-i Hakîmi vasıflandırır, amma Sâni olamaz.

  3. Esra Kose dedi ki:

    Guzel yazi, mashallah. Cemil isminde de benzer hatta daha feci bir garabet ortaya cikiyor, O’nun kendi guzelligine isaret eder ve mahlukatin guzelliginden sonsuz derecede buyuk bir guzelliktir gibi anlasiliyor. Hatta insani Allah’in zati ile ilgili tahminlerde bulunmaya sevk edebiliyor. Halbuki Cemil, mahlukattaki cemallerin, guzelliklerin menbai, kaynagi; guzel yaratan, guzellikleri yaratan seklinde anlasilmali. Allah razi olsun

  4. said dedi ki:

    Tesekkur ederim, guzel bir tefekkur

    • Mehmet Ali Akgün Mehmet Ali Akgün dedi ki:

      Selamlar,

      Gerek Yusuf’un yazisinda gerekse de onu takip eden bu yorum videosunda bazi muglak noktalarin oldugu kanaatindeyim. Okuyanlar ve konuyu anlamaya calisanlar icin bunlarin daha acik bir sekilde ifade edilmesinin elzem oldugunu dusundugum icin su noktalari paylasmayi uygun gordum.

      Yusuf’un yazisinin hedefi olan ve sonuc itibariyle anlatmaya calistigi noktanin yazi icersinde, baslarda olmasa da, parcanin genelinde basariyla aciklandigina innaiyorum. Mamafih, ozellikle girizgahta ve daha sonra bir parca da devaminda kulanilan ifadelerin kafa karisikligina neden oldugunu dusunuyorum. Zaten bu videoda konuyu tartisan arkadaslarin bir cogu da ayni sekilde anlamakta zorlandiklarini ifade ediyorlar. Bu zorlanmanin altinda belirli bazi detaylarin hangi amaca yonelik olarak soylendiginin acik bir sekilde ifade edilmeyisinden oldugunu dusunuyorum. Basit ama gerektigi yerde soylenmedigi icin anlamayi zorlastiran noktalari aciklamaya calisayim.

      Evvelen, yazinin girisindeki yanlis anlama ornegi olarak ifade edilen nokta hatali ifadeleri iceriyor. Soyle ki, Yusuf diyor ki, “Ben cuz-i ilmimle ev yapmayi bildigim gibi, Alalh da kainati boyle yapar” seklindeki tesbih hatalidir; zira bu bir Allah’i “tanimlama” denemesidir ve Allah mutlak oldugu icin ve mutlak tanimlanamayacagindna dolayi hatalidir.

      Bu ifade sekli oldukca kafa karistirici; cunku verilen ornek ile hatanin nerede yapildiginin tesbiti bir biri ile ortusmuyor. Ozellikle de, okuyucunun konuyu anlamaya calistigi ilk paragrafta oldugu icin parcanin genelinde anlatilmak istenen konuya boyle bir karisik ve bulanik bir tariften giriliyor ve bu yuzden geneli de anlamak akabinde zor oluyor. Videonun genelinde sorulan sorular ve “bu isi bir turlu anlayamadik” turnden yorumlar bunun bir delili.

      Bu ortusmemenin sebebi ise oldukca basit. Yusuf, kendi ilminden yola cikarak Allah’in alim oldugunu “zannediyordum” ama bu anlama tarzi yanlismis dedigi yerde “neye” yanlismis dedigini acikca soylemiyor; hatta “yanlis” diye ifade ettigi seyin Allah’in alim oldugunun anlasilmasi konusu gibi bir ifade sekli var. Bunu okuyan insan diyor ki, “Evet, zaten oyle olmali. Allah’i baska turlu nasil bilecegiz ki?”

      Bu noktada, su kisa aciklamayi yapmis olsaydi belki o karisikligi en bastan bertaraf etmis olacakti: “Ben Allah’in alim oldugunu kendi tecrubemi kullanarak anlayabilrim; ancak Onun ilminin “mahiyetinin” ne oldugunu anlayamam.” Bunu demedigi icin, sanki Allah’in alim oldugunu bilmede kendi ilmimizi kullanmak yanlistir dermis gibi duruyor soyledikleri; halbuki yanlis degil. Bir kere daha terkar etmek gerekecek olursa; yanlis olan bu yontemin kendisi degil ama bu yontemden cikardiigmiz sonucun mahiyetidir.

      Daha da kotusu, bu paragraftan sonra gelen yerlerde, “mutlakiyet, tanimlanamiyor olmak demektir; ama ben Allah’i tanimliyormusum gibi konusuyorum; ve bunda hataliyim” diyor — ki, bunu da bu haliyle soylemek yanlistir. Evet Yusuf’un ne demek istedigini ben anliyorum — ve mutlakiyyet konusunu calisanlar da ne demeye calistigini zannederim anlarlar. Ama sonucta varmak istedigi hakikate giderken ifade ettigi seyler o halleri ile dogru degiller.

      Yani, musahedattan giderek yapilan tanimlamalar mutlakiyyete ters degildir; zira mutlaki ihata eden bir mahiyet tanimlamasi yapmiyoruz. Buna dikkat etmek gerek. Is burada karisiyor. Ornegin, Allah sefkatlidir dedigimde mutlaki tanimladim ve ters bir is yaptim — dermis gibi duruyor Yusuf’un bu noktada soyledikleri; halbuki bu dogru degil.

      Bu gorusu desteklemek icin de yine takip eden paragrafta soyle demis: “Cunku her tanimlama neticede bir sekil vermeyi, bir had tayin etmeyi, bir sinir cizmeyi ifade ediyor. Nihayetsize nasil had koyacagim ki?” Ayni yanlis ifade edis sekli burada da var. Dikkat edelim, her tanimlama, bizim anlayisimizin bir ifadesidir, Allah’in mutlakiyetinin tanimini ve tarifini yapiyoruz demiyoruz ki. Degilse, Allah hakkinda tek bir kelime soyleyemeyiz zira her soyledigimiz sey Mutlak olan bir Varlik hakkinda oldugu icin bu mantiga gore yanlis olacaktir — ki, bu da hakli olarak insanlarin mantigina bir turlu oturmadi video boyunca.

      Anlamayi zorlastiran ikinci bir nokta da su: evet sonsuz ve mutlakiyyet arasinda bir fark var; ancak bu fark, bu farki farkedenlerin dunyasinda bir anlam ifade eder. Avami dilde, sonsuz kelimesi mutlakiyyet icin kullanilir. Yusuf’un Risale’den verdigi alintiyi okuyun ve bu dersin yapildigi kayidi dinleyin. Dersi yapan Ali hoca dahi “sifat-i mutlaka” icin sonsuz sifatlar ifadesini kullaniyor — ki bunda bir sakinca yok. Bir adama sorsaniz Allah ezeli ve ebedi ne demektir diye, size bu kelimelerle bir aciklama yapar. Bu aciklamayi yapanin dunyasinda sonsuzdan kasit muhakkak mutlakin bir cuzi anlami vardir diyemeyiz.

      Malumunuz, Hz Peygamber asm Allah goktedir diyen bir sahabeye evet dogru soyluyorsun demis. Bunun anlami, koskoca peygamber mutlak olan Allah’i bir yere tahsis etti anlamina gelmez. “Gokte” demek, avami ifadede bu dunyanin disindadir demektir. Adam gokte dedi diye ama sen Allah’i yaratik cinsindan tanimladin diyemeyiz. Bu ifadelerin, hangi baglamda hangi maksatla kullanilmis olduguna dikkat etmek lazim. Kelimenin kendisi bizatihi (per se) bu yanlisi tasimaz; ama bir kisinin anlama tarzi hatali olabilir ve o hatali anlama tarzinin icinde,, bu ifadeler tesbit edilir ve bak sen bu konuyu yanlis anliyorsun ve de su ifadeyi soyle soyle anladigin icin hata ediyorsun denir.

      Mesela, Allah birdir cumlesi dogru bir ifade sekli midir? Well it depends. Eger bunu soyleyen taklid ile soyluyorsa, bu ifadenin takliden soylenmesi yanlistir denir. Ayni sekilde, mutlakiyyet ve sonsuzun bir sekilde yanlis bir anlam agina oturtuldugunu gordugumuz yerde su ifadelerin arasindaki farka dikkat etmek lazim diye uyarmak gerek. Degilse, her sonsuz diyen yanlis yapiyor demek dogru bir yaklasim sekli olamaz. Videoda gecen bir cok yorumun altinda bu bahsini ettigim nokta insanlara acik bir sekilde soylenmedigi icin “Anlayamadim yaa uff” turu bir cok kafa karisikligi yasaniyor.

      Ozetle, PRATIKTE bu kavramlar arasindaki farkin nerede ve nasil bir hataya yol actigi anlatilmadigi icin basit olan mevzu muglak ifadelerin perdesi altinda sakli kaliyor. Boyle muglak ve kapali ifadeler oldugu icin de, insanlar, “felsefe” yapiyor diyorlar — hakli olarak. Cunku yapilan aciklamanin gerekliligini anlamiyorlar. Gereksiz bir sey bu diyorlar ama ote yandan da goruyorlar ki, bunlari yazan epey bir dusunmus. Bana gereksiz geliyorsa ama kocaman kelimeler kullaniliyorsa herhalde benim anlamadigim bir sey var bu iste anlaminda buna felsefe diyorlar. Gereksiz bir felsefe yapmak olmadigini gosterebilmek icin soylenilenlerin pratikte ne ifade ettigini aciklamak lazim.

      Bu noktalarin yazi ve video icersinden cok ornegini vermek mumkun. Ancak fazlasi kafa karistirir diye her ornegin ayrintisina girmek istemiyorum. Ancak siz de bu sekilde dikkat edin diye bir baska ornegin sadece adini soyleyip gececegim. Annenin sefkati vs Allah’in sefkati konusu. Insanlar, yine hakli olarak, bu benzetmenin neden yanlis oldugunu anlamiyorlar. Cunku bu “benzetme” dogru geliyor, ki dogrudur da nitekim. Ancak basta bahsettigim gibi “neye” yanlis dedigimiz yeterince acik olmaz ise, niye yanlis olsun ki reaksiyonlari ile karsilasiyoruz/karsilasiyorsunuz.

      Allah’in sefkati bizim sefkatimize “benzer” mi? sorusu yanlis sorudur. Cunku hangi acidan benzer mi sorusu sorulmuyor. Allah’in sefkati bizim sefkatimize benzer — sadece onu bir vahid-i kiyasi olarak kullandigimizin farkinda olursak. Aksi takdirde, sefkat hic benzemiyor ise bizde onun karsiligi da olmamasi lazim. “Mahiyet” yonuyle ayni cinsden degildir demek gerek; benzer mi deyince usulun puf noktasi kaciyor.

      Buna benzer ifadeler Allah’in basir ve semi olusunun konusuldugu yerlerde de var. Onlari sizler bilahere dusunursunuz.

      Ozet olarak, ifade edilmeye calisilan mevzu onemli bir ayirim. Bazi noktalardaki kapali ve tartismaya acik ifadelerden dolayi degeri tam takdir edilmiyor olabilir. Konu hakkinda dusunenlerin dikkatine sunmak istedim. Selamlar.

      • zafer dedi ki:

        Aciklamalar icin Allah razi olsun. Ifade edilen mevzu (sonsuz ile mutlak ayrimi) onemli demissin. Ilaveten, bu kavramlar arasindaki farkin pratikte nasil bir hataya yol actiginin aciklanmasi gerektigini belirtmissin. Fakat yazdiklarinda boyle bir aciklama goremedim. Bu konunun anlasilmamasinin pratikteki uzantisi ne olabilir diye aklima soru dustu.Soyle mi acaba? Eger tanim geregi mahiyetini anlayamiyor olmam gereken Yaraticinin ozelliklerini (hatali olarak) sonsuz fakat bu gozlemledigim yaratilis cinsinden olarak algilarsam, gayba iman etmis olmam. O’nun ozelliklerini mahiyetleriyle beraber biliyor oldugumu zannederim, her ne kadar (takliden) “mahiyetlerini bilemeyiz” desem dahi. Boyle bir zan/anlayis da Ustad’in asagidaki tespiti ile O’nu tanimamakdir, zira O’nu uzerinden tanidigimiz mevcudat, boyle bir anlayisi inkar eder:”Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf unvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir.”Boyle bir anlayis taklididir, hakikate uygun degildir diyor. Dolayisiyla, icine dusulen hatanin pratik sonucu, hakikatte uzaklasmak, yani bir yandan Allah’i tanimakta oldugunu zannederken, hakikatte ise durumun tam tersi olmasi gibi acaib bir hale dusmektir diyebiliriz–diye aklima geldi.

  5. Sarah dedi ki:

    https://www.youtube.com/watch?v=O042VhBsDIMAbdurresid Sahin abinin sonsuzlugun sinirli, mutlagin sinirsiz oldugunu izah eden sohbeti

Fikrinizi Paylaşın