İman, Salih Amel İlişkisi – I

Şeyma – 25. Lem’a’yı (Hastalar Risalesi) okurken aşağıdaki bölümde aklıma bazı sorular takıldı.

Yirmi Beşinci Devâ

Ey hasta kardeşler! Siz gayet nâfi ve her derde devâ ve hakikî lezzetli kudsî bir tiryak isterseniz, imanınızı inkişaf ettiriniz. Yani, tevbe ve istiğfar ile ve namaz ve ubudiyetle, o tiryak-ı kudsî olan imanı ve imandan gelen ilâcı istimal ediniz.

Evet, dünyaya muhabbet ve alâka yüzünden, güya, adeta ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, mânevî bir vücudu vardır. İman ise, o dünya gibi zeval ve firak darbelerine, yara ve bere içinde olan o mânevî vücuduna birden şifa verip, yaralardan kurtarıp hakikî şifa verdiğini pek çok risalelerde kat’î ispat etmişiz. Başınızı ağrıtmamak için kısa kesiyorum.

İman ilâcı ise, ferâizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesât-ı nefsâniye ve lehviyât-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini men eder.

 Sormak istedim, acaba burada bahsedilen hakikat nedir? Nasıl bakmamız gerekiyor? Hastalar risalesine alınmasının da hikmeti var.

Birinci soru şu:  Yukarıda “Hakiki tiryak için, imanımızı inkişaf ettirmemizden bahsediyor ve “yani” diyerek istiğfar, namaz, ubudiyet ile devam ediyor. Bu, inkişafın açılımı mı oluyor?

İkinci soru ise son paragraf ile alakalı.

“İman ilâcı ise, ferâizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesât-ı nefsâniye ve lehviyât-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini men eder.”

Tiryakin iman olduğunu söyledi ve şimdi de bu tiryakın tesir ettiği ve etmediği şartları dile getirmiş. Bunu biraz açabilir miyiz? Amelî bir boyut görüyorum. Tabi taklidi bir amelî değil.

Ali – Çok hakikatli bir tespit: “İman ilâcı ise, ferâizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesât-ı nefsâniye ve lehviyât-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini men eder.”

“Amelî bir boyut görüyorum. Tabi taklidi bir amelî değil.” diyorsunuz.

Evet, taklidî olmayan bir amelî boyutu var. Burada gösterilen tereddüdün kaynağını tahminime göre şöyle özetleyebilirim:

“İman”ın önemine, olmazsa olmaz oluşuna ve hizmetin iman hakikatlerine hasredilmesine yapılan tahşidat, bizde, “ameli ihmal” etme gibi bir anlayışın oluşmasına neden olabiliyor. Ne kendimiz için ve ne de başkası için amelin önemli olmadığını söylemek hakkına kimse sahip değil ve de böyle bir söylem de söz konusu değildir. Bir vurgu ve öncelik meselesi, hep yanlış anlaşılmalara ve dolayısıyla tereddütlere yol açabiliyor.

Bu asırda hizmet, imanın hakikatlerinin tebliğine dayandırılmalıdır. Risalelerde buna kısaca “hizmet-i imaniye” deniliyor. Bu söylem, amelin önemi yoktur anlamına hiç gelmez ve böyle bir anlayış ile de Risale-i Nur’un bağdaştığını zannetmiyorum, kimse de bunu söyleyemez.

Hizmet vurgusunu unutmazsak, meselenin çözümleneceğini zannediyorum.

Pratik bir örnek ile bu meseleyi şöyle açıklayabiliyorum kendime: Namaz kılmayan bir kişinin önce imanın hakikatleri ile tanıştırılması gerekir. Çünkü insanların genelde namaz kılmamalarının sebebi, namaz kılmanın dinde emredilmiş olmasını veya nasıl namaz kılınacağını bilmemeleri değildir. Gerçek sebep namaz kılmanın niçin gerekli olduğu konusunda ikna olmamalarıdır.

Namazın niçin kılınması gerektiği konusunda hizmet yapanların çok az olmasından ve namaz kılınması için gerekli fikrî, zihnî, kalbî, ruhî hazırlığın yapılmasının öncelikli olmasından ve bu hazırlıkların ise imanın hakikatlerinin anlatılması ile mümkün olmasından dolayı iman hizmeti üzerine tahşidat yapılıyor. İman hizmetinin ihmali ile namaz kılınması sonucu hiçbir zaman alınamaz. Ve iman hizmetinin meyvesi, namaz kılmayı netice verir, vermelidir.

Özetle, iman olmadan namaz kılmak mümkün değildir. İman namaz kılmayı sonuç verir ve vermelidir.

Bu nedenden dolayı iman hizmetinden, namaz kılmak gibi amel hizmetine kayma olduğu yerde, amel hizmetinden iman hakikatlerinin anlaşılması ve imanın gerçekleşmesi gibi bir gayr-i fıtrî netice bekleniyor demektir. Bu ise, hem Rasulullah savs’in Risaletiyle bize gösterdiği usule, hem de Kur’an’ın iman edenlerden amel bekleyen düsturuna aykırıdır. Kur’an’da defalarca, “amenû ve amilussalihati” terkibi var: İman edip, o imana göre işlenen amel salih ameldir. Fakat bunun tersi yok, yani, “amilussalihat ve aminû” gibi, yani “salih amel işleyiniz ki imanınız artsın” diye bir düstur yok. İman olmadan, imandan kaynaklanmayan bir amel zaten salih olmaz ki.

Amel imanı sonuç vermez. İman ameli sonuç verir, vermelidir. Vermiyorsa, iman eğitimine devam edip, insanın akıl, kalp, ruh gibi tüm duygularının tatmin edilmesi gerekir. Bu anlayış, “hizmetin” istikametini gösterir. Hangi yönden hangi yöne gitmelidir: İmandan amele doğru hizmete odaklanmalıdır. Yoksa imanın hakikatlerinin önceliğine yapılan vurgu, inandıktan sonra, “istenirse gaflete, sefahete, hevesat-ı nefsaniyeye ve lehviyat-ı gayr-i meşruaya gidilebilir” demek hiç değildir. Böyle bir söylem de söz konusu değildir.

İman hizmetini ihmal edenlere karşı bir uyarı olan, “iman hizmetini ihmal edip onun yerine amel esaslı bir hizmet tesis ederseniz, bu Sünnet-i Rasulullah’a, Kur’an’a ve hikmet-i hilkat-ı insaniyete aykırı olur” demek isteniyor.

İnşaAllah bir yanlış algılamayı izaleye vesile olur.

Mehmet Ali –

“Amelî bir boyut görüyorum. Tabi taklidi bir amelî değil” diyorsunuz.

“… Buna kısaca “hizmet-i imaniye” deniliyor, Risalelerde. Bu söylem, amelin önemi yoktur anlamına hiç gelmez…”

Bu amel ve iman meselesini daha önce bir başka başlık altında epey konuşmuştuk diye hatırlıyorum. Ancak, kafamızdaki kalıpları yani alışkanlıkları yıkmak çok zor olduğundan her seferinde “iman hizmeti iyi ama amel de etmeyecek miyiz şimdi?” diye tekrar işin taa başına dönüyoruz.

Bir kere buradaki zorluk şuradan kaynaklanıyor diye anlıyorum ben. Kavramları iman ve amel diye ikiye ayırınca işler karışıyor. Yani bir amel var bir de iman… Birbirinden ayrı… Yanlış. Problem böyle bir dikotomiyi yapmaktan kaynaklanıyor.

“İman çalışalım ama bu arada da amel edelim canım işte…”. Bakın aynı hata… Dualist/ikiye ayırıcı bir anlayış ile ise başladınız mı onun içinden çıkmak mümkün değil. Çünkü kategorik bir hata yapılıyor demektir. Yani başta ise yanlış tanımlarla başladın; ondan sonra ne yapsan elinde kalıyor. Kategorik hatanın anlamı bu. Örnek; dört köşeli üçgen olur mu? Kardeşim, ya sen köşe nedir bilmiyorsun ya da üçgen nedir haberin yok. Bu soruya ne evet diye cevap verilir ne de hayır.

“Ama çözmemiz lazım bu soruyu.” Hayır çözemezsin. Baştaki tanımlarını düzeltmeden bu sorunun hiç bir cevabı verilemez. Ve o tanımlara göre bu soru anlamsızdır.

Onun gibi… Amel ve iman meselesi de böyle. Amel mi, iman mı? Hayır, böyle soru olmaz. Neden? Çünkü imansız yapılan şeye amel denmez ki? Başta yanlış yaptın demektir. Senin o andaki iman derecen neyse ancak o kadar amel edersin; istersen 500 rekât namaz kıl. Çünkü kılınan namazın matematiksel olarak rekât sayısı önemli değil; asıl mesele o namazın arkasına koyduğun iman perspektifi. İşte o perspektif, senin namazının “namaz” olup olmadığına karar veriyor. Değilse yatıp kalkmanın neresi amel olsun ki? Bizim köşedeki egzersiz salonundaki herkes günde bin küsur kez yatıp kalkıyor zaten… Mesele o değil… “Kemiyet değil keyfiyet…” Öyle değil mi? “Az ama devamlı…” Bakın bunlar hep aynı hakikate işaret ediyorlar.

Böyle bir tefekküre katkıda bulunanlardan Allah razı olsun.

Şeyma – Allah razı olsun katkılardan dolayı, istifade ediyorum elhamdülillah…

Bahsedilen iman-amel dayanışmasında bahsedilen ince nükteyi biliyorum. Yani anlama gayreti içerisinde olduğumu düşünüyorum, orada bir problem yok.

“İman ilâcı ise, ferâizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesât-i nefsâniye ve lehviyât-i gayr-i meşrua, o tiryakın tesirini men eder”

Bu paragraftan tekrar yola çıkarak şöyle bir şey eklemek istiyorum. Bir kaç sene önce bu paragrafın ders mütalaasında şöyle bir sonuç çıkmıştı. Şimdi diyoruz ya, istersen 500 rekât namaz kıl, iman yoksa hakikate ulaşmadıysan spor gibidir neredeyse vs… İşte, şimdi mevzu şu. Şimdi sen, Kur’an hakikatlerine çalışıyorsun, imanî perspektifi yakaladın. Sonra bununla aynı bağlantıda, amelî şeylerde ciddi manada eksiklik gösteriyorsun. Senin iman dediğin şey iman değil, sadece kuru bilgi yığınıdır.

Amel deyince de akla hemen, namaz, oruç vb. şeyler de gelmiyor. Gaflete sebebiyet veren, nefsin heveslerini uyandıran ortam vb. şeyler de o kategoriye girer. İşte şimdi iman eğitimi alan bir insandan da otomatikman bu bahsedilen şeylerin yapılması bekleniyor, yapmıyorsa iman etmemiştir, taklidi iman etmiştir sonucu ortaya çıkıyor. O dersteki mütalaadan öyle aklımda kalmıştı. O yüzden bir kez daha hatırladım, burayı okuyunca bir daha mütalaa yapma ihtiyacı hissettim.

Yani, amellerini yapan imanını tahkike ulaştırmış anlamına gelmediği gibi, imanı elde eden de amellerini yapmıyorsa imanı taklitte kalmıştır diyebilir miyiz?

İman hizmetinde, işimiz amellerle uğraşmak değildir, doğrudan, amelin temeli olan tahkiki imanı kuvvetli tesis etmektir. Gerisi kendiliğinden gelir.

Ümeyye İsra ­- Şeyma bu alıntıyı gündeme getirdiğin için teşekkürler. Herkesin katkılarından da istifade ediyorum ben de. Allah cümlenizden razı olsun.

Bu cümle çok manidar. Amel çabası olmazsa iman ilacının etki etmemesini çok ilginç buldum. Şöyle düşündüm: Demek ki, iman eğitimi kendi başına yeterli değil, iman eğitiminin cidden eğitim olması için kişide bir yönelim, açılım, istek olması lazım. Ameli yapmaya kalkmak bu yönelimin, bu açılımın yansıması olduğu için önemli. Namazın anlamını, imanî mesajını gördük, kavradık diyelim. Gerisi otomatik değil: kişinin hür seçimiyle bu yeni durumda atacağı adım çok önemli. Çünkü kalp istese, anlasa, hissetse, arzu etse de, yine de başka duygular var, nefis var, tembellik var vs. İnsanoğlu çok zengin bir iç donanımla donatılmış. O yüzden kalbin sesine evet deyip kalkıp abdest alanla, başka bir hevese dönenin şifası aynı olmayacak. O kişi abdest alırken zayıf bir bilinçle alsa bile, namaz vakti boyunca havuzda yüzen adamdan daha iyi. İkisi de ıslanıyor, ama “aşağı yukarı aynı” şey değil. Çünkü birinde imanı uygulamaya koyma çabası var.

Başka bir örnek. Rabbinin her şeyi güzellikle yarattığına mutmain olan biri zorda kalınca yalan söylemeyi bıraksa, imanın şifasını hissedecek, iman eğitiminden sonra yine alışkanlıklarına uyup korkunca yalan söyleyiverenle aynı olmayacak… Çok ilginç…

Bir de aklıma geliyor ki amel-iman ayrımı eğer gerçek ayrım değilse, o zaman amelin yüzde yüz boş olması veya imanın yüzde yüz amelsiz olması mümkün değil.

Bir de amelden ve imandan neler kastedildiği değişebiliyor, o yüzden bayağı çetrefilli bir tartışma, çok genel teorik konuşulunca.

Ali – İsra hocanın “amelden ve imandan neler kastedildiği değişebiliyor, o yüzden bayağı çetrefilli bir tartışma” şeklindeki sonucu benim de dikkatimi çekti. Önemine binaen tekrar konuya dönme ihtiyacı hissettim.

Biliyorsunuz, İslam tarihinde bu konu “Amel imandan bir cüz’ müdür?” ana başlığı altında çok uzun süre tartışıldı ve sonuç olarak ulema, “Amel imandan bir cüz’ değildir.” kanaatinde icma’ ettiler.

Bu icma-i ulema şu anlama geliyordu: Bir kişi Kur’an’a inanır ve dolayısıyla içindeki “Namaz kıl” emrine de inanır ve fakat bu emri yerine getirmezse, bu kişi, Kur’an’ın “Namaz kıl” emrini inkâr ediyor değildir. Bu emri yerine getirmemekle “kâfir” değil, “asi” veya “günahkâr” oluyordur.

Kur’an’da “kâfir”ler için hitap ile “günahkârlar” için hitap arasındaki farka dikkat edersek, vazifemizi anlama bakımından çok faydalı olur.

“Kâfirler” imana davet edilir, deliller gösterilir. “Günahkârlar” “tövbeye”, “istiğfara” davet edilir.

Hizmette doğru hedefi tespit etmek istiyorsak, bu ayrıma çok dikkat etmemiz lazım.

Çok daha önceleri yapılan yazışmalarda “Akaidi ve imanı hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir…” (İsrat’ül-İ’caz, 2: 21. ayetin tefsiri) üzerine konuşmuştuk.

Amel – iman ayrımı nerede yapılmalı, nerede de böyle bir ayrımın yapılması yanlış sonuçlar verir?

Evet, önceki yazışmalarda vurgulanan noktaları tekrar etmek gerekirse, iman olmadan amel olması beklenmez. İmana dayanarak işlenmeyen bir amel, gerçekten ibadet manasında bir amel değildir.

Amel imanı doğurmaz, amel imanı netice vermez.

İmanın ameli netice vermesi beklenir. Ameli netice verirse bir problem yoktur, inşaAllah.

Eğer iman, ameli netice vermiyorsa? İşte problem burada, zannediyorum. Bu takdirde ne yapmak lazım?

“amel çabası olmazsa iman ilacının etki etmemesi çok ilginç buldum.”

Esas sorun burada, “amel çabası” olması için ne yapmak lazım? Belki Mehmet Ali hocanın, amel/iman ikilemine girmemek gerekir derken, vurgulamak istediği nokta burası.

Dikkat edilecek nokta, imanın ameli netice vermesi için “kişide bir yönelim, açılım, istek olması lazım.” deniyor. Problem burada. Kişide bu yönelimin, isteğin olması için o konuda kalbinin tatmin olacağı kuvveti tesis etmeye vesile olacak sebeplere başvurmak gerekir ki, bu da imanın “kuvvetlenmesine” vesile olacak iman terbiyesidir. Bir işin yapılması gereğine inanmadan, o işin yapılmasına yönelmenin, isteğin, açılımın ortaya çıkması, teşvik edilmesi mümkün değildir.

Onun için amelde kusur eden kişiyi, Allah Kendisine dönmeye (tövbe) davet ediyor. Ve de çok teşvik edici sözlerle, garanti vererek davet ediyor, “mutlaka affederim” diyor. “Yeter ki, Bana dön, Benden af dile.” “Benim affediciliğimden ümidi kesmek inanan birinin yapacağı iş değildir” diyor (Bunlar ayet mealleridir). Bu ne demektir? Amelde kusur işleyenler, tekrar Allah’ı tanımaya, Onun otoritesine müracaat etmeye davet ediliyorlar. Yani, imanın gereklerinin hatırlatılmasına, tahkikine, yenilenmesine davet ediliyorlar.

Demek ki, istiğfar imanın bir cüz’üdür, gereğidir. İman olmadan istiğfar olmaz ki! Otoritesini tanımadığın bir kişinin emrini yerine getirmediğinde özür dilemezsin ki!

İşte bu noktada, yani, imanın ameli netice vermediği noktada, insanlar, tekrar imanın tahkikine davet ediliyorlar. Yoksa “iman ayrı bir olaydır, amel ise imandan bağımsız olarak gerçekleşen bir olaydır” değil. Mehmet Ali hocamız, amel/iman ayırımı esasta yanlıştır derken bunu kastediyor, diye anladım.

“Kalp istese, anlasa… ama nefis var, tembellik var.” Bunların hepsi doğru. Evet, insan bir hisler yumağı, “iç donanım” çok zengin. Doğru. Fakat nefsin, tembelliğin üstesinden gelmek için ne lazım? Niyet lazım. Evet, doğru. Peki, niyeti yönlendirmek, yani ameli işleyecek tercihi yaptırmak için ne lazım. İradenin ameli yapmayı tercih etmesi lazım. İradenin bir yönden diğer yöne tercihini değiştirmesi için, tercihin değişmesi gereğine inanmak lazım. Hala değişmiyorsa, yine imanın tahkiki lazım. İmandan bağımsız olarak gerçekleşecek bir amel, zaten ibadet manasında amel olmaz ki! Amel-i salih olmaz ki!

Demek ki, dikkat edeceğiz: Amelin yokluğu imanın yokluğu anlamına gelmez. Ama amelin var olması için imanın desteklenmesi lazım. İmandan kaynaklanmayan amel, amel-i salih olmaz!

Bu sonuç, eğer doğru ise, bize nereye konsantre olacağımızı gösteriyor. Ben kendim için, “İman ediyorum, amele gerek yok” diyerek bir tercih yapacak olursam, kendimi kandırıyorum demektir.  Peki, bu kandırma nereden kaynaklanıyor? İnsanda nefsin ve tembelliğin olması doğrudur, ama bu nefsin ve tembelliğin üstesinden gelme çareleri ise bir başka konudur. Peki, çarelerin neler olabileceğini düşünelim:

Genellikle insanlar “inkâr etmemek” ile “iman etmeyi” karıştırıyorlar. Bu bir neden olabilir. İnkâr etmediği halde iman ediyorum zannedebilir. Böyle bir ‘inkâr etmeme hali”, ameli netice vermeyebilir, nefsin ve tembelliğin tesiri altında kalındığı için, vicdan etkisini göstermeyebilir. Vicdanı, nefsin vesveselerine karşı desteklemek için iman terbiyesi esas alınmalıdır.

– Amel etmeyi imanın varlığının garantisi zannedebilir. Bu durum daha da vahim bir kandırmacadır. İmansız amelin hiç bir kıymeti yoktur. Yine iman eğitimi esas alınmalıdır.

– Yaratıcı bir Allah’a iman ediyordur, ama hala o Yaratıcı Allah’ın Mabud olduğuna ve dolayısıyla insanın da abd (ibadet eden) olduğuna kani olmamıştır. İbadet etmenin gereği olan kulluk anlayışını tesis edecek bir imana ulaşmamıştır. İnsanlar Allah’ın isim ve sıfatlarını tanımada eksik kalabilirler.  Yine, iman eğitimi ile Rabbin tanınmasına yardımcı olmak gerekir.

– Pratik bir nokta: Mesela, hutbe verirken, insanlara, amel etmeleri konusunda “nasihat” edilebilir. Hatırlatma yapılabilir. Fakat ikili ilişkilerde, mesela, eşler arasındaki ilişkilerde, aile içi ilişkilerde, çocuklarla anne-baba ilişkilerinde, aynı ortamı (iş veya ev ortamı) paylaşan kişiler arasında, doğrudan “amel”i gündeme getiren “tavsiyelerin”, “nasihatlerin” genellikle itici sonuçlar verdiğini müşahede ettim. Şahsi bir müşahededir ama sizinle de paylaşıvereyim dedim. Diğer taraftan, ortak bir konunun amele değil de imana bakan yönünün şahsımızda yaptığı etkiyi paylaşmak doğru olabilir. Bahis mevzu olan iman vechesinin amelde uygulanmasına bakan yönü ise, karşıdaki kişiyi, fiilen o ameli yapmaması halinde itham veya o kişiye “vaaz etme” şeklinde algılanmasına neden olabildiği için muhatabımızın olumsuz tepki vermesine sebep olabiliyor. Bu durum da, bize iman eğitiminin esas alınması gerektiğini hatırlatıyor.

Bu anlatılanlar, başkasıyla olan ilişkiler için geçerli gibi görünüyorsa da, bir insan, eğer kendisini amel konusunda ihmalkâr görüyorsa, çare için yine aynı yollara başvurmalıdır. Yoksa imanı uygulama çabası, yani amel çabası; imanın tahkiki, tahkimi gibi çok mertebelerinin olduğunu bilerek, o mertebeleri artırma yönünde olmazsa, yani, imanın tahkikinden kaynaklanan bir çaba olmazsa, yalnız başına ve yalnız amel için “çaba”, amelin imanî boyutunu ihmal etmeyi beraberinde getirdiği için, amel ediyor olduğunu görmekle, imanının tamam olduğu zannına götüreceğinden daha tehlikeli bir “çaba” olacaktır. Çünkü ameli, ameline güvenmeye, yani, riyaya dönüşüyor demektir. Bu noktaya çook dikkat etmeliyiz.

Kur’an’daki “İman edenler ve amel-i salihte bulunanlar” tabiri veya teşviki, “iman edenler ve imanının iktizasınca amel edenler” olarak anlaşılmak zorundadır. Çünkü bir ameli, “amel-i salih” yapan, o amelin kaynaklandığı imandır.

Amele muvaffak olmak isteyenler, ki hepimiz isteriz, iman eğitimine daha da fazla ehemmiyet vermelidirler.

Zamanınızı tekrar aldığım için özür dilerim. İnşaAllah sadra şifa olmaya vesile olur.

Mehmet Ali –

“amelden ve imandan neler kastedildiği değişebiliyor, o yüzden bayağı çetrefilli bir tartışma”

Gelin şu işin adını tam koyalım. Daha doğrusu hepimizin aklındakini açıkça söyleyelim de neden bahsettiğimiz iyice bir belli olsun. Biz “amel” deyince aslında namazı kasdediyoruz arkadaşlar; başka hiç birşeyi değil.

Bunu söylemediğimiz için “amel amel” deyip duruyoruz, işleri bir türlü çözemiyoruz. Şimdi soruyu bir kez daha ortaya koyalım; iman eğitimi yapan kişi “namaz  kılmıyorsa” bu  ne anlama gelir?

Neden mi namaz? Şundan; İslam’ın şartı ve de amelleri 5 tane. Şehadeti herkes yapıyor.

Haccı geç, zekâtı geç. Neden? Bunları yapma durumunda olan zaten az; yapma durumunda olanların da bu amellerde pek bir problemi yok. Yani bir başka deyişle, biz amelleri neden yerine getirmiyor insanlar deyince, neden hacca gitmiyorlar diye sormuyoruz. Yok böyle bir vaka.

Hatta orucu da geçin; o da kahır ekseriyetle problem değil; hemen herkes onu yapıyor. Geriye ne kaldı? Namaz. Hah, şimdi devam edin tartışmalarınıza… “Amel” değil, namaz diyeceksiniz…

Ayrıca, neden “amel (!)” etmiyorlar imana yoğunlaşanlar diye soranlara şöyle soracağım; Yaratıcısı adına elma yemeyi neden amel saymıyorsunuz? İman çalışanlar amel de yapsın diyenler böyle demezlerdi eğer ki elma yemeyi salih amelden saysalardı. Ya da gök yüzüne baktığınızda, nedir bu yahu demek amel değil mi? Bal gibi amel. Peki, neden onu amelden saymıyorsunuz? Benim bu soruya cevabım şu; eski paradigmadaki tanımlarınız ve sorularınız ile yeni paradigmanın bir tanımını anlamaya çalışıyorsunuz da ondan. Bu mümkün değildir. Yeni paradigmanın parametrelerini ancak inkılabı gerçekleştirip bu tarafa geçtiğinizde anlayabilirsiniz. Hem öteki tarafta kalalım hem bu tarafı anlayalım derseniz işte burada da görüldüğü gibi sittin sene bu problem çözülmez.

Hani, bir saat tefekkür bin aydan yani 80 sene ibadetten daha hayırlıydı? Ne oldu? Gökyüzüne bakıp nedir bu acayip şey diye sormayı amel kabul etmezseniz, ondan sonra sorarsınız, iman eğitimini öne çıkaranlar neden ibadet etmiyorlar diye.

Ali – Mehmet Ali hocam, “şarap içenle şu içenin ayırımını yaparken çok rahat oluruz da, her ikisi de şu içiyor olan iki kişinin ayırımını yapmaya gelince, ayırım yapmayı gerektiren bir durum yok gibi geliyorsa işte problem burada yatıyor” diyorsun. (İnsanlar arasında ayırım yapmak zorunda değiliz. İman ile amel ayırımının nerede başladığını tespit için konuşuyoruz). Doğru mu anlıyorum?

Mehmet Ali hocanın yazdıklarından şu sonucu çıkardım:

Amel, elma yerken Yaratıcısını tefekkür etmektir. Amel, domuz eti değil de kuzu eti yemekten ibaret değildir. Doğru mu?

Gökyüzünü seyrederek heyecanlanmaktır amel. Bir açık kadın resmi değil de, Kâbe’nin resmini duvara asmaktan ibaret değildir amel. Doğru mu anlıyorum? Bu misallerle “duvara kadın resmi asalım, domuz eti yiyelim, fark etmez” demek istemediğimi söylemeye gerek var mı?

Bu noktaların belirginleşmesi, netleşmesi için sittin sene böyle konuları konuşsak değer, diyorum. Zaten iman eğitiminin önemi veya Risale-i Nurların “ayat-ı imaniyeyi” kendisine rehber edinmesinin hikmetini anlamak böyle pratik problemlerin çözümü ile mümkündür.

Mehmet Ali – “İman birinci dereceden önemli” dediğimizde işi, hemen ve acilen ve ilk elden ve başka yere kaçmadan ve de derhal amele değil, “namaza” getirenleri eskiden hep namaz çok önemli ya; onu nasıl ihya ederiz derdindeler zannediyordum. Öyle zannettiğim için de hep o soruya hitap edecek cevaplarla ikna edici söylemler geliştirmeye çalışıyordum. Ama olmuyordu. Nedenini şimdi anladım; mesele namaz meselesi değil. Hem de hiç değil(miş).

Öteki tarafı nasıl bırakıp bu tarafa geçeceğizin derdinde insanlar. Yani, biz şu ana kadar din deyince aklımıza ilk gelen şey namaz idi, amel idi; şimdi sen o namazın namaz olabilmesi için iman diye bir şey çıkardın; biz ise ondan pek anlamıyoruz. O yüzden, gel bu işi tekrar namaza bağlayalım da eski tas eski hamam devam edelim. Çünkü bizim rahat olduğumuz yer orası. Yani bütün dert, inkılap gerçekleşecek mi gerçekleşmeyecek mi?

“Namaz farz değil mi” ama diye dertlenenler, her nedense (!) “mesail-i imaniyenin tafsilen öğrenilmesi farz-ı ayındır” demiyorlar pek!? O da farz-ı ayn, bu da farz-ı ayn. Neden birisine bu kadar teveccüh var da diğerine gelince “evet ammaa…” diye sorunlar başlıyor??? Çünkü “atalarımızın” dininde biz, mesail-i imaniyeyi farz diye görmedik de ondan. Ey amel odaklı cemaat-i müslimin! Bir gün gidip te camide farz namazı eda edenlere, aynı zamanda iman etmek de bu kıldığınız namaz kadar farzdır diye uyardınız mı şu ana kadar? Uyarmadıysanız neden uyarmadınız?

Zafer –

“…yani, imanın tahkikinden kaynaklanan bir çaba olmazsa, yalnız başına ve yalnız amel için “çaba”, imanı boyutunu ihmal etmeyi beraberinde getirdiği için, amel ediyor olduğunu görmekle, imanının tamam olduğu zannına götüreceğinden daha tehlikeli bir “çaba” olacaktır. Çünkü ameli, ameline güvenmeye, yani, riyaya dönüşüyor demektir.”

Kişinin iman boyutunu ihmal ederek amel için çabalaması beraberinde illaki amele güvenmeyi, yani riyayı mı getirir?  Ki bu kişi amel açısından kendisini çok eksik görse bile?  Tezat var gibi gözüküyor.  Amelinin çok eksik olduğunu düşünen kişi nasıl ameline güvenebilir ki?  Yoksa… elde etmeyi umduğu amele güveniyor olmasın?  Bu düşünce yapısını da geçmişte yaptığı (eksik de olsa) amellerden çıkardığı sonuca dayandırıyor olmasın?  Zaten, mesela mala mülke güven de böyle değil mi?  Yani, “elimde az var, şu kadar daha olsa dünyadan yana endişem olmazdı” diye mantık yürütülmüyor mu?

Ali – Katılan kardeşlerimizin hepsine teşekkür ediyorum, Allah razı olsun. Daha dikkatli düşünmeye teşvik ediliyoruz.

Usul bakımından çoook önemli olan bu konuda sittin sene konuşsak değer. Gerçekten bu konunun, Risale-i Nurların anlaşılmasında ve dolayısıyla, Kur’an’ın “ayat-ı imaniyesinin” anlaşılmasında önemli bir problem olduğuna inanıyorum.

Hala derdimi anlatabildiğimi zannetmiyorum. Ne denildi önceki emailde? “Amel ediyor olduğunu görmekle, imanının tamam olduğu zannına götüreceğinden… ameli, ameline güvenmeye, yani, riyaya dönüşüyor demektir.”

Siz (Zafer hoca) ise diyorsunuz ki: “Tezat var gibi gözüküyor.  Amelinin çok eksik olduğunu düşünen kişi nasıl ameline güvenebilir ki?”

Problem burada zaten, amelini eksik görmek, ameline güvenmenin işaretidir. Bunun alternatifi, amelini eksik görmemek değildir. Amelini eksik gören kişi, çözümü, amelini çoğaltmakta değil, amelinin temelini oluşturan ve böylece ameli netice verecek olan iman terbiyesine girmekte aramalıdır. Amelini iman esasına oturtma duasını yapan kişi, imanın tahkikine çalışarak, amelinin gerçekleşmesine esas teşkil edecek temelleri atıyor demektir. Yalnızca amelini çoğaltma ihtiyacı hissetmek, daha önce de denildiği gibi, “amel ediyor olduğunu görmekle, imanın tamam olduğunu zannedip, imanın tahkiki için dua etmesine (yani iman eğitimine girmesi veya devam etmesine) ihtiyaç hissetmemesi ihtimalini ortaya çıkarıyor. Bu kişi için ameli yapıyor olmak, iman meselesinin halledildiği anlamına geliyor olabilir. Bu nefsin bir kandırmacası olabilir. Bu noktayı yakalayıp, iyice düşünmek lazım.

Şu ayeti iyi çalışalım. Kur’an, Risale-i Nur gibi kaynakları yalnız okumak yetmez. Ders yapmak lazım. Onun için ayeti “okuyalım” diyemedim. Türkçe tercümeleri konunun anlaşılmasına değil, anlaşılmamasına yardımcı oldukları için, Nur Dede’nin mealini alıyorum aşağıya:

10:58 “Cenab-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-i fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen daima rahmet ve keremine iltica et, Ona güven…” (24. Söz, 5. Dal, 2. Meyve).

Buradan amel önemli değil anlamı çıkartmayalım. Mehmet Ali hocamızın vurguladığı gibi, madem amelin değeri kaynaklandığı imana dayanıyor, amel için imanın olması şartını ihmal etmeyelim. Onun rahmet ve keremine iltica edip Ona güvenebiliyor musun? Bu noktaya odaklan. Amelinde de bu noktaya odaklan. Tekrar etmek gerekirse: Kur’an’ın ayat-ı imaniyesini ihmal eden bir din geleneğinden geliyor olduğumuz için (Aslında bin yıldan beri teraküm eden bir hastalık), “imanı da ihmal etmemek lazım” vurgusu, yani iman eğitiminin zorunluluğu vurgusu, bizim için şart! Bunu anlamalıyız.

Tekrar edeyim.

– İman, ameli netice verebilir, vermelidir.

– Amel, imanı netice vermez!!! Buraya dikkatimizi çekmek istemiştim.

İmanın sabitleşmesi için amel mutlaka gereklidir. Ama şimdi amelden ne anlamalıyız? Bunun üzerinde durmak ihtiyacını hala hissediyorum. Çünkü anlatamadığımı hissettim.

Daha açık ifadeler ile konuyu ele almak gerekiyor:

Bir kişi var şarap içiyor. Bu kişiye A diyelim. Diğer bir kişi de var su içiyor. Bu kişiye B diyelim.

A içme amelinde, haram amel işliyor. B ise içme amelinde helal olan bir amel işliyor. Yani, A kötü, B iyidir gibi görünüyor.

Bu sonuç, amele, günah-sevap ekseninden bakmanın sonucudur.

Şimdi, amele, bir de iman-küfür ekseninden bakalım:

Farz edelim ki, şarap içen A, iman eden bir kişidir ama nefsine uyuyor şarap içiyor. Kendisinin, içtiği şarabın Yaratıcısı Allah’a inanıyor, yaratıcısının şarap içmesine razı olmadığını biliyor ama yine de içiyor (Bir önceki emailde “amel imandan bir cüz’ değildir” hükmünü hatırlamak şart burada). Şarabı içtikçe, “Bu mereti bir türlü bırakamadım, Ya Rab beni bu durumdan kurtar, beni affet” diyor. Daha önce de söylendiği gibi “istiğfar imanın iktizasıdır. Eğer istiğfar etmiyor, yanlış amelde bulunduğunu itiraf etmiyorsa, o zaman buradaki tarifimize uymaz, yani iman eden kişi özelliğini taşımaz demektir. Bu noktanın karıştırılmaması lazım. Burada biz yalnızca iman ettiği halde amel etmeyen bir kişinin durumunu irdeliyoruz ve çarenin nerede olması gerektiğini araştırıyoruz.

Yine farz edelim ki su içen B, iman etmeyen bir kişidir ve fakat şarap değil, şu içiyor. Su içmesinin nedeni, Yaratıcısının suyu helal kıldığından değildir. Çünkü ne kendisinin ve ne de suyun Yaratıcısına inanmıyor ki. Böyle bir kişi su içme amelinden bir fazilet kazanmadığı gibi, yanlış bir amel yaptığını da kabul etmediği için “istiğfar” etmesi dahi söz konusu değildir.

Sonuç: şarap içen A iyi durumda, su içen B kötü durumdadır. Neden şimdi durum değişti? Hani A kötü, B iyi idi?

Olaya yaklaşımımızda temel esaslar değişti. Yani, ameli, iman-küfür ekseninden değerlendirmek ile günah-sevap ekseninden değerlendirmenin farklılığı ortaya konuldu.

Canım, adam hem su içsin hem de iman eden olsun, daha iyi değil mi? Evet, daha iyi. Şimdi bu iki kişinin amelini değerlendirirken, Kur’an’da ve Risalelerde daima dikkatimize sunulan iki unsuru birleştirelim. Birçok ayette ifadesini bulan, “İman edenler ve amel-i salihte bulunanlar” cümlesinden anlıyoruz ki, iman edilecek ve imanına göre amelde bulunulacak. Yani, Yaratıcı kabul edilecek (iman eğitimi yapılacak) ve ondan sonra Yaratıcılığı kabul edilmiş olan Allah’ın izni, yani müsaadesi ile Onun yarattığı su, Onun adına ve sonra da Onun izniyle içilecek. Onun adına olmadan Onun izni dairesinde olursa (B örneğinde olduğu gibi) hiçbir fazileti yok!!! Çünkü su içme amelinde, suyun Yaratıcısı tanınmıyor ki onun izni aransın! Demek ki, iman tesis edilmeden amelden bahsetmenin, amele teşvik etmenin bir değeri olmaz.

İşte bu nokta çok önemli!

Peki, şarap içen mümin A’ya ne diyeceğiz? Yine iman eğitimi yapacağız. Yani, A’ya, inandığı, Kendisinin Yaratıcısının, şarabın Yaratıcısının, yani Allah’ın izni, müsaadesi olmadan bir iş yapıyor olduğunu söylemeye gerek var mı? Zaten biliyor ve onun için istiğfar ediyor ya!

İşte bu noktada Allah’a istiaze etmesi (sığınması) için gerekli olan eğitimi vermek gerekiyor.

Şimdi 13. Lem’a’da ele alınan “istiaze” (Allah’a sığınma) konusunun hedefi ve bizim konumuzla ilgisine geçelim: (Bir not: Bu gibi müzakerelerimiz çok ciddi bir boyutta gerçekleşiyor, el-hamdu lillah. Risaleye referans veren arkadaşlar daha sınırlı bir referans verseler -mesela, 13. Lem’a’nın neresi, hangi yönü vs. – ve de mesajı okuyup da cevap veren arkadaşlar verilen referansları da inceledikten sonra cevap verseler daha isabetli ve bereketli olur, inşaAllah.)

Başlıktan da anlaşıldığı gibi, konu, Şeytanın desiselerine karşı Allah’a sığınma, ondan yardım dileme ile ilgili. Onun için “ehl-i iman” hitabı çok kullanılıyor. Dikkat ettim, amel hizmetini esas alan hiç bir analiz yok. Her bir İşaret’in neredeyse hepsinin sonunda Şeytanın vesveselerine karşı sığınacak “kaleniz sünnet-i seniyyedir,” “O kale-i metin, o hısn-ı hasîn (sağlam kale) ise, şeriat-ı Muhammediye ve sünnet-i Ahmediyedir (asm)” diyor. “İşte, ey ehl-i iman, o çelik ve semavi kale, Kur’an’dır. İçine gir, kurtul.” İşte, ey ehl-i iman! Şeytanın bu müthiş tahribatına karşı en mühim silahınız ve cihazat-ı tamiriyeniz istiğfardır ve ‘Euzu billah’ demekle Cenab-ı Hakka ilticadır. Ve kaleniz Sünnet-i Seniyedir” diyor. Bu vurgu, Hulusi abinin 13. Lem’a’yı okuduktan sonra anladıklarını belirten Nur Dede’ye yazdığı bir mektubunda da yapılıyor. (Barla Lahikası’nda yayınlandı. 2 ciltlik risalelerde sayfa 1470‘de.)

Çözüm ise şöyle özetleniyor diye anladım: “Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstahak olur.”  (13. Lem’a, 13. İşaret, 2. Nokta.)

Aynı doğrultuda 26. Söz, 2. Mebhas’ın sonunda ehl-i imanın iradesini kullanırken (yani amel ile problem yaşarken) dikkat edilecek nokta şöyle özetleniyor: “Demek, dua ve tevekkül meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.”

Bu ifadelerde amel hizmetini esas alan bir tahlil görülmüyor. Bu durum, “amel yok veya önemli değil” demek değildir. İstiğfara ve Sünnet-i Seniyeye ittibaya teşvik ediliyor. Tekrar ediyorum, Sünnet-i Seniyeye ittibaya teşvik edilirken, amele dair örneklerin verilmemesi kastidir. Çünkü amel esaslı bir hizmet Risale-i Nurlarda görülmüyor. Burayı iyi anlayalım, “amel esaslı bir hizmet”ten bahsediyoruz. Hizmetimiz, amele teşvik değil, Allah’ı tanıyıp, Ona istiğfar ile müracaat etmeye, Kur’an’a sığınmaya ve Sünnet-i Seniyeye tabi olmaya teşvik üzerine oturacaktır.

Burada sorulacak en önemli soru: Kur’an ne eğitimi yapar, Sünnet-i Seniye nedir?

“Kur’an, iman eğitim kitabıdır. Sünnete ittiba ise, Rasulullah’ı (s.) hayatımızda örnek almaktır” diye özet bir cevap verilebilir.

Rasulullah (s.) neyi temsil ediyor? 19. Söz‘de Rasulullah savs şöyle tarif ediliyor:

“Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, külli muarrif”ten ikincisi olan Rasulullah, “La ilahe illallah” der ve dava eder” bir zattır.

O bir “burhan-ı natıktır.”

“O nurani burhan-ı tevhid”dir. Neyin burhanı? “La ilahe illallah”ın burhanı.

“Onun neşrettiği nur ile.. mevcudat dost ve kardeş şekline girdi.”

“O nur olmazsa kâinat da, insan da, hatta her şey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedi bir kâinatta böyle bir zat lazımdır. Yoksa kâinat ve eflak olmamalıdır.”

“Bak, değil zahiri bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalpleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Mahbub-u kulub, muallim-i ukul, mürebbi-i nüfus, sultan-ı ervah oldu.”

“Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevi istikbal ona nispeten bir katre serap hükmündedir. Hem öyle bir saadetten haber veriyor ki, bütün saadet-i dünyeviye ona nispeten bir berk-i zailin bir şems-i sermede nispeti gibidir.”

“Böyle acip ve muamma-alud şu kainatın perde-i zahiriyesi altında, elbette ve elbette böyle acaip bizi bekliyor. Böyle acaibi haber verecek, böyle harika ve fevkalade muciznuma bir zat lazımdır.”

“Bak, dinle: Saadet-i ebediye istiyor. Beka istiyor. Lika istiyor. Cennet istiyor. Hem meraya-yı mevcudatta ahkâmını ve cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor.”

Bu tariflere göre Rasulullah’ın savs sünnetine uymak, bu özellikleri takip etmek değil de nedir? Bu özelliklerin unutulduğu bir devirde, sadece iman hizmeti ile ilgilenmekten, insanları bu özellikleriyle Rasulullah’ın sünnetine  muhatap etmekten,  bu özellikleri esas alarak nefsimizin eğitimine çalışmaktan başka ne yapılabilir ki?!

Bütün mesele, meslek kaymasına dikkat etmektir. Hassasiyetimiz buradan kaynaklanıyor.

Tekrar tekrar söylüyorum, hizmetimizde neyi önceleyeceğiz sorusunun cevabı olarak konuşuyoruz bunları. “İman, hayat, şeriat” üçlemesinde, Risale-i Nur’un iman hizmeti olduğunu hatırlamamız lazım. Bu durum, hayat ve şeriat yoktur demek değildir. Hayat ve şeriat hizmetinde bulunmak için zamanımız ve enerjimiz kalmamalıdır. Yani, iman hakikatlerini tanıyıp tanıtmak, sevip sevdirmekten başka hizmetlere zamanımızı ayıramayız. Eğer kalıyorsa, dikkatimizi çekiyorsa, hala o hizmet alanlarının içerisinde cevap arıyorsak, işte problem buradadır. Hizmet düsturları anlaşılmamış demektir, ki biz bunu konuşuyoruz.

Geleneksel olarak dine hizmet ettiğini veya dine hizmet etmek istediğini söyleyenler, “amel de önemli” vurgusuyla, imana hizmetin (böyle bir hizmetten haberleri varsa) önemini arka plana atmaya çalışırken, Kur’an’ın, Rasulullah savs’in, Kur’an’ın imanî ayetlerinin tefsiri olan Risale-i Nurların usulünü takip edenler, “iman önemli” vurgusuyla, zaten dini amelde boğan bir asrın eğilimine karşı, Kur’an’ın, Rasulullah savs’in, ve Risale-i Nur’un mesleğini ön plana çıkartmak mecburiyetindedirler. Bu hizmet tarzı, ameli arka plana atıp ihmal etmek değildir; zaten amel ön plandadır da, ihmal edilen iman hakikatlerinin ihyası ile muvazzafız, inşaAllah.

Allahu a’alam. Uzattığım için özür dilerim.

Mehmet Ali – Konu hakkında fikir beyan edenlere çok teşekkürler. Çok derinlemesine bu mevzuyu düşünmeme vesile oldu bütün bunlar.

Yazılanların hepsine şöyle bir göz attım ama ayrıntılı olarak okuyamadım henüz. O yüzden, burada yazacaklarım eksik kalabilir; sadece kafamda şu an için oluşmuş fikirleri sizlerle paylaşmak izin yazıyorum bu mesajı.

Şu aşağıdaki alıntıyı girizgâh olarak kullanacağım:

“O yüzden kalbin sesine evet deyip kalkıp abdest alanla, başka bir hevese dönenin şifası aynı olmayacak. O kişi abdest alırken zayıf bir bilinçle alsa bile, namaz vakti boyunca havuzda yüzen adamdan daha iyi. İkisi de ıslanıyor, ama “aşağı yukarı aynı” şey değil. Çünkü birinde imanı uygulamaya koyma çabası var.”

Amel – iman ilişkisini değerlendirmek için çok mükemmel bir örnek bu yukarıdaki alıntı. Şimdi çok net bazı noktaları üzerine basa basa ifade etmemiz gerekiyor. Dikkat lazım. Hemen okuyup geçmeyin inşallah; temel prensipleri oturtmamız gerekiyor.

Örneği açıyorum: İki adam var. Birisi suyu sevdiği için yüzüyor, diğeri abdest alıp namaz kılmak için suda ıslanıyor. İkisi şimdi aynı olur mu canım?

Birisi imanını uygulamaya koymaya çalışıyor.

İtalik yazdığım son cümleye dikkat edin. Doğru bir çıkarım mı bu? Hayır. (Aslında o kişi imanının sonucu gereği abdest alıyor olabilir ancak konunun anlaşılması için burada kesin hayır dedim. Lütfen devamını okuyun…)

Yani, adamın birini abdest alıyor diye görünce “imanını uygulamaya çalışıyor” sonucuna varamayız. Neden? İman, teslim ve taassup farklı şeylerdir de ondan. O adamın hangi nedenden abdest aldığını bilemeyiz. Bir diğer ifade ile her abdest alan, imanını uygulamaya koymak için abdest almaz.

Peki, imandan dolayı değilse başka neden abdest alınır ya?  İşte işin can alıcı noktası burası. Bizim anlamaya çalıştığımız yer iman’da düğümlendiği için bu noktayı çok iyi yakalamamız gerekiyor. O yüzden, bu örnek üzerinde bu şekilde duruyorum. Lütfen takip edin şimdi.

İman, şuhudi delilleri akıl süzgecinden geçirip ikna olduktan sonra varılan kalbî itminan ve emin olma halidir. Her abdest alan bu durumda olmayabilir hatta çoğunlukla bu durumda değildir – ki Üstad’ın bütün derdi de buydu zaten. Abdest alanların sayısının artmasından ziyade hali hazırda abdest alanların bu işi iman merkezli/tabanlı yapmasını sağlama derdindeydi.

İman olmadan abdest alınır mı? Alınır elbet. Teslimiyet, imansız gerçekleşebilir ve çoğunlukla gerçekleşir de… Reddedemediğimiz bir Yaratıcıyı eli mahkûm kabul etmek iman değildir. Küfür de değildir ama iman da değildir. Biz, reddetmemeyi iman zannediyoruz; işte yukarıdaki alıntının problemi burada yatıyor. Adamcağız abdest alıyor işte canım; az da olsa imanı var ki böyle yapıyor. Hayır. Teslimiyeti olabilir ama iman eğitimine girip tahkikini yapmamışsa imanın gerçekleşmemiş olması kuvvetle muhtemel.

Ama o da iman sayılmaz mı? Adamı kurtarma adına, bıçak gibi keskin ve net olmamız gereken bir noktayı flulaştıramayız. Sırat’da yürüyoruz; sırat ince ve keskindir. Hakkın hatırı alidir; adamın biri bir abdest aldı diye ona feda edilmez. Yön belirleme çabasında laubali olamayız. Burası kuzey şurası güney. Bitti. Ha ondan sonra o adama, tam olması gereken yere gitmesi için yardım ederiz; o ayrı bir mevzu.

O adam taklid-i imana sahiptir de o yüzden.. belki…. falan….olamaz mı? Hayır. Taklid-i iman bir oksimorondur. Yani iki zıt kelimenin bir yerde kullanılması gibi. Dev cüce… Yani taklit ise ona iman denmez; iman ise o takliden olmaz.

Peki niye var taklid-i iman terimi? Çocukluğumuzda oyun oynarken, yaşı çok küçükler gelip bizimle oynamak isteyince onları reddetmemek için şöyle derdik; hadi sen de “fasulyeden” oyna bakalım. Birbirimize de göz kırpardık çaktırmadan…  Farklı yörelerde değişik ifade ediliyor olabilir bu. “Fasulyeden” yani ciddiye almayacağız biz seni ama bütün bütün de reddetmek istemiyoruz.

İşte, taklid-i iman böyle “fasulyeden” bir imandır. Bunun anlamı şu; öyle iman olmaz ama hadi seni kırmayalım; şimdilik idare edelim. Ama iki gün sonra ciddi iman etmek şartıyla…

Şimdi halletmeye çalıştığımız soruya dönelim: “İman etmeden amel olur mu? Ya da amel imanı geliştirmez dedik bu doğru mu?”

Cevap: İman etmeden amel olmaz. İmansız yapılan amel imanı geliştirmez — yukarıdaki teslim olmuş ama imanı gerçekleşmemiş kişinin abdest alması gibi. Yani fasulyeden iman edenler sittin sene abdest alıp namaz kılsalar imanları gelişmez. Teslimiyetleri artar belki ama taassupları yüzde yüz artar. Taassup, neye neden inandığını bilmeden tutturup gitmenin sonucunda ortaya çıkan tutuculuktur. Bu şekilde “amel(!)” edenler, yani iman gerçekleşmeden abdest alıp namaz kılanlar mutaassıp olurlar; imanın verdiği emniyetten fersah fersah uzaktırlar.

Denemesi bedava. Gidip camideki “müslümanlara” neden Allah’a inanıp durduklarını bir soruverin bakalım ne cevap alacaksınız? Büyük çoğunlukla cevabın şu olacağını siz de bilirsiniz; “Estağfirullah, o ne demek? Allah’a inanılmaz mı? Töbe, töbe…” Ya da buna benzer, kekelemeler, topu taca atmalar vesaire.

Bu tür bir cevap, imanın olmadığını gösterir; istediği kadar adam sabah akşam namaz kılsın. Bu yöntemle o adamın imanı bir gram bile artmaz. Taassubu artar; sorgulamaya kalksan seni şeytan ilan edip çarmıha gerer en fazla.  İşte bu anlamda “amel”  imanı arttırmaz. Aksine, iman etmeye giden yolu kapar.

Hakiki imanın önündeki en büyük engel, fasulyeden iman etmiş adamlardır. Bunun sebebi de, fasulyeden oyuna dâhil edildiklerini bilmemeleridir.

Birileri onları uyandırmalı ama nasıl? Herkes uyandırılmaya hazır değil ve tahkiki imana giden yolda benim gördüğüm en büyük engel bu.

Abdullah Berâ – Yukarıda bahsedilen tahkiki iman temelli amel ile genel anlaşılan amelin birbirine karışmaması için ikincisine “klasik amel” diyeceğim.

Klasik anlamda anlaşılan amel kolay, tahkiki iman (yoğun tefekkür, düşünce süreci, tasdik) ise zordur. O yüzden birçok insan iman eğitiminden “klasik amele” kaçıyor. Anlamından bihaber olarak sayfalarca kuran okumak , anlamadan evrad-u ezkar okumak vs. kolaydır. Ben bunların hiç bir anlamı yoktur diyeceğim ama bir yerde üstad anlamadan da okunsa insandaki bazı latifelerin istifade edeceğini söylüyor. Tabii birçok insan da Kuran eğitiminden sonsuz istifade etme imkânı varken anlamadan okuyarak bir birim istifade etmeyi tercih ediyor. Ne zaman “altında iman şuuru, bilinç olmayan amel boştur” desem tepkiyle karşılaşıyorum. Tepki gösteren insan güya binlerce müslümanı kurtarmaya çalışıyor ama esas yaptığı şey, söylenilenlerin, üzerine bastığı zeminin kaymasına sebebiyet verdiğini görmesi ve panik olması. Bu şekilde bakarsa, bir anda bütün hayatı altüst olacak. “O kadar kıldığımız namazlar boş muydu yani?”

Şimdi burada “altında şuur olmayan amel” boştur derken imanın sonsuz mertebesi olduğunu unutmamak lazım. Yani birçok insanın yaptığı “klasik amelin” altında belli seviyede (çok az da olsa) bir iman vardır. Cenab-ı Hakkı tanımanın (isimlerinin) sonsuz mertebesi vardır ve hangi insanın hangi isimlerin hangi seviyesinde bulunduğunu bilemeyiz, bilmemiz de gerekmez ve vazifemiz değil. Dolayısıyla Ali abinin vurguladığı gibi iman eğitimine devam etmek gerekiyor. İlk olarak kendimiz için ve sonra üstadın yaptığı gibi “kimin nefsi benim gibiyse nefsimle beraber dinlesin”.

21. sözden

“Sakın deme, “Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede?” Zira bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin-velev hissetmezse-namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır-velev şuurun taallûk etmezse. Fakat derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunur. Fakat bütün o merâtipte, o hakikat-i nuraniyenin esası bulunur.”

Mesele bana çok basit geliyor ama yanlış mı anlıyorum acaba?

İnsan ne kadar iman ederse, ne kadar “God conscious” yani “İsim ve sıfatlarıyla beraber Yaratıcısının bilincinde” ise, ihsan şuurunda ise, o kadar bunun sonuçları hayatında görünür. Bu sonuçların kıymeti olur. Bu sonuçlara salih amel diyoruz.

“İman ettik ama klasik amel yapamıyoruz” cümlesi yanlış bir cümle. “iman ettik ama hala şu günahları işliyoruz” cümlesi de. İman ettin ama senin imanın seni o “günahlardan” uzak tutacak seviyede değil. Günah denen olay Allahtan uzak bulunma halidir.

Uç bir örnek vermek gerekirse bir insan yanında bir arkadaşı olduğu zaman “günah” olarak tabir edilen şeyleri işleyemez. Ama İlmi sonsuz olan ve her şeyi gören bir Zatın önünde nasıl yapıyor bu işi? Çünkü imanı, arkadaşının yanında olduğundan emin olduğu kadar yaratıcısının huzurunda olduğundan emin olmasına yetecek kadar değil. O seviyede değil.

İman hads haline gelince adetler ibadete dönüşür. Bu ne demek? Bir insan hayatını “God conscious” olarak yaşarsa içinde bulunduğu haldir salih amel. Bir insan tefekkür eder, tefekkür ettikçe marifetullah’ı artar, “God conscious” olma mertebelerinde ilerler, ilerledikçe şevki artar ve kısır döngünün zıddına olrak “salih bir daire”ye girer. Böyle bir insanın bütün yaptığı tefekkür vs. salih ameldir. Bir insanın yaratıcısının isimlerini tanıma yolunda ilerledikçe (her şeyde Rahim, Kerim, Cemil, Celil, Rezzak, Şafii, Musavvir gibi isimlerle, yani hem enlemesine farklı isimlerle, hem de boylamasına yani her bir ismin içerisindeki mana mertebelerinde ilerleyerek) yaptığı tanıma işlemi salih ameldir. Böyle bir salih amel insanın imanını artırır. Yoksa bilinçsiz bir şekilde yapılan yatıp kalkmalar değil.

Üstad namazı da bu şekilde tarif ediyor 9. söz 2. nüktede:

“İbadetin mânâsı şudur ki: Dergâh-ı İlâhîde abd kendi kusurunu ve acz ve fakrini görüp kemâl-i Rububiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.”

Kul yaratıcısını tanıdıkça hayreti ve muhabbeti o dereceye ulaşıyor ki yaratıcısına karşı kendini ifade etmek istiyor. “Nasıl şükredebilirim Sana, hayretimi ve muhabbetimi nasıl ifade edebilirim” şeklindeki bir fıtri soruya Cenab-ı Hak “şu şekilde namaz kılarak” şeklinde bir cevap gönderiyor.

Yukarıdaki paragraflar doğru ise o zaman neden belli bir format sunulmuş gibi bir soru akla geliyor. Yani insanın tefekkür içerisinde olma süreci zaten salih amel. Neden ayrıca bir format verilmiş? Bu soruya karşı aklıma gelen şeyler şunlar:

Olay sembolik sanki. Mesela Hac’da birçok şey semboliktir. Hac baştan aşağıya sembollerle donatılmıştır tevhidi ifade eden. Hz. Hacer’in koşması vs. Bir yerde hatırladığım kadarıyla şöyle bir şeyler söylenmişti: “Medine’de Resulullah’ın (s.) kabrini görmek, insanların en kâmilinin bile fani olduğunu gözleriyle görmek, tek Baki’nin Cenab-ı Hak olduğunu müşahede etmek içindir”.

İşte namazın da böyle bir değeri var. Yaratıcının huzurunda el pençe kıyamda durmak, onun önünde eğilmek, secdeye kapanmak. Bunlar insanın aklından ziyade bütün hislerine hitap eden şeyler. İnsan sadece akıldan ibaret olsaydı, yukarıdaki paragraflarda bahsi geçen tefekkür boyutlu ibadet şekli yeterli olurdu belki ama insanın birçok diğer latifesi var. Nefis secdeye kapanmak istemez. Bu duygu mahlûkat karşısında secdeye kapanmamak için verilmiştir ama nefis bunu Yaratıcısına karşı da kullanır. İnsanın secdeye kapanmasının nefsinin dize getirilmesi ile ilgili sembolik bir anlamı var.

Bir annenin çocuğuna karşı duyduğu sevgi, merhametten dolayı içi kaynar ve çocuğu kucaklar. Yaratıcısını tanıyan bir insanın bir annenin çocuğuna olan sevgisinin milyonlarca mertebe üstünde hissettiği şeyler karşısında, hayret ve muhabbetten ne yapacağını bilememesi durumu karşısında Cenab-ı Hak diyor ki ona: “Secdeye kapan, rüku yap, kıyamda dur”.

Erkan – İman ve amel kavramlarının zihinlerde alışılagelmiş üstünkörü anlamları da bu tür tartışmaların süregelmesine sebep olmuştur diye düşünüyorum. Mesela iman inanılan ve sorgulanmayan bir şeydir diye bilinir. İnanıyoruz işte denilip geçiliyor. Şahsen “neden inanıyoruz” veya “neden inanmak gerekiyor” diye sormanın çok elzem olduğuna inanıyorum. Bu şekilde geçiştirilen iman kavramı maalesef amel üretemiyor. Asırların yorgunluğu da kelimelere çökünce yani “önceden düşünmüşler, taşınmışlar, cevap bulmuşlar işte, yeniden Amerika’yı ben mi keşfedeceğim” tarzı yaklaşımlar özellikle hayatı mesele olan iman meselesinde sıkça karşılaşılan bir tavırdır.

Mehmet Ali –

“Şimdi burada “altında şuur olmayan amel” boştur derken imanın sonsuz mertebesi olduğunu unutmamak lazım. Yani birçok insanın yaptığı “klasik amelin” altında belli seviyede (çok az da olsa) bir iman vardır.”

Hayır. Önceki söylediklerim bunu değiştirebilmek içindi ama sen hala az da olsa iman vardır diyorsun.

Fatmanur – Bu konudaki vurgunuzu ben de çok iyi anlayamıyorum Mehmet Ali Hocam.

Başka bir mektupta “iman bir taş yığını değil ki” gibi bir ifade kullanılmıştı. Yani imanın mahiyetinde “ya hep olur, ya da hiç olmaz” gibi bir durum yok. Her ne kadar adını iman eğitimi ya da iman tahkiki koymasa da taklidi imana sahip görünen insanların da bazı noktalarda tahkik yaptıklarına şahit olabiliyoruz. Tahkik “kasti” olmayınca ve süreklilik arz etmeyince faydası çok çok cüzi kalıyor olabilir. Bazılarında tahkik olayı gerçekten hiç yoktur ama bunun tespitinin bize faydası var mı? Bizim idealimiz değil zaten onlar.

Mehmet Ali – Fatmanur hanım, bunu bu şekilde ifade ettiğiniz için çok teşekkürler. Bu noktayı muhakkak anlamamız gerekiyor diye düşünüyorum şahsen. Önemini ifade etmek için yeterli kelimeler bulamıyorum desem herhalde abartmış olmam. Çünkü o kadar kilit bir nokta ki burası.

Öncelikle şu tespiti açık seçik ifade edelim.

Biz burada hiç kimsenin imanının derecesini ölçmek için uğraşmıyoruz. Bunu kesinlikle aklımızdan çıkartmamamız gerekiyor. Yani A kişisi, B kişisi ya da şu bölgede oturanların imanları nedir, ne değildir var mıdır yok mudur… vs. kesinlikle böyle bir işimiz yok. Tamamıyla bu işin esaslarını anlamaya çalışıyoruz.

Ya da birilerini imansız etiketiyle tanımlamaya da çalışmıyoruz. İman nedir onu anlamaya uğraşıyoruz.

“Bazılarında gerçekten hiç yoktur tahkik olayı ama bunun tespitinin bize faydası var mı?”

O kadar faydası var ki bize bunun; elli değil yüz sayfa yazı yazsak onun için değer. Bizim bütün derdimiz bu; başka hiç bir derdimiz yok. O da nedir biliyor musunuz? Şu: “Tahkik nedir, ne değildir? Tahkike nasıl ulaşılır?

Yani birisi bana bu iman dediğin şeyle ilgili ne öğreneyim dese, bu iki sorunun cevabını öğren başka hiç birşey öğrenme; gözün açık gitmez diye kesin garanti veririm.

Dedim ya, bu tespitin bize ne faydası var sorusu karşısında o kadar heyecanlanıyorum ki, bunun önemini nasıl yaparım da hakkıyla ifade ederim diye güçlük çekiyorum şu an. Her söyleyeceğim şey, onun önemini ifade edemeyecek diye hayıflanıyorum. Karşılıklı konuşuyor olsak, yüz ifadeleri, el kol işaretleri, ses tonuyla bunu öyle abartırım ki ama şu anda sadece yazma durumunda olduğumuzdan, bu şekilde ifade etmeye çalışmaktan başka bir seçeneğim yok. O yüzden böyle tekrarlayıp duruyorum ki önemi anlaşılsın diye. Bilmem anlatabildim mi?

Hadi bir daha söyleyeyim. Ettekraru ahsen velev kane yüzseksen dedikleri gibi, bu tespiti yapmamız bizim en birinci vazifemiz. Bunu yapmadan olaya devam ettiğimizde, hep işin bir ayağı sakat gidecek ve gittiğini de maalesef hep müşahede ediyoruz.

Bir örnek vereceğim şimdi. İman bilgi cinsinden değildir. Aynen keman çalmasını bilmek gibi. Müzik notalarının adını ezberlemek, kemanı elimize alıp Mozart’tan bir parça çalabilmekte hiç bir anlam ifade etmez. Mesela ben müzik notalarının hepsinin adlarını ezbere biliyorum ama bir notayı bile kemandan çıkartmam söz konusu değil.

Şöyle düşünelim. Bir kişi var ve bu kişinin amacı, Mozart’ın bir senfonisini keman ile çalabilmek. Bu kişi, o senfoninin notalarını alıyor eline ve hepsini başta sona ezberliyor. İlk önce do ondan sonra mi, sol, do, fa… Beş bin nota olduğunu düşünelim bu senfonide. Adam, bütün notaların hepsini hiç şaşırmadan baştan sona ezberinden sayabiliyor. Ve o senfoniyi kemanla çalmak hedefi için sadece bu çalışmayı yapıyor.

Şimdi soru şu: “Bu adam böyle yapa yapa günün birinde birden o senfoniyi çalmaya başlayabilir mi kemanıyla?” Buyurun verin cevabını.

Şöyle diyebilir miyiz yani? “Evet, sadece notaları ezberlemek işe yaramaz ama o da en azından bir ameldir işte canım, keman çalma hedefine ulaşmada hiç bir şekilde etkisi yoktur diyemeyiz; öyle öyle, az da olsa sadece ezberleyerek keman çalabilir belki de. Evet, keman çalmanın pratiğini yapsa daha iyi ama bu da bir şekilde keman çalma egzersizidir işte canım” denir mi? Denmez.

O adam, ömrü boyunca notaları ezberleyip dursun. Asla bir gün gelir de keman çalma pratiğine dönüştüremez o ezberi. Onun için ancak ve ancak, o ezberlediği notaları keman enstrümanı üzerinde çıkartmaya çalışması gerekir.

“Ama adamcağız o kadar ezberledi yahu, neden keman çalmasına dönüşemez diyorsun ki, belki de dönüşür” demek mantıksızlıktır. “Belki de Allah onun o kadar çalışması karşısında o ezberini, keman çalma kabiliyetine dönüştürür, ne biliyorsun” demek saçmalıktır. Öyle bir yaratılışla karşı karşıya değiliz.

Aynı şekilde, yüzme öğrenmek isteyen birisi, istediği kadar yüzme sırasında kullanılan kasların adlarını ezberlesin, bu onun yüzme yeteneğini geliştirmede sıfır etkiye sahiptir. Yüzme öğrenmek için, suya girip onun pratiğini yapmak şarttır; daha iyi olur değil; şart. O adam tutar da kendini suya atarsa ve yüzmeyi beklerse, boğulmayı hak eder ve boğulur da… Zavallı adamcağız, hâlbuki ne kadar güzel, tüm yüzme hareketlerinin adlarını ve yüzme stillerini ve yüzme sporunun tarihini çok güzel öğrenip ezberlemişti; neden yüzemedi acaba denmez.

“Taklid-i iman, belki de bir gün tahkike ulaşıverir canım ne biliyorsun” demek de aynı şekilde saçmalıktır. İman ve bu dünyadaki yaratılış ve Yaratıcımızın bize rehberliği, “yahu belki de böyle oluverir, nereden biliyorsun” şeklinde bir muğlaklığa ve laubaliliğe kesinlikle sahip değildir. Doğru yol apaçık bellidir; hiç bir lamı cimi olmaz.

“Bir yol tutturduk gidiyoruz ama inşallah doğru yoldur, Allah sonumuzu hayretsin, zaten ne de olsa Allah istediğini hidayete erdiremez mi canım” şeklinde bir yaklaşım yüzde yüz yanlıştır. İman emin olmak demektir; emin olmanın tek bir yolu vardır, o da tahkik.

Biz taklid-i iman lafını kullana kullana o hale gelmişiz ki,  zannediyoruz, bir de böyle bir iman çeşidi var; yani taklidi olan da iman ama tahkiki olandan olursa daha iyi olur hani. Hayır. Tek bir iman vardır o da tahkikten sonra elde edilir. Diğerine iman denmez– tanım gereği. Yani tahkiki iman bir lüks değil en temel ihtiyaçtır; tahkiki iman bir iman mertebesi değildir; imanın ta kendisidir.

Ama din deyince aklına amelden başka bir şey gelmeyen günümüz “Müslümanları” için tahkik, işin süsüdür. Mesela, tefekkür ile ilgili söylemlere dikkat edin. Şöyle derler, tefekkür de, iyidir hoştur; arada çiçeklere bakıp tefekkür etmek lazım.

“De” ekine yaptığım vurguya dikkat ettiniz mi? Yani aslında, amel dediğin, camiye gidince yapılan şeye denir ama arada hani böyle garnitür cinsinden tefekkür de yaparsa insan, fena olmaz…

Hâlbuki tefekkür etmek yani yaratılışta Yaratıcıyı görmek, eserde Müessiri görmek, amelin ta kendisidir. O gördüğün ve sıfatlarının tecellilerine şahit olduğun Yaratıcıyı anmak için gidip camide namaz kılarsın; yani çiçeğe bakmadan namaz kılmak hikâyedir. Evet, küfür değildir ama iman da değildir.

Lütfen, lütfen, lütfen, “taklit de olsa adam iman ediyor” demeyin sakın… Bu çoook önemli…

Not. Yukarıdaki ayırımın yapılmasının çok önemli olduğunu söylemiş miydim?? Bir kez daha hatırlatayım. Bu ayırım, bu işin en temel meselesidir. Onu gereği gibi atamazsak, üzerine bina ettiğimiz şeyler hep sallanıp durur. (Devamı)

Stone Divider

Katılanlar: Şeyma, Ali Mermer, Mehmet Ali Akgün, Ümeyye İsra Yazıcıoğlu, Zafer ÖzdemirAbdullah Berâ, Erkan Göktaş, Fatmanur Köksal.

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır.

Diğer yazıları için tıklayın.

Fikrinizi Paylaşın