Bir Kur’an okuması denemesi

Ha-mim de daha önce yayınlanan Kureyş süresi üzerine bir müzakereden anladıklarımı ve de yine Ha-mim’deki kayıtlar bölümünde bulunan Muhakemat derslerinin Kur’an çalışma usulü üzerine olan yorumlarından anladıklarımı kendi ifadelerimle kaleme almak istedim. Bilinenin tekrarı olacak sizler için, fakat kendi adıma bu derlemeyi faydalı buldum. Belki bakmak isteyen birileri olur diye paylaşıyorum.
Kureyş suresinden anladıklarımı  yazmadan önce, Kur’an okuma usulüne dair bir şeyi hatırlayalım: Kur’anı okurken dikkat etmemiz gereken noktaları üstad şöyle sıralar: “Kim konuşuyor? Kime konuşuyor? Ne konuşuyor? Hangi makamda konuşuyor?“. Ve der ki, “sadece “ne” konuşulduğuna, yani kelamın kendisine bakıp oyalanma. Kelamı incelerken bu dördüne birden bakman lazım”.

Şimdi, Kur’anda konuşan KİMdir? Bu sorunun cevabını ömrümüz oldukça genişletmeyi nasip etsin Rabbim. Şimdilik üstün körü bir tanım yapalım maksadımıza hizmet etmesi için: Kur’anda konuşan,
-kainatı an be an yaratmakta olan,
-kainat kitabında “sessiz ayetleri ile” konuşan,
-ve insana “lisan” diye bir iletişim aracı vermiş olup da insana o “lisan” ile elbette konuşacak olan,
-zaman ve mekan ile hiç bir şekilde mukayyet olmayan “Mütekellim-i EZELİ”dir.

Mütekellim-i Ezeli olması çok önemli. Bunu biraz açalım. Mesela ben bu maili sana özel olarak yazıyorum. Bu mailin muhatapları içinde, senin deden de olsa idi, ona göre, onun anlayacağı bir dil de kullanmam icap ederdi. Ama ben, üniversite mezunu bir insanı nazara alarak, artı senin içinde bulunduğun durumu, bugünlerde düşündüğün mevzuyu vs nazara alıp yazıyorum. Çünkü senin şu anki halinden haberdarım. Ve sen de benim mailimi okurken, “Himm, acaba Yusuf bu satırla ne demek istemiş, bunu burda dediğine göre benim bu mesajından birşeyler alacağımı düşünmüş” tarzı bir araştırmaya gidersin, şayet benim hikmetsiz biri olduğumu düşünmüyorsan.

Şimdi, Kur’an da konuşan Zat, kainatın şehadeti altında sonsuz hikmet sahibi biri. O halde konuşurken boş konuşmayacak.
Bunun yanında, konuşan Zat zamanla da mukayyed değil. Yani ben bu maili nasıl ki sana şu anda yazıyorum, ve şu andaki ihtiyacına göre yazıyorum, anlaman için seninle konuşuyorum. O Mütekellim-i Ezeli de bizimle aynı şekilde şu anda konuşuyor. Yani zamanın ötesinde, benim Kur’ana muhatap olduğum şu anda benimle konuşuyor. O yüzden, Kur’anı anlarken, vahyi tarihsel konteksine gömmek, mana sadece budur demek, yada manayı hep o tarihin sahneleri arasında aramak, vahiyde konuşanın kim olduğunu tam olarak incelememekten kaynaklanan ve dikkat etmemiz gereken bir durum.

Kelam-ı Ezeliyi incelerken, KİME konuşuyor dediğimizde de karşımıza “insan” çıkıyor. Kainat içinde, şuuru ve aklı olan, etrafta ne olup bittiğini anlayabilen, türlü teçhizatla donatılmış, sair mahlukat üstünde tasarrufta bulunabilen bir “insan”. Özelde de muhatap bizzat BENim. O yüzden, biz bir ayete muhatap olurken, “Şimdi burada Rabbim bana ne diyor?” diye sormamız lazım. Çünkü, madem o hikmetli bir Zat, bana benim şartlarımda, anlamam için konuşuyor. O halde BANA şu anda nediyor, onu anlamaya çalışmam lazım.

al-quranKelamın NE konuştuğu, dil ile anladığımız bir şey. Yani benim günlük kullandığım konuşma dili ile konuşulmuş. Mütekellim-i Ezeli bana benim şartlarımda konuşmuş, ve bana benim bilmediğimden, yani bana GAYB olandan haber veriyor. O yüzden de temsiller ile konuşacak. Nasıl yani? Mesela, biri bana hiç yememiş olduğum “papaya” meyvesini tarif edecek olsun. Anlatıyor: “tadı hafif olgunlaşmışken kabak ve mango karışımı bir tat. Şekli kavun ile karpuz arasında bir şey. Ortasında mercimeğe benzeyen çekirdekleri var vs vs.” Yani, bilmediğimi bana bildiklerim ile anlatıyor, “temsil” veriyor. Ben de Kur’ana, yani Kelam-ı Ezeli’ye aynı şekilde muhatap olmalıyım. Kur’an bana mesela meleklerden bahsederken, kanatlarından anlatırken, benim bunu temsil olarak alıp “bildiğim kanat ne işe yarar? Kur’an bana bu temsili vermekle meleklerin hangi yönünü izah etmeye çalışıyor olabilir?” diye sormam lazım.

HANGİ MAKAMDA konuşulduğu mevzusuna gelince, aklıma şunlar geliyor: Kur’an bana Rabbimi, arzın Rabbini, arzın Halık’ini ila ahir tanıtmak için yapılan bir rehberlik konuşmasıdır. O yüzden, Kur’ana kulak verirken, beni Yaratıcıya ulaştıracak manalara dikkat edeceğim. Kur’andan “semavi” manalar devşirmeye çalışacağım, “arzi” manalar değil. Sudan bahseden bir ayet görürsem, bunun ile bana Rabbimi nasıl tanıttığını anlamaya çabalayacağım. Kur’anın kainattan bahsederken, kainattan kainat hesabına değil de kainatın yaratıcısı hesabına bahsedeceğini göz önünde bulunduracağım. Kur’an bana “güneş döner” diyorsa, ben bundan nizam ile güneşi döndüren Zat’a olan delaletine işaret etmesini anlayacağım. Yoksa güneşin kendi ekseni etrafındaki dönüşünün hızını o ayetten çıkarmaya çalışmak ile uğraşmayacağım, zira bu Kur’anın esas maksadı değil.

Mevzu üzerinde derinlemesine bir ömür boyu çalışmayı gerektiren bir mevzu. Burda sadece aklıma gelen birkaç maddeyi sıralayayım dedim.

Simdi gelelim Kureyş  süresine:
“لِإِيلَافِ قُرَيْشٍ”: Kureyşin  ülfet etmesi(alışması) için
Kimdir “Kureyş “? Mekkede hala yaşamakta olan bir kabile. İyi de, ayet madem onlara hitap ediyor, Rabbim benimle olan konuşmasının içinde niye zikretmiş ki onları. Bu beni bizzat ilgilendiren birşey olmalı, yoksa O sonsuz hikmet sahibi olan Mütekellim-i Ezeli, benimle olan konuşmasında ilgisiz birşey söylemekle israf-i kelam etmezdi. Ben burda Kureyş  “insan” ve de özelde “ben” olarak anlıyorum. Ki, ülfetliklerim, birşeylere alıştırılmam, birşeylerin bana kolaylaşıtırılması, ancak O’nun bana birşeyleri kolaylaştırması ile oluyor(muş). Öyle değil mi? Önceleri çok zorlandığım, bana çok ters gelen öyle şeyler var ki, bakıyorum zaman içinde benim için refleks oluvermiş. “alıştım” yada “öğrendim” diyorum. Bu sözlerle neyi ifade ettiğimin farkında mıyım cidden? Ne bilginin yaratıcısıyım ben, ne öğrendiğimi zannetitiğim şeyin bilgisini nereye kaydettiğimin farkındayım. Ne beni o şeyin daha önceden hangi sebeple rahatsız ettiğinin gerçekten bilincinde idim, ne de şimdi ne oldu da o şey beni rahatsız etmiyor onu biliyorum. Demek ki, beni birşeylere ülfet ettiren ancak O’dur.

” إِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ”: kış ve yaz seyahatine ülfet ettirilmeleri için
Şimdi burda, ülfeti bazı meallerde kolaylaştırmak olarak da vermişler. Bazı meallerde bu olay için hemen şu dipnot düşülmüş: “Kureyş yazın Şam’a, kışın Yemen’e ticaret için seyahate giderlerdi, ayet bu seyahatlere işaret eder”. Bu doğrudur, olabilir. Fakat ben şimdi Philadelphia dayım, ne Şam ile ne Yemen’le işim yok benim. Hem artık öyle yaz kış ticaret kervanı falan da kalmadı. Mütekellim-i Ezeli bana şu anda ne diyor? İşte o zaman bakıyorum ki, benim hayatım da yaz gibi kısmen rahat ferahlı seyahatler ve kış gibi kısmen sıkıntılı seyahatlerle dolu. Kış seyahatleri sanki hastalıklar ve musibetler, yaz seyahatleri de mutluluk zamanları içindeki, aile ile birlikte mutlu mesut geçirdiğim günler gibi. Ama neticede her ikisi de çok yönüyle seyahat: özünde hepsi de bir hakikatin yolculuğu, marifetullah seyahati. Daha guzel bir ifade ile, “esyanin hakikatine ulaşma seyahati”. İşte bu seyahatlerimde bana yardımcı olan, o seyahatlere beni ülfet ettirenin ancak O olduğunu bana hatırlatıyor. “Dikkat et, ancak Ben’im seni bu seyahatlerde ayakta tutan”

” فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَٰذَا الْبَيْتِ”: öyle ise bu evin Rabbine ubudiyette bulun
Burada çok iş var. Öncelikle ayet “fe” ile başlarken hemen önceki ayette sana verilenden dolayı, yani o gerekçe ile, şunu şunu yap diyor. O yüzden, önceki ayetteki (ve sonraki ayette de gelecek olan) şeyleri dünyamda farkettiğim ölçüde, bu ayette bana emredilen “ubudiyet” halini takınabilirim.
Ayette “Rab” ile Allah’ın anılması manidar. Yani mesela dememiş ki “fel ya’budullah” – Allah’a ibadet et. Özellikle rububiyete nazarı çeviriyor. Çünkü ubudiyet, Rububiyete mukabil yapılır. Yani, ben, O’nun beni nasıl çekip çevirdiğini gördüğüm, anladığım ölçüde kendimi secdeye atma iştiyakında olurum. Onun Rububiyetini kavradığım ölçüde, kendi kulluğumu farkederim. Çünkü, ben önce zannediyordum ki kendi işimi çekip çeviren benim, okulda başarılı olan benim, hastalıktan beni kurtaran doktorun verdiği ilaç vs. Fakat, O’nun rububiyetini farkedince, yani başarıyı verenin O olduğunu, beni hastalıktan kurtaranın O olduğunu anladığım zaman önceki yanlış iddialarımdan vaz geçerim, kul olduğumu anlarım. Özet: kulluğumu bilmem, O’nun Rab’liğini anlamama bağlıdır.

Sonra, nedir ayette geçen “bu ev”? Meallerin bir kısmı buna “Kabe” diye not düşüyorlar. Bu bir manasıdır. Fakat ayet “fel ya’budu Rabbel Kabe” dememiş. Nedir buradaki ev? Bana Rabbim “bu” diye çok iyi bildiğim, gözümün önündeki bir şeyi işaret ediyor, nerede “bu” ev? Ev, içinde barındığım şeydir. Ben şu anda Amerika’da bir evde oturuyorum, sen Türkiye’de. O evi çekip çeviren, sonra senin için büyükçe bir ev olan o şehri bütün toplumsal bağlarıyla, tarımıyla, sanayisi ile çekip çeviren, sonra bu dünya evini çekip çeviren, sonra kainat tarlasını an be an çekip çeviren bir Rab. Bir başka açıdan bakınca da, beni bu vücudumun hanesinde çekip çeviren, hücrelerimi, organlarımı, sonra duygu ve hislerimi çekip çeviren, Yaratan bir Rab. İşte bu Rububiyet tecellilerini farkettiğim ölçüde O’na kullukta bulunurum. Yani, ne zaman ki gözümün nuru olan görme duyumu, göz aletinin değil de Basir olan Rabbimin bana an be an ihsan etmekte olduğunu farkedersem, O’na bu anlayışım ile bir mukabelede bulunurum. O zaman o görme fiili üzerinden hakiki bir şükür kapısı bana açılır.

“الَّذِي أَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَآمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ”: ki O dur sizi açlıktan kurtarıp doyuran, taamlandıran, ve korkudan emin kılan.
Bu ayet, sanki ubudiyetin sebepleri için yine iki şey zikrediyor. Benim taamlandırılmam ve korkudan emin olmam. Yani def-i şer ve celb-i nef’ — şerlerin def edilmesi ve faydaların celb edilmesi. Her ikisini de yapan O’dur. Gözünün, kulağının, ruhunun açlıklarını görüntü, ses, ve çeşitli manalar ile tatmin eden, midenin rizik ihtiyacını karşılayan, ebediyet arzunu ahiret ile karşılayacak olan (ve hatta “ahiret” manasını sana bu dünyada hissettirmek ile an be an karşılayan)dır O. Aynı zamanda, korktuğun şeylerden seni hıfzeden, sana emniyet bahşeden, mesela ademe gitmekten, çabalarının boşa gideceği korkusundan, O’nsuzluğu ifade eden cehennem ateşinden seni emin kılan, ancak O’dur, O’nun varlığını bilmendir. Ve bu bilmen ile, O emniyeti senin kalbinde halkeden ancak O’dur. O halde böyle bir Rabbe karşı kullukta bulun.

Yani aslında bu sure, bu şekliyle nasıl kulluk yapılacağını anlatıyor. Rabbi tanırsan kul olursun. O halde Rabbi tanımaya bak. O da nasıl olur, üzerindeki Rububiyet tecellilerini okumakla olur. Yani, “niçin ibadet ediyoruz” sorusuna “yoksa cehenneme gideriz” diye cevap vermek yerine (ki bu doğru bir cevaptır aslında– ibadet kulu Rabbiyle buluşturur. Rabbiyle buluşamamanın adıdır cehennem) “O’nun Rububiyeti her tarafımı böylesine kaplamışken, ubudiyetten başka ne yapılır ki?” dememiz icap ediyor… Yani, ubudiyet severek yapılır, zorla değil. Zaten dinde zorlama yoktur :)

 

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest
Yusuf Osmanlıoğlu

Yazar Hakkında:

Hayat yolculuğunda karşılaştığı binbir çeşit soru(n)larına tatmin edici cevaplar arıyor…

Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın