Cennetin Yolu Sıkıntıdan mı Geçer?

Aşağıya aldığım ayet, çoğumuzu, ”Cennetin yolu sıkıntıdan mı geçer?” sorusuyla başbaşa bırakıyor:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ

Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (2: 214)

İlk bakışta, “Cennetin yolu sıkıntıdan geçer,” sonucuna ulaşmak gayet normal. Fakat böylesi bir Kur’an okuması insanı yanıltabilir. “Kur’an’ın insana öğretmek istediği nedir?” sorusunu sormak suretiyle, Kur’an’da geçen kavramların ne maksatla kullanıldığını anlamak için düşünmek gerekiyor.

Sormalıyız, “Allah bana niçin, ‘daha öncekilerin başına gelen sizin başınıza gelmeden hemencecik Cennete girivereceğinizi mi zannediyorsunuz? Sizin burnunuzu iyice bir sürteceğim, ancak ondan sonra Ebedi Saadeti veririm size’ mi diyor?” Mutlaka sizi sıkıntılara sokacağım, başınızı belaya sokacağım, siz de dişlerinizi sıkacaksınız, “Bekleyim, bu bela da Allah’tan geldi yine” diyeceksiniz. Ancak ondan sonra Cennete girersiniz. “Sıkıntılara sokmadıklarımız ise, unutsunlar, onlara Cennet falan yok” diye mi anlayacağız? Bu ifadelerde ne gibi bir maksat var?

Ebedî Saadeti verecek olan Zat, neden burnumu sürtsün, işkence çektirsin ki? Tarif gereği “Ebedî Saadet” ebedîdir, yani bütün zamanları ve mekanları içerir. Bu sıkıntılı görünen işin içinde de bir “Saadet” olmalıdır. Değilse, Ebedî Saadet olmaz.

Çok kaprisli bir yaratıcı mıdır şu kainatın Sahibi? Veya beni bunca hassas özelliklerle donatarak yaratmış, Kendisinin bütün İsimlerini öğrenecek kabiliyetler vermiş olan bir Halık, kainatın ve benim yaratılışımda böyle kaprisli, işkence çektiren bir Yaratıcı olarak görünüyor mu?

Değilse, şu ayete dikkat edelim:

وَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلاَدُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ

Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (eğitim konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafat vardır.” (8: 28)

İnsanın iki yönünün olduğunu biliyoruz. Kendisinin sevdikleri ve sevmedikleri var. Sevdiklerini arzu etmeye, sevmediklerinden de kaçınmaya meyli var. Bu şekilde yaratılmış. Sevdiklerimizin kaynağını düşünüp, Ona yönelmemiz, sevmedilerimizin kaynağı düşünüp, Ona sığınmamız, Ondan yardım dilememiz suretiyle, kendimizin bütün arzularını Ona yönelterek Onu tanımaya çalışmak görevimizdir. Yalnızca sevdiklerimi verince memnun, vermeyince isyan eden bir tavır ile Yaratıcı tanınır mı? Bize sevmediklerimizden kaçınma duygusu niçin verilmiş olabilir? Veya, sevdirtilmeyen olayların bir başka Yaratıcısı mı var sanki?

Bir yönden memnuniyetimizin kaynağını tanıyarak Yaratıcımızla bağlantıya geçerken, bir yönden de Ona sığınarak yine Onunla bağlantıya geçmek, insanî kabiliyetlerimizin gereğidir. Yani, hikmete çok uygundur. Eğitimciler bilir ki, öğrencilere uzun uzun açıklamalardan sonra konunun püf noktasını öğretmek için sorular sorulur ve onların yanılmaları ise gayet normal karşılanır. Bu yanılma sayesinde öğrencilerin dikkati çekilir ve güzel bir eğitime tabi tutulmuş olur. Mesela, kaprisli bir hocanın, intikam almak için öğrencileri tuzağa düşürecek sorular sorarak “imtihan” etmesinin, eğitimin amacına ters düştüğünü herkes bilir.

Demek ki, “imtihan” eğitim maksatlıdır. Çeldirici sorular eğitim maksatlıdır, öğrencilere sıkıntı çektirmek için değildir. Fakat çeldirici sorulara muhatap olan öğrenci için bu tip sorular ilk etapta “sıkıntı veren,” “bela,” “musibet,” “fitne” gibi görünebilir. Hatta, “öğretmenin kaprisi” gibi de telakki edilebilir. Fakat öğretmen ne yaptığının farkındadır, öğretiyor olmanın zevkini tadar.

Demek ki, fitnenin “Allah yanında çok mükafatı var” olduğunu söyleyerek, bize bu “fitne”deki “mükafatı” görmemizi öneriyor.

Böylesi bir eğitim sürecinin haberini veren şu ayete de dikkat edelim:

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (3: 142)

Yine insanın öğrenme özelliğine dikkat ederek bu ayeti konumuza şu şekilde adapte edebiliriz, zannederim: “Yoksa siz, Allah, içinizden anlatılanları öğrenmek için ciddi bir şekilde öğretmeni dinleyenler ile dinlemiyenleri, ve konunun inceliklerine dikkati çekmek için sorulan sorular karşısında sabırla tefekkür edenler ve etmeyenleri ayırdetmeden diploma alıvereceğinizi mi sandınız?”

İnsanî kabiliyetlerimizin gereği, Rabbimizi tanımanın temelinde kendimizin muhtaçlığını idrak etmek, acziyetimizi, hiçbir şeyin, hiçbir şeyi yaratma özelliğine sahip olmadığını, hepimizin, bütün yaratıkların Yaratıcıya muhtaç olduğunu öğrenmek için hazırlanmış şu mükemmel eğitim yeri, okul, olan şu kainatta tekamül ettiriliyoruz, eğitiliyoruz, terbiye ediliyoruz, Ebedî Saadete muhatap olabilecek kabiliyetler kazandırılıyoruz.

Şimdi bahsi geçen ayetin niçin:

أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ

“...Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır.” (2: 214)

ifadesi ile sonuçlandığını anlıyorum, elhamdülillah.

“Fakr, acz, şevk, şükür” mesleğini öneren Risale-i Nur, iman eğitiminin temellerini şöyle atıyor:

1- Önce, eğitime ihtiyacı olduğumuzun bilincinde olmalıyız

2- Kendimizin kendi başımıza eğitimimizi gerçekleştirmemizin mümkün olmadığını, bir öğretmene muhtaç olduğumuzu kabul etmeliyiz

3- Eğitimin zorluklar gibi görünen kısmına da, şikayet etmeden, aşk ve şevk ile yönelip en ince noktalar da dahi bizim Öğretmene ne kadar muhtaç olduğuzun farkına varmalıyız

4- Öğretilenlerden faydalanıp, Öğretmene teşekkür ederek memnuniyetimizi ifade etmeliyiz

Bizden öncek bütün kavimler de hep bu aşamalardan geçirilerek Ebedi Saadete liyakat kazanacak şekilde eğitildiler. Eğer böyle bir eğitime razı isek, hemencecik Allah’ın yardımını yanıbaşımızda görüveririz.

İman, içinde Cennetin çekirdeğini barındırır. Eğitim, kendi içinde, öğrenmenin lezzetini barındırır. Öğretmene muhatap olarak Onu dinleyenler, hemencecik öğrenmenin lezzetini tadıverirler. İmanın mükafatı, imanın yanıbaşındadır, içindedir hatta.

Ne mutlu öğrenici olabilenlere!

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest
Kategori: Kur'an Okumaları
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

Okuyucu Yorumları

  1. yusuf dedi ki:

    Kulluk yolu teorik olarak sevinç ve mutluluk yolu olsada pratik hayat hepimiz için zor ve meşakatli oluyor çoğu zaman. Fakat çare melankolik olarak yaşamak değil imanın getirdiği şu an Allah benimle sekineti ve duha suresindeki ahir senin için evvelden daha hayırlıdır ayetinde verilen gelecek müjdesi. Ali Abinin örneği ikna edici bir örnek .Allah razı olsun.Ben sadece pratik hayatta sıkıntının kaçınılmaz oluşuna dikkar çekiyor .Kafir de olsanız durum böyle .Mümin olursanız otamatik olrak sıkıntı derdinizin devasını bulmuş oluyorsunuz. Nisa suresinin 104. ayeti çok güzel bu açıdan إِنْ تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللَّهِ مَا لَا يَرْجُونَ وَكَانَ اللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا (104

  2. Yildirim Ebabil dedi ki:

    Said Nursi Mektubat’ta “pencerelerden seyret, içlerine girme” diyor. Meshur Hint bilgesi Osho da “awareness” ve “witnessing” kavramlarina cok yogunlasiyor. Benim anladigim icinde bulundugumuz ana ve yasadigimiz tecrubeye odaklanmaya calisarak olani oldugu haliyle kabul ederek yasadigimiz memnuniyet bir nevi cennet oluyor. Ali abinin uzerinde durdugu gibi yaratamiyor ve yarattiramiyor olmamiz bizim gercegimiz… Bunu once anlayip sonra da savasmaksizin oldugu gibi kabul edecegiz. Bir musibeti, isabet ettirilen seyi, kotu diye niteler ve pencerelerden bakmayip iclerine girersek duygularimiz enemizi tahrik ederek bizi alternatif uretmeye, kaderi tenkide ve neticede de memnuniyetsizlik gibi cehennemi bir hale surukleyiveriyor, biz farkina bile varmadan.Ali abinin yorumu, benim Allah’in yardiminin zamansal yani gelecek zaman olarak yakinliktan ziyade mekansal yakinlik yani hemen yanibasimizda olusu bakimindan yakin olusunu anlamami sagladi. Evet, az bir farkli bakis acisiyla ayet degisik kapilar acti, Allah razi olsun. Nazarimizi duzeltebilirsek aslinda hersey cok tutarli, Kur’an kainatla cok tutarli.Sevgiler,

  3. tuna dedi ki:

    Bahsedilen öğretmenin kim olduğu konusunda şüphelerim var. Günümüzde bu risaleler mi, tarikat büyükleri mi? 

    • Ali Mermer Ali Mermer dedi ki:

      Gunumuzde bu ogretmeni ararken, yine gunumuzdeki kainatin Yaraticisi, su anda onumuzde konusup duran Kur’an ve Kur’an’i bize temsil ile takdim eden Peygamber dunyamiza gelse, daha kapsayici bir yaklasim olur, kanaatindeyim.

  4. zss dedi ki:

    Kendi alemimde musibetlerin arkasında %99 u Halıka ait olan neticeler olduğunu düşünürüm. Bunlar da kendi isim ve sıfatlarının tezahürü için beni ve hayatımı ve içindekileri halden hale sokarak üzerinde değişik manalar ifade etmek. Ona ayinelik şuurunda olunca, “Kahrın da hoş Lütfun da hoş” deyip, lütfü kahrı şey-i vahid bilmenin yolu açılıyor. Ebedînin ve güzelin ayinesi olup, bir anlık bile olsa vücuda mazhariyetim ve nazar-ı Rabbâniyeye mazhariyetim hayatımın hangi şartlar altında olduğuna bakılmaksızın tarif edilmez bir mesruriyete kapı açıyor. Tabi insan her an bu şuurda olamıyor ancak o kapı açık.İşin bana bakan kısmına gelince; her musibetin bana kendisini tanıtmak için ve onu tanımaya gayretimi tahrik için verilmiş olduğunu düşünüyorum. Bir de imanımı tezyid ve imtihan için. Oturduğum yerde Allah Rahimdir, bak bu kadar rahmet eserleri var deyip tefekkürle Rabbimi Rahman,Rahim,Kerim,Muhsin,Adil ve Zulmetmez olarak tanıdım. Fakat bu iddia bende sağlam bir iman halinde değil. Her musibetle ister istemez o imanımı yeniden sorgu altına almak durumunda kalıyorum. Bolluk ve rahat zamanındaki Allah’ın Rahim olduğu iddiasını başıma çok zor musibetler geldiğinde yeniden tazeleyip, evet o Rahimdir, Kerimdir, kainatta bu kadar rahmet eserleri Onun rahmet ve Keremini söylüyorlar deyip o sıkıntılı anda imanımı yeniliyorum. Musibet zamanı Allah’ı o isimleriyle tanıdığımı ilan etmek zordur fakat iman iddiamın isbatıda odur.Oturduğum yerde “inneallahe meane” demek basit bir sözden ve kolay bir iddiadan ibaret iken, Hz. Peygamber Efendimiz(a.s.m) gibi tehlike bir adım ötedeyken Onu söyleyebilmek imanın ifadesidir. Bu musibetler ve benim arzu ve ihtiyaçlarım hiç bitmeyecek, ve her biri inşallah beni Onu tanımaya, kendimi Ona muhtaç bilmeye sevk edecek. Bu dünya dârü’l-hizmettir; -külfet ve meşakkat ile ücret ölçülür- dârü’l-mükâfat değil. Evet, “Külfet ve meşakkat ile ücret ölçülür.” çünkü o külfet ve meşakkattir ki beni eğitiyor, Rabbime karşı gafletten uzaklaştırıp Ona ihtiyacımı hissettiriyor.

  5. zeynep dedi ki:

    Selamün Aleyküm uzun süredir yazılarınızı takip ediyorum Allah razı olsun istifade ediyorum.Yazılarınızın bazı kısımlarını sosyal paylaşım sitelerìnde paylaşabilirmiyim.Bunda rızanız varmıdır?.teşekkürler.

Fikrinizi Paylaşın