Uhuvvet Nasıl Tesis Edilmeli?

Bir kardeşimizden aldığım emailde konu Uhuvvetin tesisi hakkında idi. Email’de Hulusi Abi’den bir hatırayı naklediyordu:

“Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir sır vereyim mi? Nur talebesinde uhuvvet ruhu gelişmezse o Nur talebesinde marifet sırrı da gelişmiyor, açılmıyor. Çünkü uhuvvet Risale-i Nurun şahsi manevisinin ruh-u manevisi hükmündedir. Uhuvvet davanın kayyum-u manasındadır. Uhuvvet ruhu çökünce Risale-i Nurun şahsi manevisine de alakadarlık noktasında gelen fuyuzat, artık gelmiyor. Risale-i Nur talebesi Risaleyi okuyor. Malumatı artıyor fakat marifeti, istikameti ve ihlası artmıyor “

Aşağıdaki mütalealarımı sizinle paylaşmak isterim:

Emailler çok meşgul ediyor. Gerçi ben hiç laubali email almıyorum, güzel bir tecrübe oluyor benim için ama, okumazsam, bittiğimi hissediyorum. Okumak en önemlisi.

“Nur talebesi”, “uhuvvet ruhu”, “Marifet sırrı”, “Risale-i Nurun şahsi manevisinin ruh-u manevisi”, “fuyuzat”, “istikamet”, “ihlas”… bunların hepsi tanım gerektiriyor. Böyle tanımlamaya muhtaç kelimelerle konuşulduğu zaman dikkatli olmak lazım. Yani, ne demektir, bunlar diye. Eline Risale-i Nur’u almış birisi okuyor. Risale-i Nur ile ilişkisini kendi şartlarında sürdürüyor. O kişinin şartlarının sizin bulunduğunuz şartlara uymadığını görüyorsunuz, veya size öyle geliyor. Sizin kendinize göre anladığınız bir “Nur talebesi” mefhumu vardır. O kişi “Nur talebesi” olabilir kendisi için. Fakat siz o kişi ile hangi “Nur hizmetini” paylaşabileceksiniz? Size göre “Nur talebesi” özelliğini sizin şartlarınıza göre taşımıyorsa eğer, ne yapacaksınız? Sizin kanaatiniz sizi bağlar. O kişiyi değil. Siz o kişi ile beraber olursanız, her hareketi, her fikri sizin kalbinizi, aklınızı tırmalayıp duracak. Ancak bir seçim zamanı gelecek de kim kime rey verecek diye tartışıldığı zaman bölünecek, kırılacak ve ayrılacaksınız. Hep öyle olagelmiş Nurculuğun tarihinde. Kalbler ittifak etmemişler ki, “uhuvvet ruhu” gelişsin. Beraber olmak zorundaymışsınız gibi hissedince, aynı hissi paylaşmayanların hizmet beraberliği “uhuvvet” değil, sahtekarlık, riyakarlıktır. O geçici bir fiziki beraberliğin ötesine geçmez.

Dikkat etmek lazım. Fiziken beraber olmak zorunda değiliz demek, “Ben haklıyım, o haksız” demek değildir. Belki de o haklı, kesin bilemezsiniz. Fakat şimdiye kadar sizin hissettiğiniz, bildiğiniz, farkettiğiniz kadarıyla onun anlayış kalıbına siz giremiyorsunuz. Yani, farklı anlayışlarınız var. Bırak arkadaşı kendi hak bildiği yerde ve istikamette çalışsın. Sana ne. Genel olarak kalb kırmadan selamlaş, dualaş, ve ısrar etme fiziken de beraber hizmet edeceğiz diye. Edemezsin, sonunda mutlaka çarpışırsın. Çatlak ses çıkar, kalb rahat değil çünkü. “Uhuvvet”, rekabet etmemekte, kırıcı olmamakta ve karşı tarafı kesin yanlış, kendini kesin doğru bilmemekte, karşı tarafın kendisine göre haklı olabileceğini teslim etmekte ve onun farklı düşüncesine ve uygulamasına saygılı olabilmektedir. Uhuvvet, fiziken aynı çatı ve kuruluş (cemaat) veya dershanede kalmak demek değildir.

Hatta, beraberliği zorunlu görmediğiniz zaman, daha rahat olursunuz ve ilişkileriniz daha rahat gelişir, anlayışlı olursunuz. Beraberliği zorunlu görünce, bir insanın sevmediği bir yemeği yemek durumunda kalışı gibi, en sonunda çıkarırsınız o yemeği. Midede durmaz o. Meşreb farklılıklarını saygı ile karşılamak lazım. Meslek ittifakı gerekir. Yani, iki kişi birbiriyle aynı anlayış içinde “Risale-i Nur talebesi” olabiliyorsa o kişilerin birlikte hizmet etmeleri, Risale müzakereleri yapmaları gerekir. Yoksa sun’i, sahte beraberlikler riyakarlık içerdikleri için devam etmezler.

Şu noktaya da dikkat etmek lazım: Yalnız ben doğruyum, benim gibi düşünmeyenler yanlış (tahtıe mesleği) diye bir tavrın içine girmek yanlıştir. (Musavvıbe mesleği) olan, ben kendi mesleğimi doğru biliyorum, diğerinin mesleği de o kişinin şartlarında kendisi, kendi kapasitesi ve ilgi alanı itibariyle kendisine doğru geliyor. Olabilir, onun mesleği ona haktır. O kişiyi kendi haline bırakıp ben kendi mesleğimin muhabbetiyle hizmetime devam ederim.

İnşaAllah, anlaşılıyordur. Kendimizi sun’i olarak “uhuvvet” fedaisi yaparsak, sonunda kusarız, fıtrî değil çünkü.

Şu linkten aşağıdaki parçayı dikkatli bir biçimde okursak birşeyler anlaşılır, inşaAllah. Meseleyi mezhep bazında değil de, bizi şimdi ilgilendiren konu bazında değerlendiriniz, lütfen.

”Bununla beraber, zaruriyat-ı diniyeyi, mesail-i cüz’iye-i fer’iye-i hilâfiyeyle mezc edip, ona tâbi gibi kılmakta büyük bir hatar vardır. Zira Musavvıbenin (1) muhalifi olan Tahtıecilerden biri der ki: “Mezhebim haktır; hatâ ihtimali var. Başka mezhep hatâdır; sevaba ihtimali var.”

Halbuki cumhur-u avam, mezhepte imtizaç etmiş olan zaruriyatı, nazariyat-ı içtihadiyeden vâzihan temyiz etmediğinden, sehven veya vehmen Tahtıeyi filcümle teşmil edebilir. Bu ise, hatar-ı azîmdir. Bence, Tahtîeci, hubb-u nefisten neşet eden inhisar zihniyeti illetiyle malûldur. Ve Kur’ân’in câmiiyetinden ve umum tabakat-ı beşere şumul-u hitabından gafletle mes’uldur.

Hem Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İslâmda lâzım olan tesanüd-u ervah, tevhid-i kulûb, tehâbbub ve teâvüne büyük rahneler açmıştır. Halbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.”
……………………………………
(1) “Dört mezhep de haktır. Füruatta hak taaddüd eder” diyenlere ilm-i usul istilahınca Musavvıbe denir.”

Biz yukarıdaki parçadaki, “Füruatta hak taaddüd eder diyenlere ilm-i usul istilahınca Musavvıbe denir” tarifini konumuz bağlamında şöyle anlıyoruz: Kişiden kişiye, Risale-i Nur’u okuyanlar veya kendilerini “Nur talebesi” bilinler arasındaki uygulama ve yaklaşım farklılıkları (füruattır) taaddüd edebilir. Yani herkes kendi meşrebine göre bir yol takip edebilir. O yol, o kişi için doğrudur. (Şafii mezhebi doğrudur, Şafii mezhebinin geliştiği ortamda bulunanlar için.) Bırak o arkadaş Şafii mezhebini takip etsin. Eğer senin şartların ve anlayışın senin için Hanefi mezhebini takip etmeyi gerektiriyorsa (senin anlayışına göre bir Nur talebesi şu şekilde olması gerekir diyorsan) sen de o yolda git ve diğerine karışma, aşağılama, yanlış yapıyor deme. Biz Musavvıbe tarzıyla hareket etmeliyiz. Kimseyi kınamamalıyız. Ama kendi mesleğimizde, mezhebimizde, kalbimizin tatmin olduğu yerde “Nur talebeliğimizi” devam ettirmeliyiz. Ne biz sun’i olarak “uhuvvet” adına kendimiz için hak olan mesleğimizden vazgeçeceğiz, ve ne de karşıdaki kişiyi kendimiz gibi olmasını bekleyeceğiz. Herkesin kendi şartlarında kendisine uygun bir “Nur talebesi” olma anlayışı vardır, saygılı olacağız. Bir teklif ile ışık gösterip bekleyebiliriz, olumlu cevap gelirse devam ederiz. Gelmezse bırakırız, yolumuza devam eder, o kişiyi de aşağılamayız, yanlış yapıyor diyemeyiz, O kişinin şartlarını bilemiyoruz.

Dikkat etmek lazımdır, ki ilk bakışta şu cümle güzelmiş gibi görünebilir: “Başka mezhep hatâdır; sevaba ihtimali var.” Halbuki, başka mezhebin, (Nur hizmetinde bulunanların takip ettiği size uymayan bir başka mesleğin) hata olduğuna nasıl karar verebiliyoruz? Onların şartlarında ne olup bittiğini bilmiyoruz, bilemeyiz. Fakat, onlar için doğru olan bir mesleği ben kendim için de doğru görmek zorunda değilim.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Kategori: Usûle Dair
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, İngiltere Durham Üniversitesi'nde İslam Araştırmaları alanında doktorasını tamamladı. Kendisi şu anda New York Şehir Üniversitesi, Queens'te Din Görevlisi olarak çalışıyor. Ayrıca, çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın