Tencere Yuvarlandı Kapağını Buldu

Bir bayram sohbeti olsun istedim. İnsan yaşlanınca hatıra anlatmasını daha da bir çok sever, diye duyardım. Doğruymuş.

Ata sözleri genelde tecrübelerden süzülüp geldiği için çok anlamlı ve yön gösterici olabilir: “Tencere düştü, kapağını buldu,” bunlardan birisi. Fakat bazıları da vardır ki, doğru olmaktan öte yanıltıcıdırlar. Mesela, “Üzümünü ye, bağını sorma,” “Parayı veren düdüğü çalar,” “Kıl beşini, gör işini,” “Salla başını, al maaşını,” gibi. Demek ki, dikkatli olmamız gerekiyormuş.

Şeyh-mürit ilişkisi sanki bir tarikat geleneğinin ifadesi gibi duruyor, fakat bunu biz, öğrenci-öğretmen, kitap-okuyucu, video-seyircisi, TV kanalı-dinleyicileri, gazete-okuyucusu ilişkilerine de uygulayabiliriz.

Gençliğimde bir gazete vardı, şimdi hala var mı bilmiyorum, Müslümanlar aleyhine yayın yaptığı için dindarlar arasında bir gerilime neden oluyor ve sanki bir halk hareketi olsa, ilk hedef o gazetenin binasını talan ederler diye hissediyordum. Kendi kendime sorardım, ”Bu gazetenin binasını talan etmek yerine neden dindarlar bu gazeteyi alanları ıslah edecek çarelere baş vurmuyorlar? diye. Böyle zararlı yayın yapan bir gazetenin yayınının önüne iki turlu geçebilirsiniz:

Birincisi, gazete binasını yakarsınız veya yönetimi ele geçirir, gazetenin yayını engellersiniz.

İkincisi, gazete okuyucularını aydınlatır, yapılan yayınların yanlışlığını sergiler ve onları gazeteyi almamakta ikna edersiniz. Bakalım bu gazete kaç gün dayanabilir yayını devam ettirmeye. Gazetelerin tirajları, okuyucularının; TV’lerin reytingleri, seyircilerinin sayısını gösterir.

İlk etapta insana gazete çok etkin bir yayın izliyor da ondan satılıyor gibi gelebilir. Dikkat etmek gerekir. Etkinlik, okuyucusunun beklentilerine uygunluk mudur, yoksa okuyucusunu eğiterek değiştirdiği için midir? Yani, gazete mi, TV mi, kitap mı etkili olan, yoksa okuyucularının beklentileri mi?

Gün olmuş, peygamberler gönderilmiş, hiç dinleyen olmamış. O peygamberler başarısız peygambermiş de bizimkisi başarılıymış mı diyeceğiz? Çünkü Muhammed savs’in ümmeti bayağı fazla görünüyor. (Şu anda hala İsa as’ın ümmeti sayı itibariyle çoğunlukta ama, uzun konu bu yazının hedefini aşar, girmeyelim.) Zannederim bu yazıyı okuyanlar, bütün peygamberlerin aynı temel mesajı getirdiklerini fark eden kişilerdir. Aramızda başarılı peygamber, başarısız peygamber ayırımı yapan var mıdır? Muhammed asvs’in Mekke dönemi başarısızdı, fakat Medine döneminde taktik değiştirdi ve başarıya tırmandı, diyen birileri var mı acaba?

Başarıyı sayıya dökmez isek oturup bir düşünelim, Mekke dönemi mi daha başarılı, Medine dönemi mi? Bakış ve beklentilerimize göre değişir. Şahsi kanaatim, Mekke dönemi olmasaydı, Medine döneminden bahsetmek hayalen bile mümkün olmazdı. Siz ne düşünürsünüz, bilemem.

Bayram dolayısıyla bayağı bir sayıda gençlerle oturup muhabbet etmemiz mümkün oldu. Belki bu nedenle olsa gerek, hep gençlik günlerimi hatırlıyorum bugün. Gencim, heyecanlıyım, bir şeyler yapmak istiyorum. Kendimce “doğru”larım var. Araştırıyorum, oraya buraya katılıyorum, şunu bunu okuyorum. Oturup düşünüyorum. 68 kuşağı diye bilinen dinamik bir genç grubun arasında yaratılmış bır gencim. Arkadaşlarımız var aynı yaş grubu içinde. Fikirlerimiz ayrı da olsa arkadaşız işte. İmam-Hatip öğrenciyim, fakat çevremdeki arkadaş grubu karma bir grup. İçimizde “köküne kadar milliyetçiler” var, solcu akıma kapılmış gençler var, içenler ve fakat “hayat böyle olmaması gerekir,” diye sızlananlar var, kız-erkek arkadaş peşinde koşanlar var. Yani o devrin gerçeklerinin buluştuğu grup. Ben, din eğitimi alıyor olduğunu zanneden birisi olarak aralarında bulunuyorum. Konu dönüp dolaşıp ister istemez “din”e hemen geliveriyordu o zamanlarda. Meslek peşinde koşan ve nasıl bir eş, aş, iş kuracağını konuşan ve düşünenler pek sevilmezdi. ”Renksizin teki,” ”Tam rejimin aradığı genç,” damgasını vurur, geçerdik. Varlığını hesaba bile katmazdık. Ne güzeldi o günler! Özlüyorum o günleri!

Çevremden aldığım din eleştirilerine karşı, İmam-Hatip’te öğretilenlerle hiçbir cevap veremediğimi bütün gerçekliğiyle yaşıyordum. Ve İmam-Hatip eğitiminin bana göre olmadığını genç olmama rağmen anlıyordum. Dine inanmadığını söyleyen genç arkadaşlarıma söyleyecek bir söz arıyordum. Ben inanıyordum, veya inandığımı zannediyordum. Ama hiçbir cevabım yoktu bu itiraz eden arkadaşlarıma.

Çoğu zaman sınıfta iken bile, eğer öğretmen kitapta olanı tekrar ediyor ve konuyu öğrenmeye yardımcı olacak açıklamayı yapan bir öğretmen değilse, hemen kendimi gizli bir köşeye sıkıştırıyor ve kendime göre faydalı gördüğüm kitabı okuyordum sessizce. Genç bir kafa ile çözüm arıyordum bu genç arkadaşlarımın sorularına ve sorunlarına.

Bana kim yardımcı olabilirdi? Şimdi ismini anmaya gerek yok, o zamanların en popüler yazarlarının kitabını okuyor ve bir seferinde, dini anlattığını iddia eden bir yazarın kitabını hırsımdan yırttığımı hatırlıyorum. Din anlatırken benim dine karşı olan arkadaşlarımı daha da dinsiz edecek bir şekilde din takdim ediyordu. Eğer bu kitaptaki gibi ise, ben kesinlikle bu arkadaşlarıma bir tek kelime ile bile cevap veremediğim gibi kendimin de dini reddetmesi gerekiyordu.

Bilmem başarabilecek miyim, lafı uzatmadan sadede geleyim. Nurcular diye bilenen o zamanlarda gizli gizli evlerde toplanan bir takım “garip” insanlardan bahsediliyordu. Kimmiş bu kişiler diye merak ederken yanı başımda bir Nurcu buldum. Bir de burayı deneyelim bakalım. Kimmiş bunlar?

Tehlikeli, basılırsan kodesi boylarsın. Ayıkla pirincin taşını. Ama denemeliydim. Mutlaka bir gidip görmeliydim bu insanları. Ne diyorlar, ne yapıyorlar? Göze aldım tehlikeyi ve gittim. Baktım ki, terzi Ömer abi, bakkal bilmem kim, öğretmen emeklisi (rahmetli) Mustafa abi. Anlayacağınız halk tabakasından insanlar. Olsun. Bir dinleyelim ne diyorlar. Birisi eline bir kitap alıyor ve orasından burasından okumaya başlıyor. Ben dinliyorum, “Allah Allah, bu adamlar bu söylenilenleri gerçekten anlıyorlar mı?” Hani ben Arapça falan özel ders almış, Osmanlıca eserleri okuyabilen bir kişi olarak anlıyordum da, ya bu insanlar? Okuma bitiyor, elime kalem-kağıdı alıp (iPhone’a kaydedecek halim yok ya!) hemen bu kitabın adı ne? Sayfa numarası kaç? soruyor ve kaydediyordum. Bu bölümü benim mutlaka kendim şöyle güzelce bir okumam ve anlamam lazım. Yazar, Nursi diye bilinen zat, tam da benim argümanlarını duyduğum konuların can damarına başa başa cevaplar geliştiriyor. Ama üzerinde çalışmam lazım. Oradaki insanlarla bu meseleleri tartışamadım, tartışamazdım. Onların, benim dikkatli dinleyişimden dolayı bana şefkatle muamele etmeleri yetiyordu benim için. (Bu son noktaya dikkat!) Allah onlardan razı olsun ve de rahmet etsin. Belki onların hepsi rahmet oldular şimdi.

Gel zaman git zaman, tam da yerine götürdü beni Kader: Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi. Bir taraftan dini eğitim veren, diye anılan eğitim kurumundayım (Yüksek İslam Enstitüsü, şimdiki İlahiyat Fakülteleri), diğer taraftan o zamanların meşhur ifadesiyle, komünistliğin çöreklendiği yer. “Önce Mülkiye, sonra Türkiye” sloganları hala kulaklarımda çınlar durur. (Sonradan anladım ki, bu slogan da pek tutarlı değilmiş.)

Odamdaki masanın bir kenarında Risale-i Nur Külliyatı, diğer kenarında o zaman için benim ulaşabildiğim diğer tefsirler ile meal ağırlıklı kısa tefsirler. (O zamanlarda bugünkü gibi Kur’an tercüme geleneği yaygın değildi.) Bir taraftan da dinsizliği savunanların kitapları… Mülkiye ders kitapları ayrıca hazır okunmayı bekliyor. Bırak beklesinler, şimdi ben hem meşgulüm, hem heyecanlıyım. Diğer okul için, sınav gününden bir gün önce hazırlansam yetiyor. Tam bir curcuna…

Dikkatimi bir şey çekiyordu. Risale-i Nur kesinlikle diğer tefsirler gibi hiç değildi. Yalnızca Sure sıralamasını takip etmemesiyle değil, bunun önemli olmadığını fark ediyordum. İçerik itibariyle farklı, konuyu değerlendiriş itibariyle de farklı. Diğerleri usul itibariyle Müslümanlara konuşurken, Nur Risaleleri daima “insan”a konuşuyor ve “mevcut imandan istifade etmeme” prensibini neredeyse bütün argümanlarında uyguluyordu.

Arkadaşlarımdan bir davet aldım. Deniz Gezmiş’in Siyasal Bilgiler’de “hizmet”i yürütmek üzere görevlendirdiği, Galatasaray Lisesi çıkışlı bir genç Müslümanlarla konuşmak istiyormuş. Irkçı gençleri muhatap alacak değil ya. Ne sorarsa sorsun, hangi konuyu gündeme getirirse getirsin, alacağı cevap belli: Biz Türk’üz üstünüz! Kendisine göre, dinin değerlerinin mantıksız, fakat devrimci gençlerin değer yargılarının hem çağdaş ve hem de akla uygunluğunu gösterecek. ”Dini bilgileri” de olan birisi olarak seçilmiş ve münazaraya oturmuştuk. Çevremizde gençler gerilimli ve fakat “abi”leri, “Saldırı yok,” sözünü vermişti. Emniyet Müdürü bile bu sözü vermezdi. Kendimizi güvende hissediyorduk. (Nadir rastlanan bir andı bizim için.)

Ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum fakat söyleşi sonunda, ben bu gençten daha “özgürlükçü,” daha “emekçi,” daha “camilerde takdim edilen dine karşı eleştirici” çıktığımı görünce, sallanılan her yumruğun boşa çıktığını çevremizde olanlar fark ettiler. “İnanç meselesinin körü körüne taklit değil, evrenin tanıklığı altında bir kişinin kendi özgür seçeneğiyle ulaştığı sonuç” olduğunu, bunun için özel olarak argümanlarımı getirebileceğimi ve de kendisinin argümanlarını rahatlıkla dinleyebileceğimi” de ifade ettiğimi hatırlıyorum. Risalelerden bayağı yüklü besinler almışlığın verdiği bir rahatlığı kendimde hissediyordum.

İki çıkmazın ortasında kalmıştım. İsmini hatırlamadığım bu arkadaş, benimle inanç meselelerini tartışmak üzere bir daha görüşmek için bir talepte bulunmadı. Kendisinin şaşkın bakışlarıyla ayrıldık o gün. Onun tabiriyle ben ondan daha “komünist”tim. Ondan daha güçlü argümanlar getiriyordum, emeğin hakkını savunmada, özgürlüğün insanlar için olmazsa olmaz bir hak olduğunu savunmada… Benimkisi insan fıtratının gereğiydi. Onunkisi, sosyal hayatı düzenleme esasına dayanıyordu ve yüzeysel kalıyordu. Dinin bir afyon olarak kullanılışına gösterdiğim tepkiye o da hayret etmişti. Bir dindar kişi, dinin politik güçler tarafından afyon olarak kullanılmasının bilinciydeydi! Olacak iş değildi. Haksız da değildi. Çünkü çevremdeki bazı ”dindar” arkadaşlar, “özgürlük” savunmaları için getirdiğim delilleri ‘din’e aykırı buluyorlardı. Fazla “modern” belki de. Hiç de modern değildi. ”Dindar” arkadaşlarıma savunmalarımı ayetlerle yapıyordum. Kur’an öyle öğüt vermiyor muydu?

وَقُلِ الْحَقُّ مِن رَّبِّكُمْ فَمَن شَاء فَلْيُؤْمِن وَمَن شَاء فَلْيَكْفُرْ

“Ve de ki: “Hak Rabbınizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin…” Kehf (18): 29

وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى

“Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.” Necm (53): 39

Daha bir güvenle Risaleleri incelemeye devam etme kararı almıştım. Tuttuğum yol beni çevremde daha güçlü bir pozisyona getiren bir yoldu. “Kendin çal, kendin oyna” cinsinden bir din anlayışı artık çok gerilerde kalmıştı. “Biz Müslüman bir milletiz,” sloganları gençleri ikna etmiyordu. “Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ’ etmiyor. Burhan isteriz.” (Biz bu zamanın çocuklarıyız, geleceğe hazırlanmamız gerekir. Savunulan bir düşüncenin yalnızca süslü iddialarla geçiştirilmesi zihnimizi doyurmuyor. Delil isteriz.) (Said Nursi, Muhakemat) cümlelerinden cesaret alarak, Risaleleri sorgulaya sorgulaya okumaya devam ediyordum.

Evet, eğer ben bu ihtiyacı mertçe hissederek Risalelerin önüne diz çöküp oturmasaydım, Risaleler bana hiçbir şey vermezdi, veremezdi. Risaleler bir şeyh ise, ben ona mürid olmadan bu şeyh bana hiçbir şey yapamazdı. Ben bizzat kendim ikna olmak istemeseydim, Kur’an benim için bir “dua kitabı” olmaktan veya bir imam (o zamanlar imamlık da yapıyordum) olarak meslekî bilgi kaynağı olmaktan öte bir faydası olmazdı.

Bakınız, Kur’an nasıl meseleyi can damarından yakalıyor:

وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللَّهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ

“Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah, ihsan edenlerle beraberdir.” Ankabut (29): 69

Eğer biz gayret edersek, çabalarsak Kendisine ulaşan yollarını bize gösterir Rabbimiz. Biz isteyeceğiz, O vereceğini vadediyor. Tohumu eken buğdayı biçer.

Ne ararsak onu buluruz. Eğer gönlümüzde Müslümanların yönetimi ele geçirmesi varsa, Risaleleri bulsak bile, onları, yönetime hakim olmak için bir araç olarak kullanırız. İman eğitim aracı olarak değil. Eğer, gönlümüzde, dini, hayatımızın merkezine almak varsa, bizzat kendimize mal etmek emellerimiz varsa, Kur’an bizi terbiye eder, yoksa, bir “Müslüman Hukuk kitabı” olmaktan öteye bana rehberlik yapmaz. Eğer bir insan olarak bütün insanî özelliklerimi kullanarak Rabbe ulaşmanın müridi olursam, Kur’an da benim şeyhim olur…

Evet, tencere yuvarlanır ve kapağını bulur. Tenceremize dikkat edelim. O, kapağını zaten bulacaktır. Sünnetullah böyledir:

فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلًا

“…Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” Fatir (35): 43

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens'te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın