20 Kasım 2014 1 Yorum Devamı →

İnsanın Hür İrade ile Yaratılışındaki Sırlara Bir Örnek

Hani Rabbin meleklere ‘Yeryüzünde bir halife tayin edeceğim’ demiş, onlar da şöyle demişlerdi: ‘Biz Seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken, orada bozgunculuk edip kan dökecek birisini mi tayin edeceksin?’ Rabbin ise, ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim’ dedi.”

İşârâtü’l-İ’câz adlı kitapta Bakara Suresinin 30. Ayet-i kerimesinin açıklamasının bir bölümünde Said Nursi şunları söylüyor:

 1Yapan.kelimesinin  2Yaratan.kelimesine tercihen zikri: Melâikenin medâr-ı şüphe ve mûcib-i istifsarları, halk ve icad fiili değildir. Zira vücut, hayr-ı mahzdır. Halk, Allah’ın fiilidir; Allah’ın fiili, lâyüs’eldir. Ancak melâikeyi şüpheye dâvet eden ve istifsarlarına mûcip olan, dir. Yani, Cenâb-ı Hakkın, beşeri, arzın tamirine tahsis etmesidir.

Bediüzzaman, melaikenin bu tahsiste ne fayda gözetildiğini anlamadığını belirtir.

Daha sonraki bir bölümde Said Nursi şu açıklamayı yapar:

“Melaikenin  3Yaratacak mısın? ile yaptıkları istifhamdan maksat, ’e itiraz, ’i inkar etmek değildir. Çünkü Cenab-ı Hakkın fiillerine itiraz etmeye ismetleri manidir. Ancak ’in sebebi mahfi olduğundan, taaccüple sebep ve hikmetini sormuşlardır.  tabirinden anlaşılıyor ki, insanın ahvali, vaziyetleri ne tabiatın iktizasıdır ve ne de fıtratın icabıdır; ancak bir cailin ca’li iledir.”

İlk alıntıda melaikenin sorgulanmasının “yaratma” yönüyle değil de, “tayin etme, tahsis etme” olarak geçen   yönüyle sorgulama olduğunu anlıyoruz.

Bu paragrafta sorgulanması gereken iki kelime vardır. Biri “cail” kimdir? Diğeri “ca’l” nedir?

“Cail” Allah’tır, “ca’l” ise Allah’ın insanı yeryüzüne halife kılmayı tercih etmesidir.

Yaratıcı, insanın fıtratını mükemmel yaratmakla beraber ona irade vermesiyle bu mükemmel fıtratını bozabileceğini bilerek insanı yeryüzünde halife ilan etmiştir. Halık, bu yaratılış biçiminin hikmetini, yani sonucunu sorgulayan melaikeye (metafora dikkat edersek Nursi, “kalu”yu açıklarken melaike yerine “sami’in bu vesvesini def için” diyerek müşavere dersi veriyor) irade serbestliğinden dolayı yapacakları ifsadın neticesinin kötü olmayacağını bildiriyor.

Yaratılış mükemmeldir fakat melekler irade serbestliğinin sonucunu bilemedikleri için yani fesat edebilme özelliği ile insanın yaratılışının güzelliğini göremediklerinden dolayı “Niye bunları yaratıyorsun, maksadın nedir?” diye soruyorlar. Bu soruya “Siz bilmezsiniz, Ben bilirim” tarzında cevap veriliyor. Yaratma fiilinin kötülüğünü ima eden bir sorgulama değildir. Nursi, yaratmanın maksadını anlayamayan meleklerin “Ne maksatla insanı halife yapıyorsun? Bunun sonucu nedir?” şeklindeki bir sorgulaması olduğunu söylüyor. Yani insanın fesat çıkarabilme özelliğinin sonucu “Mükemmel’’dir. Yaratıcı, “Fıtrat yani yaratılış mükemmeldir. Siz iradenin ne kadar güzel sonuçlar verecek özelliği olduğunu bilmezsiniz. Bilen Ben (Allah) bu tercihi yaptım” anlamını taşıyan açıklama yapar.

Yaratılış itibarıyla insanın fıtratı çok mükemmeldir ve de bu fıtrat sabit değildir, irade ile değişebilir, yanlışta kullanılmaya açıktır. Fıtratta zaten irade ve şuur vardır. Anlaşılması gereken nokta, fıtrattaki irade ve şuurun insan tarafından serbestçe kullanılmasının sonucu, fıtrata yerleştirilen “çekirdeklerin” gelişip sümbül açmasına, ağaç olmasına imkan vermesidir. İrade ile yapılan tercihler sonucu bu “istidat” kabiliyet haline dönüşür. Mesela, insanda Çince konuşma istidadı vardır, bir kişi iradesiyle Çince öğrenmeyi tercih ederse o dili konuşabilecek hale gelir ve de konuşur. Ama Çince öğrenmeyi tercih etmezse bu istidadı çürütür, kokuşmaya başlar. Cehennemden haber verir. Yaşlanınca artık Çinceyi öğrenemez duruma gelir. (Ayrıca bu mesele, hadislerde dikkatimize sunulan “Son nefesimiz”in önemi konusuna aydınlık getiriyor. Bir anlık bir olay değil, bir sürecin sonucu.)

Bu örneği, Yaratıcıyı Esması ile tanıma istidadına ve bu istidadın kabiliyete dönüşmesine uygulayabiliriz.

Yine İşârâtü’l-İ’câz kitabındaki bir bölümde şu açıklama yer alır:

“Dördüncü vecih: Evvelki âyette hilkatten maksat beşer olduğu ve Hâlıkın yanında beşerin bir mevki sahibi bulunduğu tasrih edildiğinde sâmiin [dikkat samiin dedi, melaike demedi] zihnine geldi ki: “Bu kadar fesat, şürur ve kötülüğü yapan beşere bu kadar kıymet neden verildi? Cenâb-ı Hakka ibadet ve takdis için şu fesatçı beşerin vücuduna hikmetin iktizası ve rızası var mıdır?” Sâmiin bu vesvesesini def için şöyle bir işarette bulundu ki; Beşerin o şürur ve fesatları, onda vedia bırakılan sırra mukabele edemez, aff olur. Ve Cenâb-ı Hak onun ibadetine muhtaç değildir. Ancak, Allâmü’l-Guyûbun ilmindeki bir hikmet içindir.”

Altı çizili cümledeki “aff olur” ne demektir? İrademizle bizde ödünç bırakılan sırra binaen sanki insanoğlu bu güvene hıyanet etse bile sonunda yaratılış maksadına hizmet ettiği için affa mazhar kılınacağı, anlaşılıyor.

Bu yaratılış alemi “hakikat-ı nisbiye” alemidir. Yani, Mutlak hakikat bu yaratılışta tecelli etmez. Bu alem mutlak değildir. Her şey, zıddıyla bilinecek şekilde yaratılmaktadır. Yatılıştaki güzellikler ancak nisbi çirkinliklerle ortaya çıkar. Bilinen örneği ile, karanlık veya gölgeler vasıtasıyla ışığın varlığı anlaşılır. Yanlışlar vasıtasıyla doğrular anlasılır ve tasdik edilir. Yanlış sayesinde doğrunun doğru olduğu tasdik edilebilir. Değilse, doğruyu tasdik etmek için bir nedenimiz olmaz. “İşte bu yanlış değil, doğru olan budur” der ve tasdik ederiz.

İnsanın yanlış yapabilme, yanlışı tercih edebilme özelliği doğruyu tasdik edebilmesine “hizmet” etmektedir. Bu yönüyle insanda emanet olarak tecelli ettirilmiş özelliklerinin doğru maksatların anlaşılmasına hizmet ettiklerı için, yanlışı tercih edebilme özelliğinin yaratılışı “çirkin”dir denilmez. Yaratılış bütün halinde güzeldir. İnsan iradesinin yanlışı seçebilme, kan dökebilme, fesat çıkarabilme özelliği bizzat çirkindir denilmez. Böyle bir özellikle insanın donatılarak yaratılması gereklidir ve de güzeldir. İnsanın yaratılış maksadına hizmet etmektedir, ki insan bu özelliği sayesinde Rabbini bütün özellikleriyle tanıyabiliyor ve tasdik edebiliyor.

Bu meselenın bizim pratik hayatımızdaki önemi şudur: Bizdeki fenalığa, kötüye, günaha olan eğilimlerimizden dolayı ümitsizliğe kapılmamıza hiç gerek yoktur. Bunlar bize hakikatı, doğruyu bulup seçmemiz için verilmiş, takdir edilmesi gereken özelliklerdir. Bunları reddederek hakikatı buluyor ve yaratılış maksadımıza ulaşıyoruz. Kendimizi bu özelliğin varlığından dolayı değil de, bu özelliğimiz görevini yapmak üzere karşımıza çıktığı zaman, kendimizi kınamak yerine, bu özelliğimizi bir “hizmetçi” olarak kullanıp, doğruyu bulmada değerlendirmemiz gerekir.

Bu nedenden dolayı, “Cehennemin yaratılışı güzeldir, hayırdır” denilmiştir. Cehennemi tercih etmemiz güzel değildir. İrade-i cüz’iyenin yanlışı tercih etme özelliğine sahip kılınması güzeldir,  bu sayede insan Rabbini tanımada sonsuz imkanlara sahip kılınmıştır. Fakat bizim yanlışı tercih etmemiz güzel değildir. Hatırlayalım, bütün Peygamberlerin takipçileri daha önce hep iradelerini yanlışta kullanan kişilerdi. Eğer böylesi bir özelliğimiz olmasaydı Peygamberlerin ve vahyin gelmesine de gerek olmaz, insanların Rabbi tanımak için bir gayrete girip terakki etmesine de imkan olmazdı. Nasıl ki cehalet olmasaydı öğrenmekten bahis bile edemezdik.

Bu emanet (vedia) vasıtasıyla insan Esma-i İlahinin zişuur bir varlık tarafından idrakini gerçekleştirmede vesile olarak kullanıldığı, görevlendirildiği için vazifesini yapmasa bile sanki ŞEHİD muamelesi görecek bütün yanlış tercihleri affedilecektir. Bin defa yanlış tercih yapan bir insan eğer bu tercihler, tercihlerinin yanlış olduğunu idrak etmesine vesile olmuş ise, o yanlışları yapmasının amacı gerçekleşmiş demektir. Şehid, bir hakikatin anlaşılmasına vesile olacak şekilde görevlendirilmektir.  Hakikatin şahidi olmak demektir. Hakikat uğruna varlığını feda etmek demektir. Sakat yaratılan bir kişinin sakatlığı, sağlıklılığın şahididir, sağlıklı olmak o kişi için ŞEHİD olmuştur. Eğer sakatlık yaratılmamış olsaydı, sıhhatli olmanın farkına bile varamazdık. Sakat olarak yaratılmak, sağlıklı olmanın ŞAHİDİDİR. Bir yanlış tercih de doğru tercihin şahididir.

İnsana verilen irade vasıtasıyla insanın kendisine emanet edilen Rabbini tanıma “vedia”nın yanlış kullanılma ihtimali, o vedia’nın ŞEHADETİ demektir.  Ta ki, doğru tercih ancak bu yanlış kullanım ile idrak edilebilir.  Böyle bir imkan hiçbir surette “şer” olarak telakki edilemez. İnsanın kan dökebilme, fesat çıkarabilme özelliği ile yaratılması çok hikmetli bir yaratılıştır.

Sonuç olarak, insan hür bir irade ile yaratılmamış olsaydı, bizim için kainatın var edilmesinin bir anlamı olmazdı, yani hikmetsiz olurdu.

Bu konuda dikkat çekici hadisler de mevcuttur: “En ufak bir imanı içinde taşıyan bir kalbi Allah yakmaz” şeklinde rivayetler vardır. Genellikle biz “tarafgirliğimiz” dolayısıyla karşıtlarımızın Cehenneme gitmesinden hoşlanıyoruz. Cehennemi küfrün çekirdeğinin sonucu ya da küfürden uzaklaştırıcı bir ikaz diye anlarsak, bazı gizli sırlar açıklanmış olur.

Yanlışın karşıtı olmak ayrıdır, yanlış yapan insanların karşıtı olmak ayrıdır. Yanlış yapabilme hürriyetine sahip kılınmak tamamen ayrıdır. Küfrün düşmanı olmak ayrıdır, kâfirin düşmanı olmak ayrıdır. Yaratıcısının kendisine tanıdığı imkanı kullanana düşman olunmaz. Onun yanlışına düşman olunur.  Bir insanın Cennete gitmesi için çalışmak o insanı sevmek demektir. Sevmediğiniz kişinin Cennete gitmesi için gayret gösteremezsiniz.

Bu bağlamda, peygamberlerin kendi düşmanlarının küfürden çıkıp Cennete girmeleri için çırpınmalarındaki hikmet biraz daha anlam kazanıyor. Aksi takdirde bizden başkasının Cennete gitmesine hiç razı olamıyoruz.

Dipnotlar   [ + ]

1. Yapan.
2. Yaratan.
3. Yaratacak mısın?
Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

Okuyucu Yorumları

  1. Yusuf dedi ki:

    Selamun AleykumAli insanların içinde yaşadıkları bir acıdan yola çıkarak birşey anlatmaya çalışıyor anladığım kadarıyla Şöyleki Günah deryası gibi bir zaman içinde yaşıyoruz.  Bu deryada yüzerek yaşamaya elimiz mecbur.Muhammed aleyhisselam diyorki . Muminin kalbi ahir zamanda erir. Kötülüğü görürü ama değiştiremez onu .قَالَ: نا أَشْرَسُ بْنُ الرَّبِيعِ قَالَ: نا عَطَاءُ بْنُ مَيْسَرَةَ الْخُرَاسَانِيُّ , أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: [ص:183] «سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَذُوبُ قَلْبُ الْمُؤْمِنِ فِي جَوْفِهِ كَمَا يَذُوبُ الثَّلْجُ فِي الْمَاءِ» , قِيلَ: يَا نَبِيَّ اللَّهِ , وَمِمَّ ذَاكَ؟ قَالَ: «يَرَى الْمُنْكَرَ يُعْمَلُ بِهِ فَلَا يَسْتَطِيعُ أَنْ يُغَيِّرَهُ» Bu işin fıkhının aslında yeniden kurulması lazım..Yani yeniden düşünülmesi .Daha doğrusu farklı açılardan bakarak anlaşılmaya çalışılması.Yeniden bir günahlar listesi hazırlayalım demiyorum.Ali Abi Allah kimseye çekemeyeceği yüklemez ayetinin gereğini uygulamaya çalışmış. güzel isabetli olmuş Allah razı olsun    

Fikrinizi Paylaşın