Akıl ile kalb arasında açılan berzahî yola dair

Soru: Üstad, Mesnevi-i Nuriyenin Katre Risalesinde şöyle diyor:

“Kâh yerde, kâh gökte, kâh minarenin dibinde, kâh minarenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünkü, tâkib ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akla inip çıkmaktan bîzar olmuştum.

Burada neden bizar olmuştum diyor? Bu zor bir usuldür mü demek istiyor?

Cevap: Yukarıdaki parçanın sonunda bir dua var:

اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ نُورًا لِعُقُولِنَا وَقُلُوبِنَا وَاَرْوَاحِنَا وَمُرْشِدًا لاَنْفُسِنَا اٰمِينَ اٰمِينَ
Allah’ım, Kur’ân’ı akıllarımıza, kalblerimize, ruhlarımıza nur ve nefislerimize de mürşid eyle.

Buradan anlaşılıyor ki, akıl, kalb ve ruh nur istiyor ama nefis mürşid istiyor. Kur’an hepsine birden malzeme veriyor. Gerçekten Kur’an’a genel olarak baktığımızda bazı yerlerde kainattaki yaratılışın örnekleri veriliyor ve burada tamamen aklî deliller naklediliyor. Bu aklî deliller, nefsi irşat içindir. Çünkü nefis ancak sebep-sonuç ilişkisi içinde gezer ve buradan bir sonuç çıkarır. Nefsin meyli de, sebebleri sonuçlara bağlayarak değerlendirmektir.

Gerek Kur’an ve gerekse Risale bu bağlama işleminin hakikati olmadığını sergileyen deliller getirir, ta ki nefis irşat olsun. Bu delilleri değerlendirecek olan ise yine akıldır. “Akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur.” derken, aklın ulaştığı sonuca göre nefis tavır takınır anlamındadır. Eğer bir kişi aklen ikna olmamış ise, nefis çok sever bu durumu ve hemen yatay ilişkiler içerisinde varlık alemini yorumlayıp, kendisi üzerinde hakim, tabi olunması gereken bir Kaynak, Sahip ya da otorite tanımak istemez. Serbestçe dünya ile ilişki kurup, kendi otoritesini kurmak ister. Nefis bu görevi ifa etmek üzere var edilmiştir.

Nefsin bu tavrına karşı eğer insan aklen ikna olduğu delilleri nefsin önüne sermezse, eninde sonunda nefis hakimiyeti ele geçirir ve insani kendine (nefse) tabi olacak tercihlerle başbaşa bırakır. Kur’an, insanı bu gerçeği olmayan durumdan kurtarmak için maddi alemden deliller gösterir ve insani nefsine değil de kainatın gerçek Sahibine tabi olmak gerektiğine ikna eder. Dinlemeyi tercih eden kişinin iradesine bağlı olarak ikna olur veya duymamazlıktan gelir ve karşı argümanı desteklemek için bahaneler uydurur.

Eğer nefis irşad olsa, o takdirde insan rahat bir şekilde, aklıyla, kalbiyle, ruhuyla yani diğer insanî özellikleriyle başbaşa kalıp gayet rahat bir şekilde Sahibini tanır, Ona müracaat eder, her verilenin Ondan olduğunu farkeder. Dolayısıyla yalnız Ona minnettar olur yani Ona ibadet eder.

Çünkü hem akıl, hem kalb ve hem de ruh (Yani maddi yönümüz değil de insaniyetimiz) ebedî taleplerinin, varlık verilmekten başka kendisine ait hiçbir şeye sahip olmayan maddeyi kendisine mabud edinemez. Onları gerçek Sahibim diye tanıyamaz, kabul edemezler.

İnsan, kendi maddesini yani bedenini kendisinin asli ve esası zannederse eğer, beden çevresiyle maddî ilişkiler kurmak zorunda olduğu için ve maddî ilişkiler de hep sebep-sonuç ilişkisi içerisinde yaratıldığından dolayı hemen nefsin delil bulma alanına giriverir. Ve de sonunda nefsin teklif ettiği sonucu onaylayıverir. “Herşey maddî ilişkilerden ibarettir; onların bir Kasıtlı Yaratıcısı ve Sahibi falan yoktur” demeye gelen tavrın içine düşüverir.

Nefis de bir başkasına ait olduğunu falan görmek istemediğinden, kendi özgür davranışını sürdürmek ister. “Ben kendim varım. Başkasına falan tabi olmak zorunda değilim” deyiverir. Nefsin görevi de budur. Kur’an bu hali Şeytan diye tanımlar.

Nefis veya şeytan, insana böyle bir teklif ile gelme özelliğinde yaratılmıştır. İnsan, iradesiyle bu teklifin doğru olup olmadığını araştırmak ve soruşturmak durumundadır. Akıl, bu teklifin yanlışlığını kavrayacak kapasitededir. Vahiy, bu anlamda aklı destekler ve nefsin iddialarının yersiz olduğunu bildirir. Akıl, bu ikisi arasındaki farkı farkedecek özelliktedir. Fakat insan iradesi serbest olduğu için, eğer nefsin teklifini onaylama meylini tercih ederse, aklın sunduğu delilleri ya görmemezlikten gelir veya bahanelerle kendisini gerçeklere karşı kör eder. Kur’an bu konuda açık ifadeler kullanır. “Bu dünyada kör olan yeni yaratılışta da kör olarak yaratılacaktır,” der.

Şimdi sorumuza dönelim. Neden “bizar” öldüğünü söylüyor? İnsan bu dünyada bedeniyle birlikte yaratılıyor ve beden bu dünyanın maddesi ile ilişki kurmaya muhtaç. Yani, yiyecek, içecek, nefes alacak, görecek, işitecek vs. Bütün bunlar için havaya, suya, ışığa, yiyeceklere muhtaç. Bunlar da hep maddi cinsten. Ve de beden bunlara maddeten muhtaç. Yemezse, içmezse, gözü olmazsa, kulağı çalışmazsa bu ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Bir noktadan bakınca insanın ihtiyaçlarını karşılayan maddenin kendisi gibi görünüyor. Bu ilişkileri kurmaya mecbur olan insan, eğer insaniyetinin diğer elamanlarını kullanmayı tercih etmezse (İRADE), varlık alemini bu ilişkilerden ibaret görüverir ve tam da nefsin görevini yerine getirmesine imkan verir. Fakat, eğer insan diğer aletlerini görevlendirmeyi yani insaniyetini devreye sokmayı tercih ederse (İRADE), o takdirde akıl ve insanî duyguların hepsi maddenin bizzat kendisinin bu gördüğümüz sonuçları ortaya koyacak bir özelliği yok olduğunu çok rahat bir şekilde anlayabilir. Bu durumda, yine insan aklı, duyguları (kalbi) ve ruhu (insaniyeti) “Öyleyse bu maddi varlık aleminin varlık Kaynağı nedir ya?” diye araştırmaya girer. Gerek Kur’an ve gerekse Risale gibi eserler, insana bu kaynağın mutlak olan bir Yaratıcı olduğunu hatırlatır. Çünkü insan fıtratı zaten böyle bir varlık olması gerektiğini kavrayacak kabiliyette yaratılmış – şu çocukluktan beri duyduğumuz Kâlu Belâ ifadesinde belirtildiği gibi insan bunu tasdik edecek bir fıtratta yaratılmıştır. Bu gidiş gelişler önemlidir.

Said Nursi’nin Katre Risalesini yazdığı dönem, ne Eski Said, ve ne de Yeni Said dönemidir. Eski Said’den Yeni Said’e geçiş dönemidir — 1911-1921 arası. O zamanın şartlarında içinde bulunduğu toplumda entellektüel kesim arasında yoğun bir materyalizm ve naturalizm akımı vardı. İnsanlar bu akımların felsefi tabanını bilmeseler bile, kurulmak üzere olan Cumhuriyet rejiminin mimarları bu akımların takipçileri ve amansız uygulayıcılarıydılar. Rejimin kurucuları aslında İstanbul’daki meclisi temsil eden paşalardı. Yani, İttihat Terakkicilerdir. Sonradan onlar gibi düşünen generallerin emri altında olan Selanikteki ordunun İstanbul’a inişi ile ihtilal gerçekleştirilmiş, İstanbul yönetimi ele geçirilmiş ve padişah bir kukla durumuna sokulmuştu. Bu elemanlar, Anadoluya inmiş ve işgal edilen bölgeleri işgalcilerden temizleme görevini üstlendiklerini ilan ederek politik kimliği olmayan mollaları, şeyhleri, ağaları kandırarak kendilerine yardıma ikna etmişlerdi. (Daha önceki yazımda bu politik kimliğin neden çok önemli olduğunu vurgulamıştım.)

Said Nursi bu dönemde iki arada bir derede kaldı. Yalnızca aklı ikna eden delillerle muhatap olsa, materyalist görüşü reddeder bir pozisyon sunmuş olacaktı; ama insan sadeceakıldan ibaret değil. Nefis, kalb ve ruh (insanî değerlerin tümü) dinlenmeli. Bir taraftan, nefsin teklifine karşı, aklî analizlerle madde aleminin delillerini kullanarak ondan gelen teklifleri reddetmesi gerektiğni biliyordu. Bunu yapabilmek için de sebep-sonuç ilişkilerini analiz etmesi ve dolayısıyla maddeyle uğraşması gerekiyordu. Nakledilen metinde geçen minare dibi, ateş, yer, ve bunların değerlendirilmesinde kullanılan akıl, bu anlamda birinci grubu teşkil eder.

Diğer taraftan da, insaniyetini kullanmak zorunda olduğunu bildiği için –metindeki nur, gök, minare şerefesi, kalb gibi ifadelerin temsil ettiği ikinci grup– bu insanı özellikleri de dinliyordu. Birinci gruptakilerle meşgul olurken ikinci grup araya giriyor, teklifler getiriyor, birinci grubun iddialarının yersizliğini gösteriyordu– çünkü ruh, gerçeği tanıyacak niteliktedir. Birinci gruba cevap yetiştirmek için maddi aleme inip orada tahliller yaparken ikinci gruptaki özellikler ihmal edildiklerini anlıyorlar ve Said Nursi’nin bu sefer de oraya çıkması gerekiyordu.

İrade serbest olarak seçer. Fakat eğer irade belli bir kasıt altında çalışmaya zorlanmazsa, her iki grubun da tekliflerini analiz etmede insanî özellikleri istihdam eder. Said Nursi, kendisini şartlandırmadan bir sonuca ulaşmak gerektiğini bildiği için, tercihini her iki tarafın da tekliflerine açık olarak tahlil ediyordu. Bu hal de, bir maddi aleme yani sebep-sonuç ilişkisine dönüp bakmayı, bir taraftan da insanî özelliklerden akıl, kalb ve ruhun yapılan analizlere nasıl tepki verdiklerini dinlemesini gerektiriyordu. Ta ki toplumda yaygın hale gelmek üzere olan materyalist anlayışın yanlışlığını sergileyebilsin. O zamanın entellektüelleri arasında yaygın olan ve 1923’lerde iktidarı ele geçirerek devlet otoritesiyle halka diretilecek olan felsefi akıma karşı bir panzehir üretmeye çalışıyordu. Hiç de kolay bir iş değil.

Bu işin zorluğundan dolayı olsa gerek, birçok insan ya materyalizmi tutturup savunuyor ve ona göre yaşıyor; ya da “Allah olması lazım; dolayısıyle din doğrudur; dini görevlerini yap. Bu arada geleceğini garanti altına almayı da unutma; o kadar da fazla düşünüp taşınmaya gerek yok” diyorlar. Bu iki tavır da, kolaya kaçmaktır. Her ikisinde de, gerekçelerini tam onaylayacak bir tahlil yapılmadığı için, takliden hayatlarına devam etme durumundalar. Dolayısı ile, yeni neslin sorularına cevap verme konumunda değiller ikisi de.

Materyalist yolu seçenler, ehl-i dünya olarak yaşayıp gidiyorlar. Bir Yaratıcı olmalı diyenler de, hem dini takip ediyorlar ama ikna olmadıkları için de pratik hayatlarında yine ehl-i dünya olarak yaşıyorlar – politik kimlikleri yoktan kasıt. Ancak kendilerini dindar bildikleri için ehl-i dünya olduklarının farkında değiller. Çünkü iradeleriyle bir araştırma ve sorgulama zahmetine girmemeyi tercih etmişler.

Şu ayete dikkat etmemiz lazım. Geleneksel olarak münafıklardan bahsediyor deyip ayetin genel kapsamlı oluşunu göz ardı ediyoruz. Halbuki ayet insanlar diyor — münafık değil.

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ
2:8 İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır.

يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُم وَمَا يَشْعُرُونَ
2:9 Bunlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.

Kolay yolu seçenler gibi yapmamayı kendisine prensip edinmiş olan Said Nursi, bu dönemin şartlarına göre bayağı zor bir işi üstlendiğini söylüyor. Her defasında, insaniyetiyle ulaştığı sonuca materyalist görüş nasıl bir itiraz getiriyor diye dönüp bakmak zorunda kalıyor. Cevap için ise, tekrar insaniyete dönüp onların sunduğu gerekçelere dikkat ediyor. Yani bir minare tepesi (ruhu ve kalbi) dinliyor, bir minare dibi (maddi ilişkiler ve sebep-sonuç) tahlilini yapmak zorunda kalıyor.

Müceddid olmak kolay bir iş değil; özellikle öyle karmaşıklık ve cehalet zamanında — Müslüman olduğunu iddia eden bir toplumdan, laik olduğunu direten bir topluma geçiş döneminde. Halkın kendisini dindar bildiği ama aslında ehl-i dünya olarak yaşadıkları bir zamanda. Materyalist ve dünyevileşme meyline karşı tavır tercih edenlere malzeme temin etmekle görevli olduğu için bu zahmetlerin hepsine katlanmak zorunda. Sonunda Risale-i Nur’u kaleme alacak rahatlıkta bir dinginliğe ulaşıyor (1924.)

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest
Kategori: Usûle Dair, Yazılar
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens'te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir. Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın