“Şunların Hürmetine Bizi Affet” Duası Ne İfade Ediyor?

Abdullah Berâ – Dualarda (mesele Büyük Cevşende) bir çok yerde bazı isimler sayılıyor ve “bunların hürmetine bizi affet” gibi devam ediliyor. Bu ne demek, yani “şunun hürmetine bizi affet” meselesi…?

Mesela:

3-

4- Yâ Rab, Cebrail ve emanettarlığı, Mikâil ve vekilliği, İsrafil ve Sûr’u, Azrail ve ruhları kabzedip muhafaza etmesi hak ve hürmetine,

5- Yâ Rab, Âdem ve kelimeleri, Havva ve şefkati, Şit ve nübüvveti, İdris ve göğe yükselişi, Nuh ve gemisi ve dualarının hak ve hürmetine,

6- Yâ Rab, İbrahim ve dostluğu, halilliği, Lût ve gayreti, İshak ve zürriyetinin peygamberleri, İsmail ve şerefli neslinin hak ve hürmetine,

7- Yâ Rab, Yâkub ve münacatı, Yusuf ve sıddıkıyeti, Yunus ve duası, Eyyûb ve sabrının hak ve hürmetine,

8- Yâ Rab, Cercis ve metaneti, Üzeyr ve hayatı, Hızır ve seyahati, İlyas ve risaleti hak ve hürmetine,

9- Yâ Rab, Mûsa ve münâcât ve Tevrâtı, Harun ve fesahati, Şuayb ve hitabeti, Yûşa ve Musa’ya (a.s.) arkadaşlığı hak ve hürmetine,

10-

Mehmet Ali – Bu mesele bizde biraz şu şekilde anlaşılıyor gibi geliyor bana. Hani toplumsal bir alışkanlığımız var ya bizim, mesela bir kurumda işimizi hallettirmek için orada bir tanıdığımız olursa bize kıyak geçer ve hemen onu hallediverir bizim için. Adam kayırma dedikleri olay.

Dua ederken kullanılan bu ifadeleri de bu şekilde anlıyoruz gibi gelmiştir bana hep; belki de ben öyle düşündüğüm içindir. Yani, mesela dua ederken bir sürü peygamber ve veli zatların isimlerini zikredersek, sanki onlar bize Allah’ın katında aracı olacaklar zannediyoruz. Ya da Allah o mübarek zatların adını andık diye normalde kabul etmeyeceği bir duayı kabul ediyor; hani sanki işimizi yaptıracağımız memura, “Ama ben senin çok sevdiğin amcaoğlunu bilirim” deyip de onun gözüne girmeye çalışmak gibi.

Mamafih, bu şekilde isimler aracılığı ile dua edilmesi şöyle olursa anlamlı geliyor bana. Mesela, Cebrail’in adı verilmişse duanın içinde, O’nun temsil ettiği hakikati farkedip bunu farkeden bir kişi olarak sana duamı sunuyorum anlamında olmalı bu duamız. Yani kainattaki melekutiyyet ve anlam boyutunu anladım ve duamı bu boyutun farkındalığı ile yapıyorum şeklinde. Diğer isimler de aynı şekilde kıyas edilebilir.

Bu anlayışın bir örneğini mirac hadisesinin anlatımında görmek mümkün. Mesela deniyor ya, Peygamber asm ilk önce Mescid-i Haram’dan çıktı, sonra Mescid-i Aksa’ya geçti; daha sonra her bir peygamberin yanına uğradı, onları ziyaret etti vs. Bunların hepsi temsili anlatım; değilse, turistik gezi yaparmış gibi hadi oraya kadar gitmişken şuraya da bir uğramış olayım şeklinde olmaması lazım. Örneğin, Mescid-i Haram’dan çıktı diyorsa, o yerin temsil etmiş olduğu tevhid anlayışını kendisine temel yaptı demektir bu. O yüzden, miraca tevhid ile çıkılır diye anlarız biz. Otobüsün ilk kalktığı durak anlamında Mescid-i Haram düşünülürse bunun bir anlamı olmaz.

Benzer şekilde, şu şu peygamberlerin yanına uğradı diyorsa, demek ki, bu manevi yolculuk, o peygamberlerin temsil etmiş oldukları meslekleri de içeriyor demektir. İla ahir…

Bunun gibi, şunun hürmetine demek, o kişiyi ben tanıdım ve biliyorum ve onun mesleğinin hakikatini bu duaya ekliyorum demek olmalı. Değilse, o kişi nedir ne değildir bilip bilmeden duama ekledim diye iyi bir iş yaptım zannetmek pek mantıklı gelmiyor bana.

Zafer – Bu soru bana aşağıdaki parçayı hatırlattı (24. Sözden).

Eğer desen: “Şu küllî hadsiz nimetlere karşı, nasıl şu mahdut ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”

Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir îtikad ile. Meselâ, nasıl ki bir adam beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir, “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım.” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi nâmıma sana takdim ediyorum. Çünkü, sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”

İşte hiç ihtiyacı olmayan ve raiyyetinin derece-i sadâkat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o bîçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek îtikad liyâkatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.

Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında Ettahiyat  der. Yani, bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesâbıma umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem, Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın. İşte şu niyet ve îtikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.

Mahlûkatın ubudiyetini kendi ubudiyetimize dâhil edebilmek için, öncelikle onların ubudiyetini müşahede etmemiz lazım. Ne derece müşahede eder ve hakikatlerinin farkına varabilirsek, Rabbimize takdimimiz de o derece olur. Bahis konusu duada en seçkin mahlûkatın ubudiyetleri takdim edilmiş.

Pages123456
Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın