“İlmî Çalışma” Ne Demek?

Doktora çalışması yapmak, daha önce söylenilenlere, kendi çağındaki şartlar dahilinde ihtisaslaşarak, bir ileri noktada bir şeyler söylemek ve çözüm üretmektir. Bu demek değildir ki, daha önce söylenilenleri, mesela, İbni Sina’yı aştık. İbni Sina hala ilim dünyasında önemini korur. Herkes zamanının çocuğudur. Herkes kendi şartlarında “özel” olarak yaratılmıştır.

Nursi’ye gelince: Nursi düsturlar koymuştur, ”ilim” yapmamıştır. Sırf bilgimiz olsun diye bir şey yazmamıştır, yani bilgi aktarmamıştır. Hava raporu verir gibi veya ”Japonya’nın başşehri Tokyo’dur,” der gibi… Düsturlar koyan bir kaynağa muhatap olan herbir ferd, düsturları kullanarak, kendi şartlarında “doktora”sını yapmak zorundadır. Yanlış anlaşılmasın, akademik anlamda “doktora”dan bahsetmiyorum. Herbir insan kendisinin düzeyinde, insaniyetini kullanarak, “Şu benim sonucumdur” demek durumundadır. Yani, kendi dünyasında bir sonuca ulaşacak ve bu sonucu kendisi için tasdik edecektir. Ki, buna “iman” denir. Bunun için okur-yazar olma şartı yoktur. Ama bir kişi okur-yazardır da, ayrıca araştırmasını yapar ve sonuçta kendisi için bir “tasdik” edeceği sonuca ulaşırsa, bu tasdik hali de, o kişi için geçerlidir.

Müslümanlar veya, mesela, “Nurcular” şunu yaptı, bunu yaptı, beni ilgilendirmiyor. Beni, ben ilgilendiririm. Ben Kur’an’ı veya özel bir örnek olarak, Risale-i Nurları okuyup ne gibi bir uygulama yaptım hayatta? Bu sorunun cevabını bulmam lazım, kendi şahsi hayatımda. Mesela, Mühendislikte, siz daha iyi bilirsiniz, Matematikte de öyle. İnsanlar daha önce keşfedilmiş olan teoremleri öğrenirler. Eğer teoremin doğruluğu ispat edilmişse (usul doğru ise), araştırma bitti demek değildir. O teorem kullanılır ve yeni teoremler keşfedilip (kişiler bizzat kendilerine verilmiş özel yaratılış şartlarına göre çözümler, uygulamalar yapıp) yeni açıklamalar getirilir.

Kur’an Allah Kelamdır, İlm-i Ezeliden geldiği için teoremleri mutlak doğru olarak kabul edilir. Birisi çıkar da, “la ilahe illallah” prensibini çürütürse, o zaman durum değişir. Onun için Kur’an prensipler kitabı olarak okunmalıdır. Şimdiye kadar Kur’an üzerine 15 bin tefsir yazıldı. Kur’an, prensipler sunar, insanlar bu prensipleri kendi şartlarında uygularlar. Bu ne Kur’an’ı aşmak demektir, ne de Kur’an’ı ezberleyip, ne Mushafta yazıyorsa, onun üzerinde kendimiz için bir uygulama alanı aramayacağız demektir. Doğru yol şudur: Mutlaka herkes kendisi için, “Bu metin bana ne diyor?” diye sormak zorundadır. Kendisi için ifade ettiğini farkettiği noktalarda “doktora” çalışması yapıp, okuduğu metni kendisi için faydalı kılmalıdır.

Dığer bir örnek: Eğer bilgi cinsinden Risale-i Nurlar okunursa, zaten bu hal Risale-i Nur’un maksadına aykırı olduğu için, konumuz dışında kalır. Yani bilgi edinmek için Risalelerin okunması, hiçbir surette beni ilgilendirmez, çünkü usul hatası yapılıyor, demektir. Beni, Risalelerdeki prensipler ilgilendirir. Ben bu prensipleri çürütebilirsem, onun yerine yeni prensipler koymam lazım. Çürütümezsem, bu prensipleri kullanarak kendi alanımda “doktora” yapmam lazım. Bunun dışında bir prensipler kaynağının değerlendirilmesini düşünemiyorum. “İlmi çalışma” ne demek, bunu anlamıyorum. Bana bir şey ifade etmiyor. Gerçi toplumun dilinde kullanılıyor ama, beni prensiplerin benim hayatıma yansımasının dışında bir çalışma ilgilendirmiyor. Yani bunun dışındaki çalışmalar “boş yere emek harcamak” oluyor. Örneğimize dönelim: Bir kaynakta Tokyo’nun Japonya’nın başşehri olduğunu okumuş isem, bunun doğru olup olmadığını araştırmam gerekir, eğer ihtiyacım varsa. Diğer kaynaklara baş vururum vs. Doğrudur, sonucuna ulaşmış isem, bu konuda görevim bitti demektir. Ona göre seyahat planımı yaparım. Çünkü böylesi bir araştırmanın insanın bu dünyada varlığı ile ilgisi olmadığı için ”tefekkür” konusu olmaz. Risale-i Nurlar, tefekkür edilecek, yani kişilerin kendilerini tanımaları, bu dünyada bulunmalarının maksadını anlamalarına yardımcı olmak için yazılmış kitaplardır. Daha doğrusu, bu maksat ile konuşan Kur’an ile gönderilen mesajın insanlara ulaştırılma çabasıdır.

Elhasıl, “Risalelerin aşılması” gibi bir ifade anlamsız bir retoriktir. “Risaleler aşılamaz” demek ne kadar yanlış ise (çünkü Kur’an gibi İlm-i Ezeliden gelmiyor,) “Risaleleri aşma çalışması yapmak” demek o kadar yanlıştır. Çünkü prensipler doğru olduğu sürece onları “aşma” çalışması yapmak anlamsız bir tavırdır. Prensiplerin doğruluğunu araştırmak gerekir ve bu araştırmanın yapılmaması söz konusu olamaz. Her insan, 2 kerre 2’nin 4 ettiğini bizzat tecrübe ile araştırır ve bunun doğruluğunu kabul ettikten sonra, artık onun üzerine devam eder. Geliştirir. Kendisinin karşılaştığı bir probleme bu bulguyu uygular ve “eğer 2 kere iki 4 ederse, 3 kerre 2 altı eder. Öyleyse, ben kilosi 2 liradan 3 kilo portakal aldım, 6 lira ödemeliyim” der. Bu sonuç, ne 2×2=4 prensibini aşmak demektir, ve ne de bu prensibi taklit etmek demektir. Prensibin doğruluğunu herkes kendi dünyasinda tasdik etmek zorundadir. Tasdik etmediğimiz bir prensip, bize bir prensip olarak rehberlik yapamaz.

Bir kaynak okunurken (veya bir kişi dinlenirken) o kaynağın prensiplerinin kendimiz için doğru olup olmadığını araştırmadan, o kaynak ile muhatap olmak anlamsızdır. İnsan böyle anlamsız bir iş ile hayatını boşa harcamamalıdır. Kendi hayatımda tecrübe ettiğimde, insanın taklid için yaratılmadığını anlıyorum. İnsan bir hükmü ya tasdik eder, veya yanlış bulursa red eder. Bunun dışında, “ilmî çalışma” ne demek ben bilmiyorum, anlamıyorum.

Kainatın yaratılışındaki kuralları bulmak, eğer sırf bu kuralları bulup onlardan faydalanmak için ise, bu maksat da benim varoluş maksadıma uygun düşmüyor. Dikkatli olmamız gerekir: Asırlar boyunca, ”insanlığa hizmet etmek” adı altında yapılan çalışmaların, insanların var oluş maksadına hizmet etmek için kullanılıp kullanılmadığına bakarak değerlendirilmediğini müşahede ediyoruz.  İnsanların fani hayatına hizmet etmek, böylesi çalışmaların yanlızca ”yan ürünü” olabilir. Maksadı olamaz. Çünkü ben bu dünyada niçin var olduğumu bilmeden ”dünyadan faydalandığım” takdirde, var oluş maksadım gerçekleşmeden ölüp gidiyorum. Bana hiçbir fayda bırakmıyor ben bu dünyayı terkettikten sonra. Yaratılmış olduğunu tasdik etmeyen,  bu gerçeğe gözünü kapayan, yani gerçeğini inkar eden kişilerin beklentileri veya yorumları, temelde bana yanlış geldiğinden, onların ”dünyadan faydalanma” maksatları beni ilgilendirmiyor. Eğer ”dünyadan faydalanmak”  varlık maksadımı anlama aracı olması için ise, tefekkür etmeye değer. Değilse, ”Ha boş yere bilmektir.” Böyle ”tefekkürsüz” bir çabaya, ”ilmî çalışma” denmez. Kur’an’ın tabiriyle, ”hamallık” denir:

”Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamlari, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanlarin durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir…” Cum’a Suresi (62): 5

Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPin on Pinterest
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

1 Yorum - "“İlmî Çalışma” Ne Demek?"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. yusuf dedi ki:

    Allah razı olsun.Yerli yerinde önemli tesbitler.Kitaplar taşıyan eşekler oldukları gibi, diğerlerine bunlar ümmiler diye ötekileştirerek kendilerinde peşin bir üstünlük kabul ediyorlar .Türkiyedeki ilahiyatçıların çoğunun durumu da aynı Adam dinin iddialarının doğruluğunu sırf diplomasıyla ispatlamaya çalışıyor.Bu ümmilik meselesi sırlarla dolu.Muhammed aleyhisselam ve müminler kuranda ümmiler olarak   vasfediliyor kendisi bunu benimsiyor. Biz ümmi bir ümmetiz diyor. İlimcilik daha çok yahudilerin işi . Allah ilmimizi imanımızı takvamızı artırsın. 

Fikrinizi Paylaşın