İman, Salih Amel İlişkisi – II

Mustafa – İman-Amel mevzuunda bir kaç sorum olacak.

1. Ali Abi’nin “Amel, imanı netice vermez!!!” önermesine aklım takıldı. Bunu söylerken müsbet amelin imanı takviye etme imkânını ayrı bir kategoride mi değerlendiriyoruz acaba…  Aklın imandan bir hissesi olduğu gibi kalbin, ruhun ve sair hassalarımızın, latifelerimizin de birer hissesi olsa gerek.  Namaz, oruç, hac, zikir ve sair ameller sırasında çekilen meşakkat, gösterilen sabır, zikredilen tılsımlı esma-i ilahiye, secde gibi hallerde Allah’a yaklaşmak, oruç ile Allah’ın rahmet ve sevgisini celbetmek, meleklerin halka-i zikrine dahil olmak, meleklerin duasına mazhar olmak gibi haller ve bu hallerle beraber gelmesi muhtemel teveccüh-i ilahiye herhalde kalbimizde, ruhumuzda ve sair hassalarımızda bir tesir icra edecektir. Neticede hidayet ancak Allah’tan geliyor ve yukarıdaki haller Allah’ın teveccühünü celbetme imkânını içlerinde taşıyorlar. Hatta ihtimal ki bu teveccüh aklımızda da bir tesir icra ediyordur. Bu tesirin bir tezahürü de imanın takviyesi olabilir mi acaba? Hatta imansız bir şahıs için düşünürsek, acaba müsbet amel bu şahsın hidayetine, dolayısıyla imanına vesile olabilir, imanını netice verebilir mi? Tersinden bakarsak, menfi amel de melekleri uzaklaştırmak, insanı Allah’ın teveccühünden mahrum bırakmak gibi sebeplere bağlı olarak imanın zayıflamasına, hatta belki nihai kertede imansızlığa kapı açabilir mi? Burada günahların kalbi karartması ile alakalı hadisi hatırlıyorum.

2. Müsbet amel ve menfi amel şeklinde bir ayrım da yapmak gerekir mi?  Bir de belki Mehmet Ali Abi’nin iman-amel münasebetine atıfta bulunarak imanlı amel-imansız amel ayrımını da yapmak gerekir mi?

3. Kişinin imanına güvenmesi de (bu tahkiki iman bile olsa) dikkat etmemiz gereken bir tehlike midir? Kişinin imanına güvenmesi bir cihetten bakıldığında kendisinden olmasa bile kendinde olan bir şeye, yani masivadan bir cüzze güvenmesi manasına gelebilir mi? Aklıma Peygamber Efendimiz’in (sas) Allah’ın rahmeti olmasa kendisinin bile cennete giremeyeceği mealinde rivayet edilen hadisi geliyor…

4. Umumen düşündüğümüzde asıl problem neye olursa olsun “güvenmek” olabilir mi?  Hani beyn el-havfi ve’r-reca, korku ve ümit arasında yaşamak diye bir düstur vardır. Güvenmek o iki halin arasındaki müphemiyetin dışına çıkmak olur mu? Tabii burada tevekkül ile güven arasında da bir ayrım yapmak gerekecek herhalde. Tevekkülü Allah’ı vekil tutmak, işini ona bırakmak, netice ne olursa olsun rıza göstermek, ecri neticede değil de bu rızada aramak, güveni ise belli bir neticeyi hedef tutup o neticenin gerçekleşmesi için bir kaynaktan destek beklemek olarak anlayabilir miyiz? Tabii bu netice cennet yahut cehennem gibi arası kesin hatlarla ayrılmış ve nihai neticeler olunca iş biraz karışabilir…  Ne düşünürsünüz?

Ali – Mesele, özet halinde söylenecek olursa,  “Evveliyetler” (öncelikler, priority) meselesidir. Kur’an bize, “iman edin ve amel-i salihte bulunun” anlamında muhatap olur da, tersi bir tavsiye görülmezse, (yani, amel edin ve iman edin gibi) iman öncelikle olmak üzere, imana dayanan, imandan kaynaklanan amel bizim için önemli olmalıdır.

Biliyorsunuz, bir arkadaş edineceğimizde, mesela, evleneceğimizde, farkına varmadan hemen dikiyoruz gözümüzü amele: Daha önceki müzakerelerimizde kullandığımız bir örnek ile konuşacağım: “İçki içiyor mu?”

İşte can alıcı nokta burası. Alışmışız dini, amel ekseninde görmeye, algılamaya. Dikkat edersek bir kişinin içki içmesi mutlaka o kişinin içki içmeyenden daha kötü “amelli” olduğunun belirtisi olmayabiliyor (Konu şu müzakerede geçmişti). Bir kişinin içki içmeyip de şu içmesi de, o kişinin içki içene göre daha iyi amelli olduğunu göstermeyebiliyor. Önemli olan suyu, Allah’ın adına ve Onun izniyle içiyor olma şuurudur ve bu şuur ile şu içme ameli “ubudiyet” olur. Amele değer kazandıran iman boyutudur.

Bir çekirdeğin içindeki ukde-i hayatiyeyi ihtiva eden hücre ile protein olan etrafındaki yağa benzetiyorum, iman-amel ilişkisini, eğer doğru ise. Ukte-i hayatiye olmadan yağ tabakası bitkinin büyümesine menşe’ olmaz, olamaz. Ukde-i hayatiye olan hücre, yağ tabakası ile beslenir. Eğer bu teşbih doğru ise, yağ tabakasından hayat çıkmaz ama, ukde-i hayatiye olan hücre, yağ tabakasından beslenir. Yaratılışın kanunu (kanun-u tekvini) böyledir.

Bu gibi teşbihler bize fayda verir mi bilmiyorum. Çünkü meselenin aslı, Anadolu kültürü olan “dini amelden ibaret görmekte” düğümleniyor. Yani, “Amel varsa, iman zaten var; iman olmazsa neden amel olsun ki?” zannedilmesi,  bizim, hizmetin istikametini belirlememizde yanılgılara sebep veriyor. Hassasiyetimiz de bu noktadadır. Yoksa amel düşmanlığı yapmak falan hiç değil, inşaAllah. Tekrar ediyorum, hizmet hangi eksen üzerine tesis edilecek? Diğeri de o eksene tabi kılınacak. Eğer hizmet iman ekseninde ise, amel, iman eksenine tabi kılınacak. Amelinde eksik gördüğümüz kişiye, iman eğitimi takdim edilecek, amel eğitimi değil! (Herkes, hatta gayr-i Müslimler bile bilir ki, Müslümanlık dininde içki yasaktır. Kimse içkinin yasak olduğunu bilmediğinden içiyor değildir. İçkinin yasak olduğuna dair bir hizmet yapmaya gerek yok. İçki içen birini vazgeçirmek istiyorsanız o kişiye, Yaratıcısı tanıtılır, Onun abdi, kulu olduğu ve dolayısıyla, Onun mülkünü Onun rızası dışında tasarruf etme hakkına sahip olmadığının yani İmanın hakkaniyetinin eğitimi yapılır, hizmet iman esasına oturtulur.)

Evet, amelden iman çıkmaz, fakat, eğer amel meyvesini almak istiyorsak, iman hizmeti yapılacak. Amel hizmeti çok basittir. Bir ilmihal kitabı veya şimdilerde Google bu işi hallediverir. Bu nedenden olsa gerek, amelin Kur’an’da neredeyse birkaç ayet müstesna (onlar da zorunlu olduğu için) detaylı bilgisi verilmez. Peygamberden (SAV) nakille öğreniriz. Ama yine dikkat lazım. Ameli amel yapan dayandığı iman hakikatidir.

Peygamberden (SAV) yapılan nakillerde amelin zahiri rivayet edilir. Yine Peygamberin yaptığı rivayet edilen bir amelde, o amelin dayandığı iman hakikati rivayet edilemez. “Peygamber (SAV) şu ameli şöyle bir imanî idrak ile yapmıştı” diye bir rivayet fiziken mümkün değildir. Çünkü kimsenin imanını rivayet etmek mümkün değildir.

İman hakikatlerinin terbiyesi, Kur’an’ın %95’ini teşkil eden ayetleriyle yapılmıştır. Yani, Kur’an iman terbiyesi kaynağıdır. Biz de Kur’an talebesi olmak zorundayız. (Risale-i Nur’u da Kur’an’ın imanî ayetlerinin terbiyesini yapması yönüyle tercih ediyoruz.) Özellikle bu devirde, iman sarsıldığı yani iman konusunda taklit hâkim olduğu için, bizim iman eğitimi kaynağı olarak Kur’an’a muhatap olmamız şarttır.

Söylemeye gerek bile yok ama bilgi cinsinden söyleyivereyim dedim: Amelde taklit caizdir, imanda taklit caiz değildir. En müsamahalı selef âlimleri “İmanda taklit muvakkaten caizdir” demişler. Mehmet Ali hocanın vurgusunu yaptığı “taklidi iman caiz değildir” hükmü, ehl-i sünnet ulemasının icmaıdır. Maalesef bu hakikat ihmal ediliyor. Bizim çok hassas olmamız lazım. Mehmet Ali hocanın gündeme getirdiği şu meseleye dikkat etmemiz lazım: Oksimoron denilen mesele çok önemlidir. Bir şey mahiyeti itibariyle taklit ise, iman değildir; imanın ise emniyet, yakin, katiyet ifade eden sonuç olması gerektiğinden, iman taklit olamaz. Taklidi imanın muvakkaten caiz olduğuna dair verilmiş fetvalar, tarihte, İslamiyet ile yeni tanışanların, Kur’an’ı bilmedikleri için, Kur’an’daki iman eğitimleri zaman alacağından, bu süreç içinde ölürlerse, Müslüman mezarlığına konmaları ve cenaze namazlarının kılınması için verilmişti diye hatırlıyorum eski okumalarımdan. Dikkat edilecek olursa ne Kur’an’da ve ne Sünnet-i Rasulullah’ta ve ne de sahabe veya sahabiyelerin hayatında taklit diye bir şey görülmez ve mevzu bahis bile değildir. Taklit tamamen sonradan çıkmış bir meseledir.

Bir insan hayatı boyunca su içse, bu ona iman kazandırmaz. Suyun Rabbini tanıyıp da O’nun adına su içen kimse her su içtiği zaman suyun Rabbini tanıdığı nispette Rabbi hatırlayacağı için, bu hatırlama (zikir) o kişinin imanını takviye eder, sabit kılar, imanı meleke haline getirir. Dikkat etmek gerekir: İmanı kavi ve sabit kılan, şarap değil de şu içme ameli, değildir. İmanı sabit ve kavi kılan “ibadet”tir. İbadet ise bir ameli sırf emredildiği için yapmaktır. Yani Emredeni tanıyarak, Onun Uluhiyetini, Rububiyetini tanıyarak bir ameli yapmaktır. Yani, ibadet, şarabı değil de suyu içme tercihini yaptıran faktördür. Eğer böyle bir faktör yoksa, eğer suyun Rabbini tanıyan bir eğitimden geçilmemiş ise gördüğümüz gibi dünyada herkes su içiyor, ama iman hasıl olmuyor. Dikkat lazım, bu eğitim yalnızca akılla yapılan bir eğitim değildir. İman akıl midesinden geçenlerin kalbe inmesiyle gerçekleşir. Kalp ise, bütün duyguları, latifeleri temsil eder.

Önemli olan, Kur’an ve Kur’an’ın iman ayetlerinin tefsiri olan Risale-i Nur’un talebeleri olarak hizmetimizi, hem kendimize ve hem de diğer muhtaçlara ulaştırmada, imanın mı, yoksa amelin mi öne çıkarılacağına kendimizin karar vermesidir. Kültürdeki beynimize işlenmiş, duyduğumuz hikaye veya menkıbelerle değil de, Kur’an’ın % 95 ayetleriyle terbiyesini yaptığı iman hakikatlarının eğitimini temel alacak bir Kur’an talebesi olmak için çalışmalıyız. İhmal edilen kısmı takviye etmek gerekir. Zaten bütün camilerde dinden bahsedenlerin, veya dini faaliyet göstermek maksadıyla hizmet edenlerin dilinde hep amel vurgusu var, “iman hizmeti” ihmal ediliyor.

Böyle bir ortamda, hala “müsbet amel imanı takviye eder” diye amelin öne alındığı bir hizmet tarzına sahip çıkmak, Kur’an’ın hikmetine aykırı görünüyor. Ameldeki meşakkatin, “meşakkat”  diye görülmesi başlı başına bir problemdir. Bu gibi konuların hepsinin iman hakikatleri perspektifinden değerlendirilmesinin şart olduğu kendisini gösteriyor. Yoksa Kur’an ile bize Rehberlik yapan Rabbimizi bir türlü anlamayacağız. Secde ile Allah’a yaklaşmak, Allah’a yaklaşma şuurundan dolayı bir değer kazanır. Yoksa kafanı yere koyma amelinden değildir. Secde etmek için kafamızı yere koyduğumuzda, bu iman şuuru bize, Rabbimizi tanımada meleke kazandırır. İmanımızın artması değil, sabitleşmesi için yapılmış bir “dua’ mesabesindedir. Önemli olan, secde amelini öne çıkarmak değil, kime secde ediyor olduğumuzun bilincini öne çıkarmaktır. En azından, insanların, kime secde ediyor olduklarının eğitiminden bin yıldan beri mahrum ediliyor olduğunun bilinciyle, “iman hizmeti”ni öne çıkarmak lazım. Ancak böyle bir hizmetten sonra insanlar taklidî secdelerini tahkiki yapabilirler. Yani, iman hakikatlerinden kaynaklanan bir secdeye dönüştürebilirler, inşaAllah.

Bu gibi meseleler kanaatimce, kendimizi imanın hakikatlerine muhatap etmek konusunda duyduğumuz ihtiyaca göre değer kazanıyor. Eğer “mevcut imanı kullanarak müslümanları kendimize tabi kılmak” istiyorsak, onlara, eksikliklerini tamamlayacak bir iman hizmeti teklif etmek yerine bulundukları durumun yeterli olduğunu söyleyerek onları rahatlatıp, onların teslimiyetinden faydalanmak gibi, Kur’an’a ve Rasulullah’ın risalet görevini ifada takip ettiği usule aykırı bir yol takip etmek zorunda kalırız. Risale-i Nur mesleğinde kesinlikle böyle bir usul yoktur, çünkü Kur’an-ı Kerim’de böyle bir usul yoktur. Risale-i Nur mevcut imanı kullanmaz. Risale-i Nur mevcut imanı tahkik ettirmek mesleğidir.

Aslında hassasiyetler buradan kaynaklanıyor. Eğer Müslümanları iman eğitimine davet edersek, meşguller, zamanları yok. Ama “amellerine dikkat et, zaten bu işin hakikatini bilenler senin için düşünüyor, Allah’a dua ediyorlar, sen yalnızca onları destekle kurtulursun” dersek, yani, farz-ı ayn olan herkesin bizzat kendisinin iradesini kullanarak yapması gereken bir teşebbüs olan iman eğitimine davet etmezsek, onların rahatını bozmadığımız için, insanî duygularını kullanarak Kur’an’ın iman eğitimine girmek gibi bir sorumluluktan kurtardığımız (!) için, bizi severler ve bize taraftar olurlar. Biz de bizim taraftarlarımızı, tabiri maruz görün, söylemek zorundayım, “yolunacak kaz” muamelesine tabi kılarız (insanî hassaları, o hassaları veren Zat’ı tanımada değil, duygusallığı taklide dönüştürüp paralarını almada kullanırız) ve sayıları çoğaldı diye de hava atar dururuz. Bu sebeplerden dolayı olmalı ki, “iman hizmetinin taliplileri ise azdır, bizim azlara yardım etmemiz gerekir” der, Said Nursi.

Biliyorsunuz, iman, “irade-i cüziyenin sarfından sonra Rabbimizin kalbimize ilka ettiği nurdur.” Peki, irade-i cüziyemizi nerede kullanacağız ki iman nuru kalbimize ilka edilsin? İmanın hakkaniyetinin anlaşılması, yani, farz-ı ayın olan imanın esaslarının tafsilen bilinmesi yolunda kullanılan bir irade-i cüz’iye, imanın kalbe ilka edilme nedenidir. Şu esbap dairesi olan dünya hayatında böyle bir tercih yapılmadığı sürece, hangi ameli hangi iman gerekçesi ile ifa ediyorsak, o gerekçe olduğu yerde kalır, gelişmez. Bunu anlamamız lazım.

İhmal edilen iman eğitimini mi önceleyeceğiz, yoksa hala amel teşvikleri yaparak, iman eğitimini ihmal mi edeceğiz?  Tercihimizi yapmamız lazım.

Mesela, 2. Şua‘da “Tevhidin meyveleri” anlatılır. Dikkatli okuyalım bakalım, Tevhid’e inanan bir kişi, nasıl meyveler elde ediyor? 2. Şua’da Tevhid’e inanan bir kişinin, bu imanı hayatına nasıl yansıyor?  Kendi ruhunda, kalbinde, latifelerinde, Tevhid hakikatleri nasıl etkilerini gösteriyorlar? Onun için, Kur’an-ı Kerim’in devamlı vurguladığı, “iman edenler ve amel-i salihte bulunanlar” ifadesindeki inceliğe dikkat ettiğimizde, ancak imanın hakikatlerini hayatına taşıyan bir insanın bu meyveleri yediğini anlayabiliriz. Esas “amel” burada başlıyor. Bizim amellerimiz, bu şuur ile yaptığımız ubudiyetlerimizdir. İşte bu ubudiyet, Rahmet-i İlahiyeyi celbeder. Amelimiz, yani namazımız, orucumuz, meşakkat anlamında olmamak şartıyla, bu ubudiyet hali ile ifa edildiği nispette Rahmet-i İlahiyeyi celbeder, mükâfata mazhar olur, inşaAllah. Ama bu mükâfat bizim imanımızın artmasına değil, mevcut imanımızın bulunduğu mevkide muhafazasına vesile olur, inşaAllah.

İmanın artması için Ubudiyet anlayışının artması lazım. Bunun için de, irade-i cüz’iyemizi bu maksatla kullanmamız lazım. İnşaAllah irade-i cüz’iyeyi kullanmayı, yalnızca fiili amellerden ibaret zannetmiyoruzdur. Bize verilen bütün duygularımızı, o duyguları Vereni tanımak için kullanma iradesi kastediliyor. Ayrıca tanıdığımız Rabbimizin, tanıdığımız kadarıyla, emirlerine itaat, nehiylerinden kaçınmak için de irademizi kullanacağız. Zaten bu konuda bir problem yok. Neredeyse, insanların kahir ekseriyeti, iradesini, Rabbini tanımak yerine, inkâr etmediği dinin emirlerine itaat ve nehiylerinden kaçınmak yolunda sarf ediyor.

Dikkat edilirse Hz Musa aleyhisselam’ın dini, Yahudi din adamları (hahamlar) tarafından yalnızca amellerdeki kurallara indirgenip, vahyin getirdiği iman terbiyesi ihmal edildiği için tahrif olmuştu. Hz İsa aleyhisselam ise, ihmal edilen Rabbi tanıma üzerinde durarak, etrafındaki insanlara davette bulundu. Kuralların aynen Tevrat’taki şeklini muhafaza eden bir Şeriatla geldi. Yeniden amelin tanzimine ihtiyaç yoktu. Zaten sapma, dini amele indirgemekden kaynaklanmıştı. Şimdi bir daha amel vurgusu hikmetsiz, belki de yanıltıcı olacaktı. Hz İsa aleyhisselamdan sonra, St. Paul, Rabbi tanımayı yalnızca “Yaratıcı Allah’ı tanımaya” indirgedi ve dolayısıyla Şeriat’a gerek yok diye yorumladı ve şimdiki Hıristiyanlık çıktı ortaya. Kaderin bir cilvesidir ki, St. Paul, Yahudi hahamı idi, fakat çok amelci bir grup olan (İslam tarihindeki Hariciler gibi) Pharisee idi. Hz İsa as’ın havarilerine ve takipçilerine hahamlık yetkisini kullanarak çok eziyet de çektirmişti. Sonra Hz İsa’nın getirdiği dine tabi olmaya karar verince, diğer Pharisee hahamlarının tazyikine ve tezyifine muhatap oldu, işkence çektirildi. Pharisee mezhebine olan kininden dolayı, ameli tamamen reddetti ve yalnızca “Bir Yaratıcı olan Allah’a imanın yeterli olduğuna” ve dolayısıyla marifetullah eğitimine ihtiyaç olmadan, Pagan Romalıları (Avrupalıları) dine davet etti. Kolay olan, Yaratıcı Allah inancına dayanan ve ameli de reddeden bir din tebliğine başladı. Allah’ı diğer isimleriyle, yani Rahman, Rahim, Hakim, Alîm ve özellikle Mabud olarak tanıtmadığı için, havarilerden olan Peter ve Barnabas, St Paul’ün bu tavrını değiştirmemesi üzerine O’nu terk ettiler. St. Paul, “Allah yalnızca kâinatı yaratandır ve başta yarattı şimdi ara sıra müdahale ediyor” şeklinde bir Allah inancına sahip olan ve çok yüzeysel olan bir dini Pagan Avrupalılara telkin etti. Başarılı oldu, belki milyonlarca takipçisi oldu, ama şimdi görüyoruz ki, şeriatı ve dolayısıyla ibadeti olmayan, Allah’ı tek tanımayan Hristiyanlık, milyarlarca takipçisi olan bir din olarak karşımıza çıktı.

Teslis akidesi, Hz İsa as’ın ulûhiyet özellikleri vs. hep bu iman eğitiminin yüzeyselliğinin sonucudur. Dikkat edelim, İslamiyet’in Hristiyanlığın akıbetine düşme tehlikesi var. Hem Hz Musa as’ın ve hem de Hz İsa as’ın tebliğ ettiği dinler, bu iman eğitiminden mahrumiyetlerinin sonucu olarak Yahudiliğe ve Hristiyanlığa dönüşüp tahrif oldular.

Hz Muhammed aleyhissalatu vesselam, Rabbi bütün esmasıyla tanıtan ve tanıdığı Rabbe Ubudiyet ile mukabelede bulunmak üzerine dini tesis eden Kur’an ile insanlara muhatap oldu. Şeriatı yeniden tesis etti. Şeriat, bir ameli, iman ettiği Rabbi tanıdığını bildirmek üzere sırf O emrettiği için yapmaktır. Yani, O’nun emrine uymak şuuruyla yapmaktır diyebiliriz. Sünnet-i Seniyye de budur. Şari’i hatırlattığı için Sünnet-i Seniyye önemlidir. Rasullallah aleyhissalatu vesselam, ubudiyetin esasının eğitimini yapan Kur’an ile sahabeyi terbiye etti, “La ilahe illallah” dava ederek, bu Vahid ve Ehad olan Allah’ı tanıtarak ve Ona ubudiyet ile mukabelede bulunarak yaşamanın eğitimini verdi.

Lütfen, 19. Söz‘ü okuyarak, Rasulallah’ın hangi özellikleriyle Risalet görevini ifa ettiğine bir daha dikkat edelim. Daha önceki mesajlarımda da vurgulamıştım, ama maalesef dikkatler bir noktada kilitlendiği için hala mesele açıklığa kavuşamıyor.

Şimdi biz, kendimize meslek edinirken, Anadolu’da ihmal edilen iman terbiyesini (Rabbi bütün esmasıyla tanıma ve tanıtma, sevme ve sevdirme terbiyesini) ve o imana göre ubudiyet etmeyi esas almazsak, biz de, Allah’ın dinini, bir yönüyle, tekrar bütün çalışmaları amel kurallarını tespit edip tebliğ etmeye hasreden Hahamların dini olan Yahudiliğe; diğer yönüyle de, yalnızca Yaratıcı Allah’ı tanıyan St Paul’ün Hristiyanlığına dönüştürmeye başlayabiliriz. Bunun emareleri görüldüğü için, Risale-i Nur, Kur’an’ın terbiye usulünü esas alarak, muhataplarına ubudiyet manasında (yani içinde Rabbimize abd olduğumuzun bilincini taşıyan) amelleri netice veren, Kur’an’ın imanî ayetlerini esas alan bir hizmet başlatmıştır. Özetle, taklidi imanı tahkike çevirme hizmeti denilebilir.

Diyorsunuz ki, “Aklın imandan bir hissesi olduğu gibi kalbin, ruhun ve sair hassalarımızın, latifelerimizin de birer hissesi olsa gerek.” Evet, çok doğru söylüyorsunuz. Zaten imanın yalnız aklın bir faaliyeti olduğunu söyleyen yok ki aramızda. Akıl kendine ait görevini yapacak, kalp, sair hassalar, latifeler, ruh kendilerine ait dualarını yapacaklar ki, sonuçta imanın kalbe ilka edilmesi için, esbap dairesinde bir dua edilmiş olsun. İnsanın hangi unsuru, imana talip olmada ihmal edilirse o unsur mahrum bırakılmış olur. Dikkat edersek, kalp, ruh, sair hassalar ve latifelerin hissesi, iman hakikatlerine talep için irade-i cüz’iyenin kullanılma alanındadır. İrade-i cüz’iye yalnız akıl ile verilen karar değildir ki. Risale-i Nurlarda özellikle Şualarda kullanılan bir ifade olan “Şuur-u imanî”, bütün duyguların eğitimini ihtiva eder. Şuur yalnızca aklın eğitimi değildir, olamaz. Buna şuur denmez. Dolayısıyla, bu itirazın iman-amel meselesi ile ilgisini ben kuramadım.

İnşaAllah bu söylenilenlerden, “secde etmeyeceğiz, oruç tutmayacağız vs., bunlar gereksizdir” diyorum gibi bir saçma sonuç çıkarılmaz.

Fatmanur – Ali ağabey de değinmiş ama ben de yeniden ifade etmek istedim. İman konusunda sebepler dairesinin dışına çıkarak düşündüğümüzde yanlış çıkarımlar yapabiliyoruz sanki. Biz acıktığımızda mesela Allah benim iyi niyetime ve iyi amellerime binaen beni doyuracaktır deyip oturup beklemiyoruz. Sebeplere başvurarak Allah’ın emrine itaat ediyoruz. İman konusu da bu kanuna dâhil. Biz soracağız, sorgulayacağız, gerçekten öyle mi diyeceğiz, alışkanlıklar perdesini yırtmaya çalışacağız, kâinata, hadiselere dikkatle bakacağız vs. (yani sebeplere başvuracağız) ki hidayet verilsin. “Ben niye varım, ne yapıyorum” diye bir kaygım yoksa, hatta bunu hatırlatanlardan kaçıyorsam ama bir yandan da fakirleri doyuruyorsam, fakirleri doyurma eylemi bana iman verilmesine vesile olmaz diye düşünüyorum.

Mustafa – Ali Abi’nin öncelikler bahsine katılıyorum.  Elbette iman önce gelmeli.  Bu noktada bir ihtilafımız olduğunu zannetmiyorum.  Ama yine de dikkat etmemiz gereken başka bazı meseleler olabilir.  Allah (cc) iman edenler ve salih amel işleyenler derken ameli imandan sonra zikretmiş ama zikretmiş.  Onun için de biz imana vurgu yapmaya çalışırken ameli olduğundan ehemmiyetsiz gösterebilecek imalardan kaçınmalıyız diye düşünüyorum.

Fatmanur Hanım’ın yazdığı üzere elbette biz dergâh-ı ilahinin kapısını çalmakla mükellefiz.  Çalacağız ki verilsin.  Men talebe ve cedde, vecede…  Kim ciddiyetle talep ederse talep ettiğini bulur…  Burada sorum şu: İmanım varsa ve olan imanım ile Allah rızası için fakirleri doyuruyorsam, bu fiilim Allah’ın rızasına nail olmak suretiyle beni Allah’ın teveccühüne mazhar kılar ve bu mazhariyet de imanımın takviyesine vesile olabilir mi?  Olur mu demiyorum.  Olabilir mi?  Çünkü amel imanı netice vermez demek (eğer imanın takviyesini ayrı bir kategoride değerlendirmiyorsak) olamaz manasına geliyor.

Bana olabilir gibi geliyor çünkü bu tür inkişafların kesbi değil vehbi olduğunu düşünüyorum.  Tabii burada esbap dairesi anlayışımızı biraz tevil gerekiyor gibi.  Esbap dairesi darü’l-hikmet olan bu dünyaya ait.  Ama hidayet gibi bazı mevzular var ki bunlar esbaba değil takdir-i ilahiye tabiler.  Bizim çalışıp çabalamamız, sebeplere başvurmamız Allah’tan talep etmekten ibaret.  Verip vermemek O’nun bileceği iş.  Biz şuurlu bir şekilde imanın tahkiki yolunda ömür tüketsek bile hikmeti iktiza ederse imanımızı bir dirhem inkişaf ettirmeyebilir.  Bunu adaletsizlik olarak da değerlendiremeyiz çünkü biz işin onun hikmetine bakan yüzünü bilemeyiz.

Öte yandan bir adam risaleleri yüz kere duysa bizim bir kere duymakla anladığımızın ancak onda birini anlasa ama o anladığı ile amel edip ameli ile Allah’ın teveccühüne mazhar olsa, Allah öyle dilerse bizim tahayyül bile edemeyeceğimiz iman mertebelerine mazhar olabilir.  Dahası o adam bunun farkında da olmayabilir…  Tabii bu “E zaten Allah dilerse veriyormuş, dilemezse vermiyormuş.  Bizim yapacağımız bir şey yok.  Yan gelip yatalım.” manasına gelmiyor.  Gelmemeli…  Teveccüh meselesinin inceliği burada.  Allah’ın teveccühüne, teveccüh edip hidayet etmesine muhtacız.  Dergâh-ı ilahinin kapısını çalmak da teveccühe vesile.  O halde “yok ben bu kapıyı çalmayacağım” demenin manası yok.  Allah’ın bizi imtihana hakkı var.  Bizim Allah’ı imtihana haddimiz yok.

Bütün bunlar var olan imanın takviye ve inkişafı ile ilgili.  Tabii böyle bir mevzudan bahis için imanın mertebeleri olduğunu da kabul etmek lazım.  Bu biraz oksimoron gibi durabilir.  Küfür ile iman arasındaki çizgi net bir çizgi.  İman ya vardır ya yoktur.  Mesele, var olan imanın dereceleri var mıdır?  Burada da belki “imanın dereceleri” derken aslında “yakinin dereceleri”ni kastediyoruz.  Yani bir şahsın Allah’ın varlığını birliğini kabul ettikten, yani iman ettikten sonra, Allah’ın tecellileri, esması, sıfatları, hatta belki Zat’ı üzerine bilgisini artırması, inancını kuvvetlendirmesi, hatta belki bazı tecellileri tecrübe etmesi mümkün olabilir.

Bunu bir adım öteye götürüp “ameli olmayan bir adam merhametli olduğu için fakirlere yemek yedirse bu dolaylı olarak imanına vesile olabilir mi” diye sorduğumda aynı ölçüde net bir cevabım yok.  Ama içimden buna da müsbet cevap vermek geliyor.  Çünkü olur mu diye doğrudan ve mutlak bir sebep-netice ilişkisini sormuyorum.  Olabilir mi diye soruyorum.  Olmaz demek Allah’ın iradesine sınır koymak gibi geliyor.  Madem hidayet Allah’tan, O’nun teveccühünü celbetmek hidayeti vermesine vesile olabilir.  Madem fakire yemek yedirmek Allah’ın sevdiği bir fiil, bunu imansız bir şahıs da yapsa Allah’ın teveccühüne mazhar olabilir.  Bu adam Allah’a inanmadığı için Allah’tan talep de etmiyor.  Yani ortada bir tahkik yok.  Ama yine de teveccüh olabilir.  Allah o teveccüh ile bu adamın kalbine tahkik ihtiyacını koyabilir.  Neden ol(a)masın?

Tabii bir de bu meselenin hizmet ciheti var.  İman hizmeti mi, amel hizmeti mi? İmandan soyutlanmış bir amel hizmetinin imkân dairesinde olmadığı kanaatindeyim.  Biz burada hizmet derken Allah rızası için hizmetten bahsediyoruz.  İmanı olmayan adam Allah’ın rızasını kazanma kaygısını da taşımaz.  O halde imandan soyutlanmış bir amel hizmeti de olamaz.  Hizmetten bahsediyorsak imanı da bunun içinde, ama az ama çok, görmek zorundayız.  İman yoksa hizmet de olmaz.  Ama “iman yoksa” diye başlayan bir cümle tehlikeli bir cümledir.  Tekfire gidebilir.  Allah muhafaza, geri dönüp söyleyeni kâfir edebilir…  Burada “Benim mesleğim haktır” deyip “Hak yalnız benim mesleğimdir” dememek mühim gibime geliyor.

Yanlış anlama olmasın diye bir tekrar ile bağlayayım.  İmanın önceliği noktasında bir itirazım yok.

Mehmet Ali – Kısa kısa kendi düşüncelerimi yazmaya çalışacağım.

Burada sorum şu: İmanım varsa ve olan imanım ile Allah rızası için fakirleri doyuruyorsam, bu fiilim Allah’ın rızasına nail olmak suretiyle beni Allah’ın teveccühüne mazhar kılar ve bu mazhariyet de imanımın takviyesine vesile olabilir mi?  Olur mu demiyorum.  Olabilir mi?

Bu sorundaki, “imanım varsa ve imanım ile Allah rızası için” kısmının altını çiziyorum; varSA… Evet, eğer, varSA… Yaptığını söylediğin amelin, imana dayanıp dayanmaması çok önemli; konuştuğumuz mesele de burada düğümleniyor zaten.

Bu konuda benim argümanım ve yanlış anlamıyorsam Ali hocanın da argümanı şu: günümüz insanlarının kahir ekseriyeti, imanı olup olmadığına bakmadan amele yükleniyor. İmanı “take it for granted” düşünüyor. Yani “kardeşim, ben fakirleri doyuruyorsam, zaten imanım var ki doyuruyorum, sen şimdi bana neden tekrar iman eğitimi yap diye söylüyorsun” diye itiraz ediyorlar. Mesele de burada çetrefilleşiyor işte…

Her fakiri doyuran kişinin tahkiki imanı olmayabilir. Yani sadece görünüşteki amele bakarak kişinin çok kuvvetli iman olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu sebepledir ki, amel yapın diye milleti teşvik etmek yerine, o yaptığınız amelin arkasındaki imanı kuvvetlendirin diye bir hizmet var Risale-i Nurlarda.

Şöyle düşün; iman denilen kavram, matematikteki çarpan kavramı gibidir. Yani bir çarpılan sayı var bir de çarpan sayı. 2 ile 5’i çarpıyorsunuz diyelim. Çarpan sayı ne kadar büyük olursa, çarpılan değişmese de sonuç büyük olur. Çarpılanımız 2 ise mesela, onu 5 ile çarparsak, sonuç 10 olur. Ama 100 ile çarparsak, sonuç 200 olur. Çarpanımız 1000 olursa, elde edeceğimiz sonuç iki bindir. Bakın, 2 sayısı hep aynı kaldı. Ama sonuç katlanarak arttı. İşte, bu örnekteki 2 sayısını amel gibi düşün; çarpan sayılarını da iman. İman seviyen ne kadar artarsa, amel diye yaptığın şeylerden elde edeceğin sonuç o kadar artar. Yani amelin o oranda değer kazanır.

Mesela, Peygamber aleyhissalatu vesselam da sabah namazının farzını iki rekât kılıyordu ben de iki rekât kılıyorum. İkimizin namazı aynı mı şimdi? Görünüşte Hz Muhammed asvm da ben de sadece 2 rekât namaz kıldık. Fark nerede peki? İmanda… Onun imanı ile benim imanım arasında dağlar kadar fark var. O 2 rekât namaz kıldığı zaman, o 2 rekâtın kılınmasının ideali neyse onu yüzde yüz gerçekleştirerek kılıyor ama ben yüzde 1’de kalıyorum belki. Yani Peygamberi Peygamber yapan amelinin çokluğu değil; amelinin arkasındaki imandır. Ya da illa Peygamber olması şart değil, Hz Ali’yi ve onun amelini amel yapan arkasına koyduğu iman boyutudur. Yoksa Hz Ali sabah namazının farzını 200 rekât kıldı da ben sadece 2 rekât kılabildiğim için aramızda böyle bir fark var değil.

Aynı örneğe devam edelim şimdi: bu kılınan iki rekât imanı netice verir mi? Bu soruda netice lafı biraz problemli; yani net değil. Şöyle diyelim, o iki rekât namaz, imanın korunması ve yaşanması adına önemlidir ve sen onu imanını artırmak için kullanabilirsin belki ama iman boyutu tefekkürle yani sanatta Sani’yi görmekle artar asıl; yani eşhedu en la ilahe’deki şahit olma mevzusu.

Buna da şöyle bir örnek verelim; bir ev var, yapılmış ve biz içine girip oturuyoruz. “Bu evin bir yapıcısı olması lazım” demek güzeldir ama işin başlangıcıdır. O evi inceledikçe evi yapanı daha iyi tanırız ve ona olan şükrümüz o oranda artar. Örneğin, bana bir mutfak yapmış çünkü yemek yiyeceğimi biliyor; ne kadar güzel. Bana bir yatak odası yapmış, çünkü yatacağımı biliyor, ne kadar güzel; çok müteşekkir oldum. Evin arkasına bir de bahçe yapmış çünkü orada oturup dinlenmek isteyeceğimi biliyor ve bu ihtiyacıma cevap vermek için onu oraya koymuş; müteşekkir olmam biraz daha arttı… Devam edin, devam edin…

Peki, ben şimdi bu evi yapana nasıl teşekkür edeyim? Cevap: Git iki rekât namaz kıl.

İki rekât namaz kılman, evin sahibini tanıma oranında değer kazanır. Biz, eve girip yan gelip yatmışsak, ama ayıp olmasın diye de bunu yapana ağzımızın kenarı ile teşekkür ediyorsak, onun değeri de o kadar olur işte.

Şimdi böyle bir adama, kalk, her gün beş vakit teşekkür et mi denir yoksa şu içinde oturduğun evi iyice bir tanı bakalım mı denir? İşte iman ve amel ilişkisi bu.

Evet, teşekkür etmeyeceksin denmez ama asıl mesele, evi yapanı ve onun sanatlarını tanımaktır. Onları tanımadıktan sonra sabah akşam teşekkür etsen ne olur etmesen ne olur? Ve de sadece birileri sana teşekkür et dedi diye teşekkür edilir mi? Edilirse onun değeri ne kadar olur? Yani aslında evin sahibini tanıma gibi bir çabası hiç olmayan ama “bizim köyde adettir hep böyle teşekkür etmek lazımmış, öyle diyorlar” diye teşekkür eden adamın o teşekkürüne tanım gereği teşekkür denir mi? Adam şükran hissi ile dolmamışsa onun adına teşekkür denmez ki; taklit denir… İşte aynen böyle… Örneği siz genişletip düşünün devamını…

Ali –

“Ama hidayet gibi bazı mevzular var ki bunlar esbaba değil takdir-i ilahiye tabiler.”

Dikkat! Neler söylediğimize lütfen dikkat edelim: Takdir-i İlahiyeye tabi olmayan bir şey mi var, bu dünyada veya ahirette?

Biz takdir-i İlahi’den ne anlıyoruz? Daha önceki yazılanları bir daha dikkatle okuyalım lütfen. “irade-i cüz’iyenin sarfından sonra…” ne demek? Bu dünyada biz kendi vazifemize bakarız. Bizim vazifemiz irade-i cüz’iyemizi kullanarak müracaatta, talepte bulunmaktır. Böyle bir talep gerçekleşmeden tarlamızda “belki de takdir-i İlahi buğday yaratabilir” diye buğday ekmeden evinde yatan en cahil de olsa bir çiftçi gördün mü hiç? “Vazifeni yap, vazife-i İlahiyeye karışma.” Biz vazifemizi yapmaktan bahsediyoruz. Vazifeyi yapmak üzerinde durmak yerine, insanların en önemli vazifesi olan “iman”ın hakkaniyetini araştırma, Kur’an’a bu maksatla muhatap olma gibi meseleleri, sanki “takdir-i İlahiye”ye güveniyormuş gibi tembelliğe sevk etmek, kanaatimce, yalnızca amel vurgusu üzerine oturtulmuş bir din anlayışından (alışkanlıklardan ve kolaycılıktan) vazgeçmenin  zorluğundan başka bir şey gibi görünmüyor. “Rızkım takdir-i İlahiye tabidir” diye mağazasını açmayan bir esnaf gördün mü hiç? Belki de bu söylediklerini onlara nasihat ederek, “Kardeşim, rızık takdir-i İlahiyeye bakar, sen git eline bir gün de Kur’an’ı al ve bu ne diyor bana diye oku, anlayamazsan anlatanları oku” demek lazım inşaAllah. Bakalım kaç esnafa hayatı boyunca bir defa iman tahkiki için çalışmak üzere bir gün bile olsa mağazasını kapattırabiliriz?

Neden imanın tahkikine gelince bütün savunma mekanizmalarını çalıştırdığımıza dikkatle ve insafla bir daha bakalım. Dünya işine gelince, “Devam et, çalış. Para kazan, çalışmak da ibadettir vs.” diye nasihat ediyoruz da, imana gelince, imana çalışmak da ibadettir, bir saatliğine de olsa günde şu güzel iman eğitim kitapları olan Risaleleri anlamaya çalışalım diyemiyoruz?

Burada, Şeytanın sağdan yaklaşması meselesi olmasın?

“iman yoksa” diye başlayan bir cümle tehlikeli bir cümledir.  Tekfire gidebilir.”

Biz burada kimsenin kişiliği üzerine konuşmuyoruz, tamamen düsturlar konuşuluyor. Lütfen meselenin ciddiyetine dikkat edelim.

Herhalde, biz şu meselelerin önemini bir kez daha hatırlayıp kararımızı öylece vermeliyiz:

“Aziz, sıddık kardeşlerim ve Nur şakirtlerinin küçük pehlivanları,

Asâ-yı Mûsâ âhirlerinde, bazı nüshalarında mübarekler pehlivanı büyük ruhlu Küçük Ali namında bir kardeşimizin sualine karşı verdiğim bir cevap var. Onu okuyunuz ki, o zâta bazı muterizler Risale-i Nur’un kıymetini bir derece kırmak için demişler: “Herkes Allah’ı bilir. Âdi bir adam, bir veli gibi Allah’a iman eder” diye, Nurların pek yüksek ve pek çok kıymettar ve gayet lüzumlu tahşidatını ziyade göstermek istemişler.

Şimdi, İstanbul’da, daha dehşetli bir fikirde, anarşi fikirli küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münafıklar, Risale-i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu imanî hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desisesiyle diyorlar ki: “Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacımız çok yok” diye mukabele etmek istiyorlar.

Halbuki Allah’ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var” deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek-hâşâ-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî Cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez… Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır.

Fakat Ona iman etmek, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. Her neyse…

Evlâtlarım, ehemmiyetli bir hâdise size bu uzun meseleyi kısaca beyan etmeye sebep oldu. Şimdilik sizlere Risale-i Nur’un ehemmiyetli şakirtleri nazarıyla bakıyorum. Mustafa Oruç, çok talihlidir ki, kendi sisteminde ve ruhunda ve ciddiyetinde, az bir zamanda sizleri buldu. Bir iken on Mustafa oldu.

Said Nursi (Emirdağ Lahikası – I [2 Ciltlik Risalelerde sayfa: 1764]).

Abdullah Berâ – Bir insan tohum ekmeden domates istese Cenab-ı Hak verebilir mi? Verebilir ama vermez.

Verebilir çünkü biz kâinatta tecelli eden kudretten bunu anlayabiliyoruz. Ama vermez çünkü Cenab-ı Hak sebeplerle yaratıyor sonucu. Sebebi de sonucu da arka arkaya yaratıyor. Sebebe müracaat sadece bir dua. Sebeplere müracaat etmemek büyük bir saygısızlık. Yani bu yaratılıştan gördüğümüz kadarıyla Cenab-ı Hak diyor ki:” benden domates istiyorsan, duayı tam yap. Tohumu ek vs., fiili dua yap, ellerini kaldır, kavli dua yap, bu yaratılışın benden geldiğini bil, bilinçle, şuurla zikir ve tefekkür yap…”

Buna göre sebeplere müracaat etmeden yapıldığı zannedilen dua, dua değil denilebilir. Ve bu Cenab-ı Hakka karşı büyük bir saygısızlıktır. Yani o diyor ki “domates istiyorsan tohum ek” ama bu insan diyor ki, “hayır bana tohum ekmeden ver”. Sebeplere müracaat etmemek tekvini emre itaatsizlik anlamına geliyor.

Bunu bir adım öteye götürüp ameli olmayan bir adam merhametli olduğu için fakirlere yemek yedirse bu dolaylı olarak imanına vesile olabilir mi diye sorduğumda aynı ölçüde net bir cevabım yok.  Ama içimden buna da müsbet cevap vermek geliyor. Çünkü olur mu diye doğrudan ve mutlak bir sebep-netice ilişkisini sormuyorum. Olabilir mi diye soruyorum. Olmaz demek Allah’ın iradesine sınır koymak gibi geliyor. Madem hidayet Allah’tan, O’nun teveccühünü celbetmek hidayeti vermesine vesile olabilir. Madem fakire yemek yedirmek Allah’ın sevdiği bir fiil, bunu imansız bir şahıs da yapsa Allah’ın teveccühüne mazhar olabilir.  Bu adam Allah’a inanmadığı için Allah’tan talep de etmiyor. Yani ortada bir tahkik yok. Ama yine de teveccüh olabilir. Allah o teveccüh ile bu adamın kalbine tahkik ihtiyacını koyabilir. Neden ol(a)masın?

Hidayeti veren Cenab-ı Hak evet. Hiç bir şey yapmayan bir insana hidayet verebilir mi? Evet verebilir, ama vermez. Biz içinde bulunduğumuz kâinatta bu şekilde görüyoruz çünkü. Adetullah o şekilde. “Hiç bir şey yapmayan bir insana hidayet verebilir” demek görmediğimiz bir şey hakkında spekülasyon oluyor. Bu Allah’ın iradesine sınır koymak değil ki. Allah o şekilde irade ediyor. Yani hidayet vermesini insanın fiili+kavli duasına bağlamış.

Hiç iman etmeden yapılan amellerin değerini neye göre belirleyeceğiz?  Referans noktası ne. Mesela biz amelin değerini ihlaslı olmasına, Rıza-i ilahiye uygun olmasına bağlıyoruz. İman etmeyen bir adamın amelinin değeri bu ameli insanlık adına mı yapması, kendi adına mı yapması, nefsini rahatlatmak, kendini iyi hissetmek için mi (Bazı insanlar derler ya: Yardım kuruluşlarına yardım ediyorum çünkü kendimi iyi hissediyorum).

“İnanmayan bir insan, ama çok dürüst, hayatında hiç yalan söylememiş” denebilir mi? İnanmayan ve dürüst kelimeleri bana oksimoron gibi geliyor. Adam en büyük yalanı söylüyor: “Ben, kendimin ve fillerimin sahibiyim” diyor. “Domates topraktan çıktı” diyor. “Ağrı kesici başımın ağrısını geçirdi” diyor. Adamın bütün hayatı yalandan ibaret, böyle bir insana dürüst denilebilir mi?

Fakire yardım eden inançsız adam sahiden merhamet mi göstermiş oluyor? Bütün kâinata zulmeden bir adam bu. Fakire verdiği ekmeği topraktan gelmiş, kendi parasıyla alıp, kendi “iyilik duygusuyla” fakire veriyor. Bu olayda merhamet mi açığa çıkıyor? Cenab-ı Hakkın rızasına uygun mu gerçekten bu hareket?

Mustafa –

Hidayeti veren Cenab-ı Hak evet. Hiç bir şey yapmayan bir insana hidayet verebilir mi? Evet verebilir ama vermez. Biz içinde bulunduğumuz kâinatta bu şekilde görüyoruz çünkü. Adetullah o şekilde. “Hiç bir şey yapmayan bir insana hidayet verebilir” demek görmediğimiz bir şey hakkında spekülasyon oluyor. Bu Allah’ın iradesine sınır koymak değil ki? Allah o şekilde irade ediyor. Yani hidayet vermesini insanın fiili+kavli duasına bağlamış.

A. Berâ Kardeşim, şu paragraftaki önermeniz için bana nasstan bir delil gösterebilir misiniz?  Çünkü bu bana elmayı bırakınca yere düşmesi gibi kâinatta gözlemleyebileceğimiz bir hadise gibi görünmüyor.  Allah’ın hiçbir şey yapmayan insana (tabii burada hiçbir şeyden kasıt tahkik-i iman oluyor, imansız ama müsbet amel değil) hidayet verip vermediğini nerede nasıl gözlemleyebiliriz?

Ben hidayeti verenin ancak Allah olmasından bu mevzuyu aşağıda izah edeceğim şekli ile esbap dairesinin dışında tutmamız gerektiğini anlıyorum.

“Ama hidayet gibi bazı mevzular var ki bunlar esbaba değil takdir-i ilahiye tabiler.”

Dikkat!!!! Neler söylediğimize lütfen dikkat edelim: Takdir-i İlahiyeye tabi olmayan bir şey mi var, bu dünyada veya ahirette?

Elbette takdir-i ilahiye tabi olmayan bir şey yok.  Ama bu dünya darü’l-hikmet, ahiret darü’l-kudret olduğu için bu dünyada çoğu hadise sünnetullah dairesinde öngörülebilir şekilde meydana geliyor.  Bu hadiselerde sünnetullah’ın dışına çıkılırsa bunu dar manası ile mucize diye değerlendiriyoruz; bir kap yemeğin yüzlerce sahabeyi doyurması gibi…  Ama bu dar manadaki mucizeler yahut kerametler istisnayı teşkil ediyor…  Bazı meselelerin esbaba tabi olmasından kastım bu.  Alıntıladığınız cümlenin evvelindeki iki cümle de yanlış anlama olmasın diye bu manayı önden ortaya koymaya çalışıyor.  Ama yine de yanlış anlama olmuş demek ki…  İşaret ettiğiniz için Allah razı olsun.

Şimdi, sorum şu?

A. Berâ’nın yukarıda alıntıladığım paragrafına da bakarsak, imanın elde edilmesi yahut inkişafı “tarlayı ekersem, sularsam, diğer şartlar da yerine gelirse ekin biter” kabilinden bu dünyaya ait sünnetullaha tabi midir?  Esbap dairesinde midir?  Bu mevzuda Allah’ın vaz ettiği bir sünnet var mı?  Allah iman mevzuunda irade-yi cüz’isini kullanıp da tahkike girişmeyen bir insana hidayet etse, ya da irade-yi cüz’isini kullanıp da tahkike girişen insana hidayet etmese veya bu insanın imanını inkişaf ettirmese bunlar dar manası ile mucize olur mu?  Hidayet yahut imanın inkişafı kesbi midir vehbi midir?

Bana bu mevzu sünnetullaha tabi değildir, vehbidir gibi geliyor…  Yani bu mevzuda Allah dest-i kudret ile hadiselerin arasına esbabı perde yapmamış gibi geliyor. Yanılıyor olabilirim.

Öte yandan imanın esbap dairesine tabi olmaması bu mevzuda tarlasını ekmeden ekin bekleyen çiftçi gibi yatmamızı da gerektirmiyor.  Böyle bir mana çıkmasın diye yazdığım üzere biz Allah’ın teveccühüne muhtacız.  Bu teveccühü celbetmek için dergâh-ı ilahinin kapısını çalmak zorundayız.  Bizi imtihan etmek Allah’ın hakkı.  O’nu imtihan etmek bizim haddimiz değil.  Ecel de ancak Allah’ın elinde.  Onun bileceği bir iş.  Ama biz “ecelim gelmediyse ölmem nasıl olsa” diyerek uçurumdan atlama hakkına, haddine sahip değiliz… Hemfikir olduğumuz bir mevzuda çelişiyormuşuz gibi durmak istemem…  Haklısınız.  Çalışmamız lazım.  Belki sizin ısrarla altını çizdiğiniz şekilde bu zamanda imana çalışmaya ağırlık vermek lazım.

Sorum şu: iman ile namaz kılmak da, sadaka vermek de, oruç tutmak da, her iki manası ile cihad etmek de risale okumak gibi, tefekkür gibi imana çalışmaya katkıda bulunur mu bulunmaz mı?  Ben bulunabilir diyorum.  Çünkü bu mesele sadece akıl ve ikna meselesi değildir.  Akıl ve ikna meselesi olmanın yanında kalp, his ve bunların hepsinin üstünde teveccüh-i ilahi meselesidir.

Tabii menzile varmak için yürüyebiliriz, bisiklete binebiliriz, ata binebiliriz, arabaya binebiliriz, uçağa binebiliriz…  Diyebilirsiniz ki risale okuyarak tefekkür etmek uçağa binmek gibidir.  Bu zamanda kat edilmesi gereken mesafe çok uzamış, yürüyerek vakit kaybetmemek lazım.  Uçağa binmek lazım…  Bu da başım üstüne…  Emirdağ Lahikası’ndan verdiğiniz alıntı da bana bu manadaymış gibi geliyor.  Üstadın İslam dairesinde seyr-i süluka dair meslekleri kıyaslayıp sünnet yolunun en kısa yol olduğunu ifade etmesi de bana yine bunları hatırlatıyor.  Ama öte yandan yürüyerek menzile varılmaz da diyemeyiz.  Varan varır.  Ahir zamanda kocakarının imanına tabi olmak mevzuu var mesela…  Uçağa binemeyen, binmeyen ama yürüyen adama sen menzile varamazsın, imanın elden gitti denmez, denmemeli…

Bir de A. Berâ’nın Allah’ın bizzat sevdiği amel var mıdır sorusuna değinmek lazım. A. Berâ’nın gönderdiği ders notlarından bir tanesinde şöyle bir ifade geçiyor: “Bize, çocuğun ağlamasına, acı çekmesine dayanamama duygusu veren Allah olduğu için çocuk ağlarken merhamet eden aslında biz değiliz Allah”.  Benim bundan anladığım kâfir de merhamet ettiğinde Allah’ın merhametinin tecellisine mazhar oluyor.  Aynı mantıkla gidersek “Rezzak, Rahman, Rahim, Şafi, Kerim” isimlerine de mazhar oluyor.

Hadiste ameller niyetlere göredir deniyor.  İmanlı insanın niyeti müspet yahut menfi olabileceği gibi imansız insanın niyeti de müspet yahut menfi olabilir.  İmansız bir adam istismar etmek için, gayrimeşru bir işinde kullanmak için fakire yemek yedirebilir.  İmansız başka bir adam merhamet ettiği için fakire yemek yedirebilir.  İmansız bir doktor para için insanları tedavi edebilir, para olmazsa tedavi etmez.  İmansız başka bir doktor merhamet ettiği için insanları tedavi edebilir, dünyevi bir karşılık almasa da tedavi eder.  Merhamet edip de Allah’ın Rahman, Rezzak, Kerim, Şafi isimlerinin tecellisine mazhar olan insan herhalde merhamet etmeyip Allah’ın merhametini mahlûkattan esirgeyen, ona göre de başka, Celali tecellilere mazhar olan insandan daha makbul olsa gerek. Bu makbuliyet de teveccüh-i ilahiyi cezbedip Allah’ın bu insanın kalbine hidayet nurunu koymasına vesile olabilir.  Küfrü sebebiyle Allah’ın Celali sıfatlarına muhatap olan bu insana merhameti sebebi ile Hadi isminden bir tecelli isabet edebilir.  Allah kâfirlere cehenneme girdikten sonra nazar etmeyeceğini vaat ediyor.  Bu dünyada ise imtihan devam ediyor.  Merhamet vesilesi bir nevi dua hükmüne geçip dergâh-ı ilahinin kapısını çaldıktan sonra Allah takdir ederse iman nurunu bu insanın kalbine istediği gibi koyar.  Dilerse ilham eder; insan gökyüzünde bir yıldız görür, hayran kalır, iman eder…  Dilerse insanın zihninde, mantığında bir tahkik ihtiyacı hâsıl eder.  İnsan bu ihtiyaç ile okur, hatta belki Risalelere rastlar, ikna olur, Risalelerden kalbine bir inşirah da gelir, iman eder…

Şimdi bir kez daha tekrar edeyim.  Diyorum ki amel imanı netice vermez diyemeyiz.  Müspet ve imanlı amel teveccüh-i ilahiyi cezbederek imanın takviyesine vesile olabilir.  Bunu söylerken “İmana çalışmayalım”, “Amel imandan önce gelir” yahut “İmanın ihmal edildiği, imanlı yahut imansız ayrımı yapılmadan ortaya konan amelin imanı boğduğu bir hizmet tarzı da makbuldür” demeye getirmiyorum.  Ali Abi’nin dikkat çektiği üzere bir prensipten bahsediyorum: “Müspet ve imanlı amel teveccüh-i ilahiyi cezbederek imanın takviyesine vesile olabilir.  Hatta bir aşama sonrasında müspet amel hidayete de vesile olabilir.”  Bu bahsettiğim prensibin hizmet fiiline tercümesi sırasında istismar edilmesi ile toplumda meydana gelebilecek yanlış anlama ve hareketler ayrı bir mevzudur.  Burada istismara itiraz edilebilir.  Prensibe değil.

Bu prensiple ilgili olarak da birkaç mevzuya tekrar değinmeye çalışayım.

1) İman ile yapılan amel dergâh-ı ilahinin kapısını çalmaktır.  Teveccüh-i ilahîye mazhariyet ile imanın inkişafını netice verebilir.  Bu, dua etmeden netice beklemek değildir.  İman ve doğru niyet ile yapılan amel bizzat duadır.

2) İmansız ama doğru niyetle yapılan müspet amel de teveccüh-i ilahiyi cezbedip hidayete vesile olabilir (Burada net olmadığımı yazmıştım ama A. Berâ’nın yukarıdaki ders notundan sonra daha bir ikna oldum).

3) Amel imanı netice verebilir demek, amelin arkasındaki iman sırrının gide gide silindiği bir hizmet tarzını onaylamak manasına gelmez.  Çünkü Ali Abi’nin gayet güzel ifade ettiği, Mehmet Ali Abi’nin çarpanlar teşbihi ile daha da açtığı üzere bu bir öncelikler meselesidir.  Öncelik de imana aittir.

Mehmet Ali –

Güzel noktalara değiniyorsun. Çoğuna bir şeyler yazmak istiyorum ama birisine takılınca uzayıp gidiyor; diğerleri için zamanım ve de mecalim kalmıyor. Bir kez daha deneyeyim bakayım kısaca geçmeyi.

……Allah’ın hiçbir şey yapmayan insana ……..hidayet verip vermediğini nerede nasıl gözlemleyebiliriz?

En başta ben karşı çıkarım. :)) Ben çalıştım uğraştım ama diğeri haybeden sınıf geçti. Mutlak adalete uygun değil… Artı, genel söylem hep “siz çalışın, ben vereyim” şeklinde…

Ama bu dünya darü’l-hikmet, ahiret darü’l-kudret olduğu için bu dünyada çoğu hadise sünnetullah dairesinde öngörülebilir şekilde meydana geliyor.

Bak sen de ifade etmişsin bunu. Burası darül hikmet ve darül esbab; sürpriz yok; şöyle yaparsan böyle olur, yapmazsan şöyle; şimdi seçim senin…

Şimdi, sorum şu?

…….  Allah iman mevzuunda irade-yi cüz’isini kullanıp da tahkike girişmeyen bir insana hidayet etse, ya da irade-yi cüz’işini kullanıp da tahkike girişen insana hidayet etmese veya bu insanın imanını inkısaf ettirmese bunlar dar manası ile mucize olur mu?

Hayır, mucize olmaz; abesle iştigal olur. Cüzi irademi onun emrettiği şekliyle kullandıktan sonra bana hidayeti nasip etmemesi acayip adaletsizlik olurdu.

“Dua edin, cevap vereyim” diyen bir İlah, ben dua ettiğimde “yok bu seferlik sana cevap vermeyeceğim; İlah ben değil miyim” dese, Onu İlah olarak tanımam/tanımayız. Yani öyle İlah olmaz. Dünyada bile, bir insana sözünü tutmayınca, sen ne biçim insansın diyoruz.

Hidayet yahut imanın inkişafı kesbi midir vehbi midir?

Senin kesbini kullandıktan sonra verilen bir nurdur. Yaratıcı Allah, duacı biz. Duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı; yani biz daima dua konumundayız; O da her şeyi yaratan.

Çünkü bu mesele sadece akıl ve ikna meselesi değildir.  Akıl ve ikna meselesi olmanın yanında kalp, his…

Aklının ikna olmadığı şeye kalbin mutmain olur mu? Kalp demek, akıl midesinde öğütülenleri sindirme yeri yani tamam yahu, şimdi “içime” yattı dediğimiz yer. Anlamadan, dinlemeden, tanımadan kalbe hiç bir şey inmez; inse inse taassup iner. O yüzdendir ki, tahkik etmeden inandığını iddia edenlerin hepsi bila istisna mutaassıp olurlar.

Tabii menzile varmak için yürüyebiliriz, bisiklete binebiliriz, ata binebiliriz, arabaya binebiliriz, uçağa binebiliriz…  Diyebilirsiniz ki risale okuyarak tefekkür etmek uçağa binmek gibidir.

Bunların hepsi olur ve makbuldür yeter ki yürümeye ya da bir şekilde hareket etmeye devam edelim. Tahkik olmadan iman iddiası, “ben yerimde durduğum halde o hedefe yürüyorum” halüsinasyonudur.

Ama öte yandan yürüyerek menzile varılmaz da diyemeyiz.  Varan varır.

Doğru.

Ahir zamanda kocakarının imanına tabi olmak mevzuu var mesela…

Doğru değil. Kocakarı, yani acuze yani acziyetini anlamış yani kulluğunun farkına varmış demek; yoksa saf anlamında değildir.

Uçağa binemeyen, binmeyen ama yürüyen adama sen menzile varamazsın, imanın elden gitti denmez, denmemeli…

Demiyoruz zaten.

Benim bundan anladığım kâfir de merhamet ettiğinde Allah’ın merhametinin tecellisine mazhar oluyor.

Evet, ama o farkında değil ve de o mazhariyeti inkâr ediyor; işte kaybettiği nokta da burası zaten. Dışarıdan iman gözüyle bakan bir mümin, bir kâfirin bir çocuğa yardımını Allah’ın Rahmet isminin tecellisi olarak görür ve yorumlar. Öyledir de… Ama kâfir der ki hayır bu çocuğa merhamet eden benim. Bundan dolayı da tokat yer.

Değilse ateistlerin “Tanrı olmadan da insan iyi, ahlaklı olabilir” argümanına hiç bir şekilde cevap veremeyiz. Bakın ne diyorlar ateistler; siz yaptığınız iyilikleri Allah’a bağlıyorsunuz ama biz Allah’a inanmadığımız halde iyilik yapıyoruz. Gördünüz mü?

Şimdi ateist oldukları halde onların yaşadıkları dünya hayatı ebedi meyveler verecek denir mi? Hani kâfirler yani küfür hali cehennemlik bir haldi? Mesele, iyilik yapmak değil ki; iyiliği Allah adına yapmaktır. İnsan, iyilik yapmak üzere kodlanmış zaten. Asıl mesele, o iyiliği Allah’a mı verecek yoksa kendime mi mal edecek? Yani şirk mi tevhid mi? Hepsi bu…

Hadiste ameller niyetlere göredir deniyor.

Evet, bak, cevap burada. Allah adına niyetiyle yapıyorsan yani iman ile yapıyorsan ona salih amel denir; değilse denmez; fiil aynı da olsa.

İmanlı insanın niyeti müspet yahut menfi olabileceği gibi imansız insanın niyeti de müspet yahut menfi olabilir.

Hayır olmadı. İmansız adamın niyeti nasıl müspet olabilir ki? Müspet, Allah adına yapmaktır; kendi adına yapınca menfi olur.

……  İmansız başka bir doktor merhamet ettiği için insanları tedavi edebilir, dünyevi bir karşılık almasa da tedavi eder.

Başta koyacağımız kavramların operasyonel tanımları bu yüzden çok önemli işte. Dünyevi bir karşılık beklemeden bir hastaya yardım eden doktor eğer imansız ise bunu kendi adına yapıyor demektir. Tanım gereği, bu Allah’ın hukukuna tecavüzdür ve cezaya mahkûmdur. İnsan, dünyada Allah’ın halifesidir; O’nun verdiklerini O’nun adına kullanmakla yükümlüdür; buna karşı yapılan her hareket “menfidir”.

Küfrü sebebiyle Allah’ın Celali sıfatlarına muhatap olan bu insana merhameti sebebi ile Hadi isminden bir tecelli isabet edebilir.

Küfür varsa, herhangi bir ismin tecellisine muhatap olmak söz konusu değildir; küfür halinde olan birisi, sıfatları tecelli eden bir İlah tanımıyor ki, nasıl o sıfatın tecellisine mazhar olacak? Yağmura bakıp, “tabiat ana bize yağmur verdi” diyor. “Kendi kendine olmuş bu ağaçlar” diyor; “tesadüfen bu dünyadayız diyor” ve amaç ve anlamı reddediyor. O reddedip dururken, onun dünyasına zorla anlam ve amaç girer mi? Girerse abes olur.

Merhamet vesilesi bir nevi dua hükmüne geçip dergâh-ı ilahinin kapısını çaldıktan sonra Allah takdir ederse iman nurunu bu insanın kalbine istediği gibi koyar.

Evet. Kapıyı çaldıktan sonra… Çalmadan önce değil… Dikkat ettikçe şu an birbirine karışmış gibi duran konular ayan beyan ortaya çıkacak inşallah. Şu anda da bunun duasını yapıyoruz. Dikkatle müzakereye devam… Bir daha söylüyorum, kapıyı çaldıktan sonra… Söylediklerinde cevaplar gizli ama çilenin yumak haline gelmesi için tel tel açılması lazım ya. Onun gibi.  Şu anda hepsi birbirine girmiş bir vaziyette. Açmaya devam…

Dilerse ilham eder; insan gökyüzünde bir yıldız görür, hayran kalır, iman eder…

Hayır, yine olmadı… Sen dilemedikçe O dilemez... Kural bu. O zaman nerede kaldı İlahi adalet? Ben de derim ki benim de önümden bir yıldız geçirseydi de ben de iman etseydim… Benim suçum ne? İlah, adam kayırmaz. “O ilahtır ne yapacaksın, ne dilerse Onu yapar demek” ne benim aklıma ne hislerime ne de kalbime uymuyor. Getirdiği rehberlikte de böyle bir anlatım yok.

Müspet ve imanlı amel teveccüh-i ilahiyi cezbederek imanın takviyesine vesile olabilir.

Unutmayalım müspet ve imanlı olmayan şey amel değildir ki zaten…. Yani, dondurmayı soğuk olan dondurma gibi bir sıfatla tanımlamak gibi bir şey bu. Dondurma soğuktur zaten; soğuk olmasa ona dondurma denmez. O yüzden, nasıl dondurmaya, soğuk olan dondurma diye ek bir tanımlama ihtiyacı hissetmiyorsak, amele de imanlı amel imansız amel diye bir açıklama getirmek yanlıştır. Çünkü amel yani burada bahsini ettiğimiz salih amel yani ibadet olarak sayılan amel, imanla yapılan şeye denir. Bu problemin kaynağı, şu başımızın belası, taklid-i iman lafı. Onu çıkaran iyi mi etmiş kötü mü etmiş bilemiyorum yani…

Abdullah Berâ  – Kocakarı imanı ile ilgili bir not düşmüşüm. Şu ses dosyasının ilk 17-18 dakikası Ali Abi’nin kocakarı imanı ile ilgili yorumlarını içeriyor.

Şöyle ince bir ayrım var irade-i ilahiye ile ilgili. İşin uzmanı değilim ama yanlış hatırlamıyorsam Mutezile “Allah, sonsuz merhameti olduğu için iyilik yapmak zorundadır” gibi bir görüşe sahip. Bu irade-i ilahiyeyi ortadan kaldırıyor.

Ehl-i sünnet vel cemaate göre ise Allah iyilik yapmak zorunda değildir ama her zaman iyilik yapar. Kelimeleri, ifadeleri tam hatırlamıyorum. Bu tarz bir şeydi.  “Kul cüzi iradesini kullanmadan Allah ona iman verebilir, ama vermez” meselesi ile ilgili olarak söylüyorum bunları. Aksi takdirde Ege’nin doğusunda doğan insanlar şanslı, batısında doğan insanlar şanssız olurdu.

Üstad bir yerde islam nimeti için Allah’a şükrediyor. Yani bizi canlı yaratmış, şuurlu bir insan olarak yaratmış, islamla şereflendirmiş vs. diye. Bu ifadeler, insanlar iradesini kullanmadan islam onlara verilmiş anlamında değil. Cüzi irade dediğimiz şeyin yaratma gücü yok. Yaratan Allah. Dolayısıyla insan cüzi iradesini kullandıktan sonra ve kullanmaya devam ettikçe iman adına başına gelen her şey yaratılıyor, yani Cenab-ı Hak veriyor. Dolayısıyla Cenab-ı Hak bize islamı vermiş diye şükrediyoruz, biz islamı elde ettik diye değil.

Bütün iyilikler Cenab-ı Haktan, bütün kötülükler nefistendir. Dümeni doğru yönde tutmayan dümenci geminin batmasından sorumludur, ama dümeni doğru yönde tutması, gemiyi ben yürütüyorum, gemiden elde edilen neticeleri ben yapıyorum deme hakkı vermez ona.

Sebeplere müracaat etmenin peygamber kıssalarında da örnekleri var: Hz Eyyub’a doğrudan şifa verilmiyor, “ayağını yer vur deniyor”; gibi…

Ali –

Hidayeti veren Cenab-ı Hak evet. Hiç bir şey yapmayan bir insana hidayet verebilir mi? Evet verebilir ama vermez. Biz içinde bulunduğumuz kâinatta bu şekilde görüyoruz çünkü. Adetullah o şekilde. “Hiç bir şey yapmayan bir insana hidayet verebilir” demek görmediğimiz bir şey hakkında spekülasyon oluyor. Bu Allah’ın iradesine sınır koymak değil ki? Allah o şekilde irade ediyor. Yani hidayet vermesini insanın fiili+kavli duasına bağlamış.

A. Bera Kardeşim, şu paragraftaki önermeniz için bana nasstan bir delil gösterebilir misiniz?

Bu sorunuzun cevabı bütün Kur’an ayetleri diyebilirim. Hep muhatabını tercihini yapmaya davet ediyor. Rasulallah’ın SAVS hayatı hep burada anlamlılık kazanıyor. Mekke’de veya Medine birisi durup dururken Müslüman oluvermiş, işte öyle kalbine gelivermiş diye hiçbir rivayet hatırlamıyorum. Mucizeleri bile insanlar ya tasdik etmişler veya inkâr etmişler, sihir demişler, kendi iradeleri doğrultusunda tercihlerini yapmışlar.

Yalnızca misal olmak üzere, çok bariz ifadeleri içeren ayetlerden aklıma şu anda geliverenler şunlar:

83:14 “Asla, doğrusu onların kendi kesbettikleri kalplerini kaplayıp mühürledi.” [KİSB, irade-i cüz’iyenin kullanılması neticesinde elde edilendir.]

2:286 “Herkesin kendi kesbi kendi lehine, kendi kesbetmediği de kendi aleyhinedir…” [Her zaman okunan meşhur, “leha ma kesebet ve aleyha mektessebet…” Amenerrasulunun son ayetinin parçası. Bu manaları içeren Kur’an-ı Kerimde 58 adet ayet doğrudan doğruya insanın iktisabı neticesinde mükâfat ve ceza verileceğini ifade ediyor.]

Son bir ayet:

2:26 “…Wa ma yudillu bihi illa’l- fasiqun.”  “Allah, bu misalle çoğunu saptırır; birçoğunu da onunla hidayete erdirir. Aslında Allah bu misalle sadece fasıkları saptırır.” [İlk bakışta bu gibi ayetlerde, Allah, istediğine iman, istediğine küfür nasip ediyormuş gibi anlaşılabilen bir ifade bulunmasına rağmen, Allah, her şeyin Yaratıcısı olarak konuştuğundan, Yaratma fiilinin yalnızca Onun elinde olduğunu bildiriyor. Biz insanlara Kendisinden ne istememiz gerektiğini hatırlatıyor. Biz istiyoruz, teşebbüs ediyoruz, dua ediyoruz, O yaratıyor. Bu O’nun sünneti. Bu ayette açıkça ifade ediyor ki, Allah öyle rastgele yaratıyor değil, ancak fıskı seçip “fasık” olanlara dalaleti yaratıyor. Yoksa Mehmet Ali hocamızın da devamlı vurguladığı gibi, adaletine aykırı bir yaratma söz konusu olmadığını açıkça ifade ediyor.] İnşaAllah bu ayetler yeter, anlaşılıyor.

Bana bu mevzu sünnetullaha tabi değildir, vehbidir gibi geliyor

Vebbi olmayan bir yaratılmış hal mi var?

Allah katından bakıp kendi spekülasyonlarımız ile çözüm aramanın çıkmazlığına örnekler:

Çünkü bu mesele sadece akıl ve ikna meselesi değildir.  Akıl ve ikna meselesi olmanın yanında kalp, his ve bunların hepsinin üstünde teveccüh-i ilahi meselesidir.

Kalp, his vs. bunların kullanımı da bir esbaba teşebbüs neden olmasın? Nasıl ki akıl, Rabbini aramaya çalışırsa, kalp ve his de Rabbini aramaya çalıştığı zaman aynı duayı yapmış olmazlar mı? Sorun, acaba kendini yalnızca amelden ibaret sorumluluğu olan kişi olarak gören bir kimse, Rabbini arama duasında bulunuyor mu? Eğer bir kişi Rabbini aramak için dua ederse, cevap evet, Rabbisi ona Kendisini tanıtır. Teveccüh-u ilahi için de aynı, vehbi olmayan bir sünnetullah mı var? Duaların çalışıldığı yerlerde, “istidat lisanıyla dua, ihtiyaç lisanıyla dua, hal dili ile dua vs. bütün mahlûkattan Huzur-u İlahiyeye yükselen dualar dışında kalan bir hal mi var?

Kâfır de merhamet ettiğinde Allah’ın merhametinin tecellisine mazhar oluyor.

Ama kâfir o merhamet tecellisinden hiç nasip almaz, çünkü o tecelliyi Allah’a vermedi. Bizim vazifemiz tecelliyi Sahibine rücu’ ettirip ettirmemekle ilgilidir. Biz yalnızca irademizi kullanarak kesb ederiz. İrademizden sorumluyuz kısacası. İradesiz gerçekleşen tecelliler, onu Yaratana aittir. Bütün kâinat, mesela, Allah’ı tesbih eder. Ben bu tesbihe katılırsam benim için bir şey ifade eder, katılmazsam, etmez. Benim bedenim de Allah’ı tesbih ediyor ama ben irademle o tesbihe katıldığım zaman abd oluyorum.

Merhamet vesilesi bir nevi dua hükmüne geçip dergâh-ı ilahinin kapısını çaldıktan sonra Allah takdir ederse iman nurunu bu insanın kalbine istediği gibi koyar.

Dergâh-ı İlahinin kapısını çaldıktan sonra… Evet, kapıyı çalmayan Risale ile karşılaşsa da kabul etmiyor. Kim kabul ediyor, kapıyı çalan, “imana ihtiyacım var” diyen. Esbap dairesinde konuşuyoruz. Allah’ın neler yapabileceği hakkında spekülasyonda bulunamayız.

İman ve doğru niyet ile yapılan amel bizzat duadır.

Evet, insan neyin duasını yaparsa ona cevap alır. Mesela Sünnet-i İlahi patates yetiştirmek için ihlasla ektiğiniz patatesten ayva yaratmıyor. Neyi istersen ona cevap var, istemediğine cevap vermesini beklemek spekülasyondur. Biz böyle bir şey söyleyemeyiz. Bize bildirilen kadarıyla yaratılışa muhatap oluruz. Bize patates tohumundan ayva meyvesi çıkartmadığını bildiriyor Yaratıcımız. “O, bunu ayvaya çeviremez mi” denmez!

Abdullah Berâ – 

Madem hidayet Allah’tan, O’nun teveccühünü celbetmek hidayeti vermesine vesile olabilir.  Madem fakire yemek yedirmek Allah’ın sevdiği bir fiil, bunu imansız bir şahıs da yapsa Allah’ın teveccühüne mazhar olabilir.

Yukarıdaki alıntıda “Madem fakire yemek yedirmek Allah’ın sevdiği bir fiil” kabulü doğru görünmüyor bana. Dolayısıyla ondan sonra gelen sonuç cümlesi de yanlış oluyor.

Allah’ın sevdiği fill nedir? Bir fiil bizzat iyi veya bizzat kötü değildir. Bir şey Allah dediği için kötü ve o söylediği için iyi olur. Mesela içki içmemek içki kötü olduğu için kötü değil, Allah yasakladığı için kötüdür. İllet Allah’ın yasaklamasıdır. “İçki kötü olduğu için Alla içkiyi yasaklamıştır” dersek, birisi de kalkar “az bir şey içmek kötü değildir” der.

Fakire yemek yedirmek meselesi sanki biraz bu meseleyle ilgili gibi geldi bana. Bu olayın Cenab-ı Hakkın sevdiği bir fiil olması için (ideal konuşursak) veren insanın yaratılmışlığının bilincinde olarak, kendisine verilen bir emaneti, kendisine verilen merhamet, şefkat, yardım duygusuyla Allah’ın bir mahlûkuna, minnet ettirmeden, o yemeğe sahip çıkmadan, Cenab-ı Hakkın Rezzak, Rahman, Rahim, Şafi, Kerim isimlerine ayna olduğunu bilerek vermesidir. Alan adamın da aynı şekilde alması, tablacı hükmünde olan insana teşekkür edip ama hakiki nimet sahibini görmesi, tanıması lazım. Hani En’âm Suresinin 121. ayetinde Cenab-ı Hak “üzerine Allah’ın adı anılmayan şeylerden yemeyiniz.” buyuruyor. Buna göre fakire yemek yedirmenin Cenabı Hakkın seçtiği bir fiil olmasının şartları var.

Bunlara bağlamadan “yemek yedirmek Cenab-ı Hakkın sevdiği bir iştir” dersek, sanki bizzat yemek yedirme fiili iyidir gibi görünüyor.

Ali – Çok teşekkür ederim, A. Bera kardeşim, güzel ve ince bir nokta.

Belki biz, esbap dairesinde iki şeyi birbiri ile karşılaştırarak kendi perspektifimizden bakıyoruz olaylara. Fakire yardım eden ile bencilliğinden dolayı fakire yardım etmeyeni karşılaştırıyoruz ve “yardım eden daha iyidir” diyoruz. Maamafih, fiilin kendisi olarak baktığımızda, fakire yardım etmek fiili, Allah’ın bize sevdirdiği bir fiildir. Ancak, Allah’ın bizden istediği, bu fiili yapmak ve fakat bu fiili, A. Bera’nın dediği gibi, esas yardım edenin Allah olduğunu anlamak ve tasdik etmek üzere yapmaktır. Yani, “Üzerine Allah’ın ismi anılmayandan yemeyiniz” mealinde olduğu gibi, “Bismilllahirrahmanirrahim”in mealinde, “Allah adına vermeyenden almayınız'” yorumunda olduğu gibi, biz, yaptığımız fiillerde, Allah’ın ismini yansıtıp yansıtmadığımızdan sorumluyuz. Allah’ın ismini yansıtıyorsak, bu fiil bir “zikir” olacağından, yani, daha önce varmış olduğumuz bir kararın tekrar hatırlatılması olacağından imanımızı tazeler.

Fatmanur – 

İ’lem eyyühe’l-aziz! İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mâl-i salihadır. Sâlih amel ise, maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkin ifa etmekten ibarettir.
(Mesnevî-i Nuriye – Hubâb – s.1324)

Bu salih amel tanımı çok farklı geldi. Aslında yukarıdaki tartışmalardaki iman-amel müzakerelerinde bu tanımı aydınlatacak birçok nokta zikredildi. Kâinatla olan ilişkimizde bi-ismillah (Allah’ın adıyla, O’nu tanıyacak şekilde) hareket ettiğimizde hem hukuk-u ibada hem de hukukullaha riayet etmiş oluyor muyuz? Bu ikisi arasındaki ayrım nedir?

Mehmet Ali – Evet, oluyoruz. Bakın amel tanımı nasıl Üstad’ın; “amel işleyince” diyor, “varlıkların hukukuna tecavüz etmemiş olursunuz”. Ne demek bu? Yani namaz (bizim amelden anladığımız genelde hep namaz ya) kılınca, mesela bizim bahçedeki ağacın hukukuna riayet etmiş oluyormuşum? Allah Allah; hakikaten öyle mi? Siz de düşünün şimdi. Namaz kıldığınızda bahçedeki ağacın hukukuna riayet ettiğiniz, onun hakkına tecavüz etmediğiniz gibi bir durum doğuyor mu dünyanızda? Doğmuyorsa, bu tanıma göre o işlediğiniz amel, amel değildir. Böyle açıklanır işte amel… Elhamdülillah, maşaallah, barekallah…

Bir kez daha; amel ettiğimizde bahçedeki domatesin hukukuna riayet ettiğimiz sonucu doğacak; yani, ben yaratılmışım, bu ağaç yaratılmış, benim için buraya konulmuş benimle onun arasında böyle mü’minane ve “kardeşçe” bir ilişki var; ben Yaratıcımı tanıdıkça, domatesin de Yaratıcısın aynı olduğunu görüyorum ve domatesin bir mana ve amaç için burada olduğunu anlıyorum.

Bu şekilde etrafımdaki varlıklarla ilişki kurarak, “ibadet” ediyorum yani abd olduğumun, yani yaratılmış olduğumun farkına varıyorum. Bu farkındalık zihnimde geliştikçe anlıyorum ki, domates anlamlı bir ayet imiş; onu anlamsızlıkla suçlayıp hakkına tecavüz etmiyorum; çünkü o, Yaratıcısını en güzel şekilde tesbih ve temsil ediyor; onu anlamsızlıkla ve başıbozuklukla suçlamıyorum. İşte bu göz ile bahçemdeki domateslere bakmam benim ibadetimdir; bu ibadet halini yaşamanın da bir uzantısı ve de başka bir formatı olarak kalkıp namaz kılıyorum ve şükrediyorum. Yaratıcımı tesbih ediyorum; Ona hamd ediyorum…

Bundan güzel amel tarifi olamaz. Allah, bu anlayışı bize nasip etmede vasıta olanların hepsinden ebeden razı olsun. Âmin.

Abdullah Berâ – 

İmansız ama doğru niyetle yapılan müspet amel de teveccüh-i ilahiyi cezbedip hidayete vesile olabilir.

Yukarıdaki cümleye delil olarak bazen aşağıdaki hadis nakledilir:

Hakim ibnu Hizam rivayet ediyor:
“Ey Allah’ın Rasulü, dedim, “cahiliye devrinde yaptığım hayırlar var: Dua, köle azad etme, sadaka vermek gibi, bana bunlardan bir sevab gelecek mi?” “Sen” dedi, “zaten,daha önce yaptığın bu iyiliklerin hayrına Müslüman olmuşsun.” Buhari, Zekat 24, Büyu 100, Itk 12, Edeb 16; Müslim, İman 194-196.

Bu hadisi şu şekilde yorumlayanlar var: “Hakim ibnu Hizam cahiliye devrinde yaptığı hayırlara binaen Müslüman oldu. Yani bir kafir iyi işler yapıyorsa buna binaen ona hidayet gelebilir.”

Ama hidayeti Allah insanın tercihine bağlamıştır ve bir işin iyi olması, o işin Allah adına yani o işte yansıyan özellikleri hakiki sahibine vererek olur. Dolayısıyla “kafirin yaptığı iyi iş” ifadesi çelişkili bir ifade.

Yukarıdaki hadisi nasıl yorumlamak lazım peki?

Hakim ibn Hizam demek ki hakperest, tercihini doğru yönde kullanan bir insandı. Bu özelliği ile tercihini yine islamdan yana kullandı ve bu kullanım sayesinde Allah ona hidayet verdi.

Yoksa Hakim daha önce iyi işler yapıyordu ve kendi iradesine bağlı olmadan daha önceki iyiliklerinden dolayı O’na hidayet geldi değil.

Bilen bilir “correlation is not causation” diye istatistikte bir ifade var. Yani korelasyon nedensellik göstermez. Çok kahve içmekle kalp krizi arasında pozitif bir korelasyon (ilişki) olması, kahvenin kalp krizine neden olduğu anlamına gelmez. Belki de üçüncü bir faktör buna sebep oluyor. Çok kahve içen insanların yüksek stres altında çalışan insanlar olması ve bu yüksek stresin hem kahve içmeyi hem de kalp krizini aynı yönde tetikliyor olabileceği gibi…

İşte Hakim’in müslüman olmasına sebep daha önceki iyi işleri değildi. Hakim’in hakperest, adil, doğruyu gördüğü zaman tercihini o doğruyu kabul etme yönünde kullanması, hem daha önce iyi işler yapmasına sebep oldu, hem de daha sonra islamiyeti kabul etmesine…

Ali – Teşekkür ederim A. Berâ kardesim, Allah razı olsun. Bizim için de şimdi uygulanabilecek olan bir yaklaşım örneği vermişsiniz.

Şöyle özetleyebilir miyiz? Demek ki, devir Cahiliye devri olabilir. Fakat biz “Cahil” olmamalıyız. Yani, fıtratımıza bırakılmış emanete dikkat edip onu yanlış yönde kullanmamalıyız. Bu nokta bize, “Din-i Fıtrat”ın “islam” olduğunu gösteriyor.

Özetle, fıtrata teslim olmak, fıtri olanı aramak, fıtrata muhalif olacak şekilde irademizi kullanmamak.

“Allah’a teslim olmak” diye tarif edilen ve Hz. Adem’den bu yana bütün Peygamberlerin insanları davet etmekle görevlendirildikleri “islamiyet” dinine, aslında “fıtrata teslim olmak” ile ulaşılabiliyormuş.

 

Stone Divider

 

Katılanlar: Mustafa, Ali Mermer, Fatmanur KöksalMehmet Ali Akgün, Abdullah Berâ.

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on PinterestShare on Whatsapp
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır.

Diğer yazıları için tıklayın.

Okuyucu Yorumları

  1. burak024 dedi ki:

    Öncelikle her bir abimdem Allah razı olsun.Rabbim sizin gibilerin ve bizim gibi sizlere ulaşabilenlerin sayısını artırsın. nefis ve ego cinneti geçiren şu ahir zaman insanlarının kur’anı , sünneti ve risaleleri doğru anlayan insanlara o kadar ihtiyacı varki.2 aydır sizleri bazen gözyaşı bazen şaşa kalarak takip ediyorum.Rabbim gayretinizi,ihlasınızı ve şevkinizi  bozmasın…uzun ömürler versinki sizleri takiple imanla bu dünyadan göçmek konusunda daha bi ümitvar olayım.nihayet duam buralarda şöyle derler ;su gibi aziz ve uzun ömürlü olasınız……..bu arada benim yaşım 36 :)))

Fikrinizi Paylaşın