Yansımalar

İman ve İbadet İlişkisi

İman ve İbadet İlişkisi | Ha-Mim

Kendi dünyamda uzunca bir süre herşeyi yerli yerine oturtmaya çalışıyorum, henüz becerebildim mi ondan da emin değilim ama bu konuda dünyama yansıyanları belki bir faydası olur veya eksik ve yanlışlar düzeltilir diye paylaşıyorum.

İman ve ibadet sanki insanın miraca yükselebilmesi için emr yani irade edilmiş iki kanat gibi. Biri diğerine tabi, biri olmadan diğeri eksik. Hani nasıl ki kuş iki kanadı olmadan uçamaz ya, insan da aynen kuş misali iman ve ibadet gibi iki kanadı birlikte kullanmadan miraca yükselemiyor.

İman, eğer Allah’ı tanımak ise ibadet Allah ile konuşmak imiş. Konuşmak fiili iki kişi arasında vuku bulur; eğer bir muhatap olmadan konuşan birisini görürsek herhalde aklî melekelerinde bir sorun var diye hükmederiz genellikle. O nedenle Allah ile konuşabilmek, önce O’nu bilmeyi, tanımayı gerektiriyor.

Düşünsenize, mesela bilmediğiniz bir insan ile ne konuşabilirsiniz? En fazla selam verip memleketini sorarsınız ta ki üzerinde konuşabilecek bir ortak nokta yakalayabilesiniz. Aynen öyle de, insanın Rabbi ile konuşabilmesi için önce O’nu tanıması ve bir kurbiyet kesbetmesi gerekiyor. Bunu ancak iman ile elde edebiliyor. Bunun için bir çok ayet insanı kâinata yönlendirip bir tefekküre davet ettikten sonra, “bu bizzat gördüğün, tecrübe ettiğin yaratılış var ya, işte onu şu şu vasıflarda bir Zat yarattı” diye insana Rabbini tanıtıyor. O nedenle, ibadetimde yani Rabbime ilticamda bir mesafe almak istiyorsam eğer, O’nu bütün sıfatları ile tanımak için daimi bir talebimin olması gerekiyor. Bununla birlikte, insanın Rabbini tanıma serüveni O’nun ile konuşmayı devam ettirdiği sürece devam ediyor. En sağlam dostluklar bile irtibatı koparınca bir süre sonra bitmiyor mu? Aynen onun gibi, insan Rabbi ile konuşmayı yani O’na ibadet etmeyi kesince, iman ile yakaladığı intisap kopmaya başlıyor.

Nasıl ki iman insana bir istikamet verip bir amaca sevk ediyor, ibadet de o istikamet üzerinde kararlılığı ve istikrarı temin ediyor. İnsana bir kasıt ile yaşamanın ne demek olduğunu öğretiyor, bir şuur-u daimiyi kazandırıyor. Ama bu öyle bir kasıt ve şuur ki, hayatın her anına ve her alanına nüfuz etmiş; insanın kendi nefsi ile olan ilişkisini, diğer insanlar ile olan ilişkisini, etrafındaki eşya ve kainat ile olan ilişkisini tanımlayıp tanzim etmiş. Bu da bir yönüyle Rasulullah’ın sünneti seniyyesi diye kavramsallaştırılmış.

Eğer iman insanı sultan eden, kainata halife yapan bir iksir ise, ibadet halife olmanın izzetine yakışır bir şekilde yaşamanın adıdır. Bütün kainatın şahitliğini de arkasına alarak basını secdeye koyan her insan bilir ve hisseder ki, o baş o secdeye ancak ve ancak Kadir-i Mutlak’ın önünde varır. Abdliği yalnız ve yalnız O’nadır, O’ndan başka hiç bir Rab ve İlah tanımaz, O’nun izni ve iradesi olmadan hiç bir şey insana ne bir fayda, ne de bir zarar verebilir. Bütün korkularından ve bütün ümitlerinden emindir. Hürdür! Kendi acziyetinin ve fakrının idraki ile secdeye kapanması, Rabbinin Mutlakiyetinin ilanıdır aynı zamanda. O nedenle hiç bir acziyetin istibdadı altında ezilmez, Hiç bir korku ve kederden ümitsizliğe kapılmaz. Yalnız O’na abd olarak, diğer bütün köleliklerinden, bütün prangalarından kurtularak hakiki hürriyeti tadar.

İbadet aynı zamanda insan iradesini pratiğe koyma mecrasıdır. Kendi iç dünyasındaki tutarlılığın başka bir ifadesidir. Kendi kalbinde itminana ulaşan insanın, itminana ulaştığı her hakikate göre kalbini, dilini ve fiilini yeniden bir kalibrasyona tabi tutarak Rab-Abd ilişkisinde kendisini yeniden olması gerektiği yerde konumlandırmasıdır. İnandığı hakikatlere muvafık hareket ederek iç çelişkilerini bertaraf etmenin adıdır ibadet. Benliğin bütün iddialarından vaçgeçerek, gerçeğine teslim olmaktır. İradeyi, Kadir-i Mutlak’ın iradesine göre hizaya sokarak, elinde duadan başka bir şeyin var olmadığının ilanını yapmaktır.

İbadet aynı zamanda bir tavrın, bir duruşun adıdır. İnsanın acziyetinin ifadesi ve benliğinin kendine ait müstakil bir varlığa sahip olmamasının; var olmak için O’nun var etmesine tabi olmasının ilanıdır. Bir iddia ve kavgadan ziyade, hakikatin şahitliğinin hal ile insanlara deklerasyonudur.

İnsan kendini var edeni tanıdıkça O’nun ile konuşma, dertleşme iştiyakı artar. Dertleştiği sürece imanı kuvvet bulur. Yani tabiri caizse iki yönlü tepkime olan döngüsel bir prosesdir; ikisi de daima birbirini besler. Doğrusal değildir, yani biri bittiğinde diğeri başlamaz.

O nedenle Said Nursi 1. Sözden başlayarak bir yönü ile çok teorik gibi duran imanın talimini yaparken, aslında başka bir yönü ile oldukça pratik olan ibadetin tanımını vermektedir. Varlığın ile O’nu veren adına ilişki kur; kibrini bırak, aczini anla ve kainatın dilenciliğinden ve hadisatın karşısında titremekten kurtul.

“İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mâl-i salihadır. Sâlih amel ise, maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın ifa etmekten ibarettir.” Mesnevî-i Nuriye

Yani mevcudatın ilanatını dinle, ibadetine şahit ol ve bulaşık elin ile karışıp karıştırmadan mevcudatın ibadetine eşlik et.

Etrafına bakıp, kainatın nasıl bir rububiyet ile idare edildiğini bizzat müşahade edip tefekkür ederek idrak, izan ve iman edip kendi gerçeğine teslim olmak ve kendisini böyle çekip çeviren, kalbinin en ince hatıratını bilip ona göre muamele eden Zat’a münacatda bulunup, iltica ederek ubudiyetinin farkında olmak… Ubudiyetin ancak O’na olması ve ancak O’ndan yardım dilemek… Varlığının tamamı ile O’na tabi olduğunun bilinci ile dua pozisyonu alıp, sırat-ı müstakimde tutması için O’na yalvarmak… Ve bunu günün değişen zamanlarında en az 17 kez tekrar ederek kendine hatırlatmak…

İman ve ibadet arasında bu kadar açık bir organik ilişki bulunduğunu daha önce hiç bu netlikte hissetmemiştim. İman ve ibadet bir madalyonun iki yüzü gibi sanki; bir yönüne bakınca imanı, diğer yönüne bakınca ibadeti görüyorsunuz ama ikisini birbirinden hiç bir şekilde ayıramıyorsunuz. “Bu, iman mı, ibadet mi?” ayrımı hükümsüz kalıyor, çünkü ya her ikisi, ya hiç biri…

Siz ruhunuzu bedeninizden ayırabilir misiniz? İman ibadetin ruhudur!

Yazar hakkında

Osman Demir

Evliya Çelebi’nin “Onbir ay yirmisekiz gün kaldım hala yaz gelecek diyorlardı” dediği coğrafyada dünya misafirhanesine gözlerimi açmışım. Sorular, kaygılar, korkular, hüzünlerle ve bu yaşadığım hallere cevap bulma gayreti ile geçen yirmi üç yıllık bir zaman diliminin ardından geldiğim ve bana her yönüyle yabancı olan ülkede yirmiüç yıl boyunca inşa etmeye çalıştığım “Müslüman” kimliğimin adım adım çöküşünü yaşadım. Yirmialtı yaşına ulaştığımda Nano-Malzemelerde aldığım Master derecesiyle hayatımın en büyük anlamsızlığına düştüm çünkü hayatımın en büyük “putunun” insaniyetimin ebedi ihtiyaçlarını karşılamaktaki acziyetini iliklerime kadar hissettim. Şimdi, Rabbim ile ilk defa tanıştığım ve vatanım bildiğim arzın bu yakasındaki topraklarda dünya tasavvurumu Vahyin ışığında nasıl inşa edebilirim, nasıl mü’min bir abd ve vazifesinin şuurunda olan bir halife olarak yaşarım diye arayışlara ve duaya devam…

Yorum yazın