Vahye Yaklaşımımızda Usûlün Önemi

Vahyin yani Kur’an’ın en temel hedefi insanlara bir abd olarak (yani yaratıcısını tanımak üzere) bu dünyada yaşamasını öğretmektir; başka bir ifade ile iman ile kâinatla ilişki kurmanın rehberliğini yapar. Bu rehberlik bir adım sonra, sosyal bir prensip imiş gibi görünse de, hemen altında muhakkak bir iman boyutunun yani tevhide bakan yönünün olduğunu muhakkak bilmemiz ve aklımızda tutmamız gerekiyor.

Kur’an, bana tevhide (ehadiyete) dayalı iman (ubudiyyet) dersi veriyor; iyi adam olun, birbirinizle kavga etmeyin, çalıp çırpmayın şeklinde hümanizm dersi vermiyor. Çünkü vahyin hedefi tevhiddir ve vahiy, tanım gereği semavidir yani arzdan bizim bulabileceğimiz prensipleri bize söylemek için var olmuş olamaz.

Dikkat çekmek üzere tekrar edecek olursak; Kur’an yani âlemlerin Rabbinin konuşması “iyi” insan olmanın dersini vermez. Bunun anlamı, “kötü insan olmanın dersini verir” değildir ya da o rehberliği takip ettiğimizde iyi insan olmayacağız anlamına da gelmez bu.

Peki, bunun anlamı nedir? Anlamı şu: Allah adına yaşayarak yani abd olduğumuzun farkında vardıktan sonra iyi insan olmak. Bu çok önemli. İlk bakışta bir diğerinden pek farkı yok imiş gelebilir ama tamamıyla farklı şeyler bu ikisi.

İman ve amel ilişkisi bağlamında düşünecek olursak, mesele iyilik yapmak değil, Allah adına iyilik yapmaktır. Çünkü kâfir bir insan da örneğin bir fakire yardımda bulunabilir. Ama iyiliği sahiplendiğinden kaybeder.

Bu sebeple, vahiyde geçen iyilik derslerini muhakkak iman ekseninden değerlendirmemiz gerekiyor. Değilse, vahyin diğer iyilik tavsiyesinde bulunanlarla arasında bir fark kalmaz ki bu ciddi bir problemdir.

Örneğin, şöyle diyor birçok insan: Gandi de sabredip yalan söylememeyi önerdi; Müslümanlar da aynı şeyi söylüyorlar. Demek ki bu tavsiyenin altında aynı prensip var. Ha Gandi, ha Hz. Muhammed.

Hatta Gandi’yi bırakın, laik ve materyalist sistemler bile insanların “iyi” olmaları için öğütte bulunuyorlar. Öyle değil mi? O zaman fark nerede? Yani hak nerede? Bu anlamda “iyi insan” olmak için İslamiyet’e gerek yok ki!

Yukarıdaki cümle ile bağlantısını kurayım şimdi; yetimin hakkını gözetmek, aç ve zayıfı korumak için İslamiyet şart değil ki!  Bir kâfir de sokakta aç bir köpek görse ona yemek verir–insaniyetini bütün bütün kaybetmemişse eğer.

İslamiyet dini, elbette bize bu iyilikleri yapmayı sonuç verdirir ammaaa büyük bir farkla; biz bunları, abd yani yaratılmış olduğumuz gerçeğini anlamada kullanmak üzere yapacağız.

Zâriyât, 51:57’de Cenab-ı Hak şöyle söylüyor: “Ben onlardan bir rızık istemiyorum; Beni doyurmalarını da istemiyorum.”

Bunu anlamı nedir? Kimse Allah’ı doyurma iddiasında olmadığına göre, Allah niye diyor ki “beni doyurmayın, bana rızık vermeyin” diye? Bu dünyadaki yaratılışta rızık kazanırken ve onu hem kendinize hem de başkalarına verip onları doyururken, Allah yaratılışta bir şeyleri eksik yaptı da onları şimdi ben kapatıyorum şeklinde bir anlayış ile insanlara yardım etmeyin demek için böyle diyor ayet.

Yani fakir bir insan gördüğümüzde, ona yemek verme ihtiyacını bize hissettireni tanıma amacı için kalkıp o kişiye yemek vereceğiz. Şöyle düşüneceğiz örneğin: “Yaratıcım benim ne kadar merhametli ki bana bu acıma hissini vermiş; ben de bu adama yemek verme ihtiyacı hissediyorum.”

İnsan olarak ben soyut olan bir şeyi somut hale gelmeden anlayamam. Rahmeti anlamam için, kendi dünyamda onun müşahhas örneklerini görüp yaşamam lazım. İşte bu fakir adam da bana böyle bir dersi vermek üzere sebep olarak yaratılmış. Allah ondan razı olsun. Allah’ıma da şükürler olsun ki, beni kullanarak bu fakir adama hizmet ettiriyor ki O’nu ve merhametini tanıyabileyim. Ne kadar memnun oldum şimdi Onun bir esma-i hüsnasını tanıma imkânı bana verildiği için. Yaratıcı ne kadar merhametli ve ne kadar da müdebbir… La rahmete illa hu… La müdebbire illa hu…

Bu anlayış yani bu imanî bakış açısı olmadıktan sonra istediğimiz kadar fakir fukara doyuralım, nafile. O yüzden Allah diyor ya “beni doyurmaya kalkmayın” diye. “Ben arada birisinin rızkını atladığım için değil, size bir ders vermek için açlık var bu dünyada.” Ne fevkalade bir fark? İşte, mütekellim-i ezeli ve Rabbul Âlemin bu şekilde konuşur ve ders verir. Onun bu dersini biz sadece insanlara yardım etmek olarak algılarsak, mesaja büyük haksızlık etmiş oluruz, hümanist ve deist insanlar olmaya doğru gideriz. Yani bize abd olma dersi veren bir kaynağı, hümanist, yani insancıl, yani yardımsever olmayı öğütleyen adeta Konfüçyüs gibi bilge dersler veren bir kitap derekesine indiririz ki, vahyin vahiy olma özelliği kalkar böyle olunca da. O zaman vahye ve peygambere gerek yok, biz bunları kendimiz biliyoruz zaten diyen deistler haline geliriz ve de gelmişiz bir parça– biz farkında olmasak da…

Bu sebepledir ki, Hucurât suresindeki “mü’minler kardeştir” ayetine (Hucurat, 49:10), “Müslüman toplumların sosyal hayatını tanzim eden bir prensip koyuyor ortaya” şeklinde yorum getiren bir Risale talebesinin yazısını okuduğumda ciddi rahatsızlık duymuştum. Vahiy, onu da içermekle birlikte en başta hedef olarak işin daima imanî boyutunun yani abd olma boyutunun dersini verir. Onu atlayıp hümanist yaklaşımlara düşme hatasından azami derecede çekinmemiz lazım diye düşünüyorum.

Buradaki tehlike şu ki, insan fıtratı gereği, iyilik yapmak üzere ve iyiliği sevmek üzere kodlandığından, bu tür ayetleri iyilik yapın şeklinde yorumlayanların nerede hata yaptığını görmede zorlanıyor. “Ne yani, şimdi fakire fukara yardım etmeyecek miyiz; bizim dinimiz onlara yardım edin demez mi canım” şeklinde bir tepki ile karşılık veriyorlar. Çok dikkat etmek lazım.

Hümanizm ve deizm ile hakiki tevhid arasında dikkat edilmezse böyle bir ince çizgi var ama işin bu boyutuna dikkat edecek şekilde kendimizi yetiştirirsek o çizginin ince değil epey bir kalın olduğunun ve tehlikeli bir yöne gittiğinin farkına varabiliriz.

Sonuç olarak, Duhâ suresindeki, “biz seni yetim olarak bulup koruyup gözetmedik mi” manasındaki ayetleri, Peygamber anasız babasız büyüdüğü için, Allah ona yardım etmiş, burada da ondan bahsediyor şeklinde anlamayalım inşallah. Dünyevi anlamdaki yetimlikten bahsetmez Kur’an.

4M (Mütekellim-kim demiş; Muhatap -kime demiş; Maksat -hangi maksatla demiş; Makam -hangi makamda demiş) prensipleri işte bu açıdan çok önemli; kim, kime, ne için ve ne makamda konuşuyor. Değilse, peygamberi, bir guru raddesine indiririz ki biz bunun hep yapıyoruz.

Rasulallah (s.) diyor ki örneğin, “Kıyametin koptuğunu görseniz de elinizdeki fidanı dikin.” Sonra bu 4M’in farkında olmayanlar, “aaa, peygamber etrafı yeşillendirmemizi istiyormuş” diye Orman İşleri Müdürlüğünün önüne yazıp asıyor bunu. Aynen ikra (Oku) ayetinde olduğu gibi.

Peygamber, iman yani abd olma dersi verir; etrafı yeşillendirmeyi biz zaten kendi kendimize de akıl ederiz; bunun için gaybdan bir bilgi gelmesine gerek yok bize. Dolayısı ile Bakara, 2:151 (Nitekim ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik.) ayeti bu yüzden çok önemli. “Siz bu dünyayı bilirsiniz; gaybı bilmezsiniz. Bu dünyada yaşarken gayb ile iletişim kuracak şekilde size bir rehberlik var” demektir Kur’an’da..

Bir başka örnek:

Mesela, çalıp çırpmamak, semavi bir mesaj değildir. Onu, seküler olan ateistler de buluyor zaten ==> yani arzî bir mesajdır bu. Yani çalmayın demek için gökten inen bir dine ihtiyaç yok.

Müslüman adam da çalmaz ve hırsızlık yapmaz ancak bunu bir şekilde, öyle ya da böyle ehadiyyete dayalı ubudiyyet şuuru ile birleştirmesi gerek.. Değilse, hümanist olur çıkar; dindar olamaz.

Bu bağlamda, sadece “Allah emrettiği için ben hırsızlık yapmıyorum” denmesini ben yeterli bulmuyorum. O zaman, diğeri de diyor ki “ben de yasalar emrettiği için hırsızlık yapmıyorum.” Ne farkı var? Yani biri diğerinden neden daha üstün? Neden bu hak ama diğeri değil?

“Ben emri, Allah’tan alıyorum, sen ise hâkimden/polisten alıyorsun” gibi bir yaklaşımı çok çocukça buluyorum ben. Bence böyle bir rasyonel olmaz ya da olmamalı. Böyle dindar olunmaz; dine böyle uyulmaz.

Evet, biz Allah yasakladığı için hırsızlık yapmıyoruz ama onun altındaki anlam arka fonumuz çok zengin bir söyleme dayanıyor. Yani, mesela, ben madem yaratılmışım, demek ki hiç bir şeye sahip değilim. Hiç bir şeye sahip olmadığımı ve her şeyin Onun mülkü olduğunu anlıyorum. Bu dünyadaki bana verilenler de mecazi olarak bana verilip elimden alınıyor — taa ki O’nu tanıyabileyim.

Ve bu hırsızlık mevhumu, bu dünyada bana, O’ndan yani O’nun mülkünden çalınmasının neden yanlış olduğunu hakkalyakin bildirmek için var. Ben örneğin, bir eşyamı çaldırdığımda anlıyorum ki bu çok yanlış bir şey. İçimde hissettiğim o sıkıntıyı, o hissi bana vereni tanımak üzere kullanıyorum ve diyorum ki, “ben ki, bu eşyanın mecazi sahibi idim ve buna rağmen, benden çalınması karşısında nasıl sinirlendim, bu işin yanlış bir şey olduğunu anladım.” Haa demek ki, eşyayı asıl sahibinden çalmak da ne kadar kötü bir şeymiş. Demek ki, ben hayatımda bir abd olarak, O’ndan çalmamam lazım; O’nun malını O’nun adına kullanmam lazımmış; değilse bu tecrübe ettiğim hırsızlık gibi çok kötü bir iş yapmış olurum… ila ahir şeklinde bir okuma (ikra) çalışması yapmam gerek.

Değilse, kuru kuru bir ceza hukuku takip edermiş gibi, “hırsızlık haram çünkü Allah çalma dedi” şeklinde bir tavrı ben çok yanlış ve çok eksik buluyorum. Dinin mesajı arada kaybolup gidiyor ( = Dinin mesajı tevhiddir, hümanizm değildir.) Ondan sonra, ateistler de haklı olarak çıkıp bize diyorlar ki: “Ben Tanrı olmadan da iyi bir insan olabilirim”.

Diyeceğim şu: ayetleri her zaman ve bila istisna, tevhid mesajı veriyor diye okumam lazım; hadisleri de öyle. Aksini yaparsam, mesela, peygamber “dişlerinizi fırçalayın, temiz insan olun” diyen bir hijyen uzmanına döner benim hayatımda. Ağzınız pis olmasın, üstünüzü başınızı yıkayın, temiz adam olun demek için koskoca peygamber göndermeye ne gerek var? Temiz olmak arzî bir tutumdur; onun için semavi bir dine gerek yok.

Özetin özeti: ayet ve hadisler, bize tevhide dayalı ubudiyyet=iman dersi vemek için vardırlar. Ona göre okunmalılar.

Email this to someoneShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+
Mehmet Ali Akgün

Yazar Hakkında:

Dini, insanın kendi gerçeği olarak tanımlamayı doğru buluyorum; dolayısıyla din ve getirmiş olduğu her türlü tanım, hayatın üzerine ekstradan konulan aksesuarlar değil, aksine, olmazsa olmaz kavramlardır demek çok insani bir tavır ve bana çok tatmin edici geliyor. Hal böyle iken, İslamiyet'i de insanın kendi gerçeğini teslim etmesi olarak tarif etmek mümkün. Böylece dinin neden fıtrat dini olduğu ortaya çıkıyor. Bu bağlamda yapılan "dini" sohbetlerden hoşlanan birisi olarak katıldığım ortamlarda dikkatimi çeken bazı noktaları bu sitede ilgilenenlerin dikkatine sunmaya çalışacağım. İnşallah yararlı olur. Diğer yazıları için tıklayın.

3 Yorum - "Vahye Yaklaşımımızda Usûlün Önemi"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. yusuf dedi ki:

    Vurguladığınız usul çok önemli. Dini hükümlerin kaynağı nedir? sorusuna – mesela- ”İnsanlar arasında adaleti sağlamaktır. ” şeklinde cevap verip olayın rabb ile bağlantısını kuramazsam daha üst noktadaki Rabbi tanıma hedefini ıskalarsam sizin de işaret ettiğiniz gibi dini dünyevileştirmiş oluyorum. Dünyadan aradığını bulamayıp bıkmış olanlar yutmuyorlar bu zokayı ve ”Bu da dünya aşığı , dünyayı bize din diye yutturmaya çalışıyor” diyorlar. Hatta diyorlar ki ”Bu adam din adına çok cinayetler işler çünkü ahiret diye bir ütopyası var ve Allah’ın kendi yanında olduğuna inanıyor” Yapılacak en faydalı çalışma açıkladığınız usulun önemini vurgulamak. Siz hep bunu yapıyorsunuz. Allah razı olsun sizlerden.Çalışmalarınızı bereketlendirsin.  

  2. tuna dedi ki:

    Çok güzel bir örnek hırsızlık örneği ve hiç bu bakış açısı ile bakmamıştım. Siteye eklenen her yazı hayretimi arttırıyor. Daha fazla örnek verilirse anlamayı pekiştireceği kanaatindeyim. Neden diş fırçalamak mesela; onun arzi olmayan abd boyutuna ulaşamadım :(

  3. harun dedi ki:

    Kurani anlamada benim gibi düşünen birini görmek beni çok mutlu etti. Dinimizin emirleri ene aynedarlik ve enâniyetin ne olduğu anlasilmadan asla anlaşılamayacaği kanaatindeyim.evet ne kuran ne de Resûlullah doğrudan dünyayı kasdederek bir şey asla soylememistir. Zira dünyanın sineği kanadı kadar kıymeti yok deyip dönüp dünya işlerinden bahsetmek çok abes düşüyor kuran böyle olamaz bahisler örnekler dünyadan ama kasıt aynedarlıkla tevhid ve imandir. Yazınızdan dolayi sizi tebrik ederim hamd(övgü) ise size bu yazıyı yazdıran rabbimedir. 

Fikrinizi Paylaşın