13 Ağustos 2013 1 Yorum Devamı →

Kur’an: Kainatın Aklı

Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hulâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü’l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.) , kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) , âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur’ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.” (Lem’alar, 30. Lem’a, 5. Nükte, 4. Remiz. Link: http://erisale.com/#content.tr.3.604)

Bu çok değerli parçayı şöyle rahat rahat tedebbür edebileceğim bir zamana bırakmıştım. Nafile. “La rahate fiddünya.” Daha da geciktiremem. Aza razı olmayan çoğu bulamaz. Bismillah deyip tefekküre başlamalıyız. Hep beraber buyurun:

Önce şöyle bir taslak tablo yapalım, göze de hitap etsin.

Hayat —> kainatın hülasası

Şuur —> hayatın hülasası

Akıl —> şuur ve hissin hülasası (Dikkat! Akıl ve kalb aynı kategoriye kondu.)

Ruh —> Hayatın sabit ve müstakil bir zatı.

* * *

1- Hayat-ı Muhammediye —> Hayatın ve ruh-u kainatın hülasalarının hülasası

2- Risalet-i Muhammediye —> kainatın his ve şuur ve aklının hülasası

3- Hayat-ı Muhammediye —> hayat-ı kainatın hayatı (tekrar bir tarif daha yaptı)

4- Risalet-i Muhammediye —> şuur-u kainatın şuuru (tekrar bir tarif daha yaptı)

5- Vahy-i Kur’an —> hayat-ı kainatın ruhu ve (yani) şuur-u kainatın aklı

Sesli düşünüyorum, birlikte mütala edelim, inşaAllah.

Sıralamalara dikkat edince, cümlenin başındaki tanımlamaların, Kur’an tarifine ulaşmak için takip edilen basamaklar olarak sıralandığını anladım. Esas maksat, Muhammed asvs’ın kainat içindeki yeri nedir, risaletinin yeri nedir? sorularının cevabına, hangi anlayış basamaklarından geçerek ulaştığını açıklamaktır. Muhammed asvs’ın varlık alemindeki yerini tespit ettikten sonra, onun mesajının özü olan Kur’an’ın tarifine ulaştı.

Kur’an nedir? sorusuna verilecek bir cevabın şu aşamalardan geçmiş olması gerekir demek istiyor.

Kainat: Çok ilginç bir şekilde kainat’tan başladı. Kainat vardır. Ama bu kainat, hayat ile anlamlıdır.

(Bu noktada şunu unutmayalım: Biz insanlar olarak kendimizi ve kendimizdeki özellikleri “veri” (İng. given) olarak almak gerekir. Biz insanlar şu anda bize verilen özellikleri kullanmazsak, bu aşamalara nasıl ulaşıldığını insanî değerlerimizle savunamayız. Bağnazlık, taklitçilik, tepkisellik (reaksiyonerlik) vb. haller ortaya çıkmak zorundadır. Çünkü, kendimizi inkar ederek, yaratılışımıza ters düşerek yaşıyoruz demektir. Kaçınılmaz olarak bir şeyler yanlış olacaktır. Yaratıcımızın Rahmeti olsa gerek ki, biz yanlış yapınca bizi uyaracak sonuçlar yaratılıyor.)

Hayat: Hayat olmazsa, kainatın varlığı benim için bir şey ifade etmez. Hayat sayesinde ben kainat ile ilişkiye geçiyorum.

Şuur: Bu ilişkinin varlığının farkına ise, hayata takılan şuur ile ulaşıyorum. Ölü bir ceset için kainatın varlığı bir şey ifade etmediğini hepimiz bildiğimizden cesedi toprağa gömmekte bir beis görmüyoruz. Bunun devamı olarak, hayatı olan bir varlık da, eğer şuuru olmazsa, varlık alemiyle kurduğu ilişkinin sonucunda bu ilişkinin farkına varmaz. Yani, varlığın farkındalıktır, şuurlu olmak. Bitkisel hayat yaşayan kişinin şuuru taalluk etmediği için, ilişkilere tepki vermez.

Akıl ve his: Evet, insan şuuru ile varlığın farkına varıyor, fakat bu farkındalığın ne anlama geldiğini ancak “akıl” ve “his” aletlerini kullanarak “öğreniyor.” Talim, yani eğitim “akıl” ve “his”ler kullanılarak başlıyor. Akıl ve hisler vasıtasıyla varlığından emin olduğumuz eşyanın anlamlarını öğreniyoruz. Yani, onların varlığından anlam çıkarıyoruz. Manalarını okuyabiliyoruz.

Ruh: Dikkat ettiğimizde ruh için, yukarıdaki sıralamaya uyarak, aklın hülasası demedi. “Hayatın sabit ve müstakil bir zatı” dedi. Neden? Çünkü ruh, yalnızca aklın hülasası değil, buraya kadar sayılanların hepsinin bir insan için varlığını tespit eden, anlamını kavrayan ve onların varlığının kendisi için var olduğunu farkeden nihai “öz”dür, diyebiliyoruz. Bir “zat”tir Ruh. Başlı başına bir müstakil varlıktır, ki bütün kainat, bir insan için, o insanın ruha sahip olması nedeniyle bir değer ifade eder. Hayatın gerçek temeli, esası, sabit unsuru manasında ruh kendi başına bir zattır. Yani, kainat bir yana, ruh bir yanadır. Yani, bir insan için, kainat, hayat, şuur, akıl, hepsi ancak bir insanı müstakil bir varlık yapan, insanın bu sabit ve müstakil özelliğidir, ki buna “ruh” denir. İnsanı, insan yapan ruhtur, diyebiliriz.

NOT: Burada kullandığımız “bağımsız” ifadesi, Yaratıcısından bağımsız değil, varlığı, kainatın varlığına bağlı olmayan, manasındadır. Kainat var olmasa da ruh, diğer her şeyden (Yaratıcısından değil, çünkü yaratılmaya muhtaçtır. Ruh, kendi kendini yaratamaz.) müstakilen var olabilen bir varlık türüdür. Hayat, şuur, akıl, his böyle değillerdir, diye anlıyoruz. Özetle, şu kainatın yaratılış kuralına göre, kainat olmazsa hayat, şuur, akıl, his olmaz. Ama kainat olmazsa ruh olur. Çünkü o bağımsız bir yaratıktır. Kur’an’ın tanımlamasına göre, “Doğrudan Yaratıcısından (üfürmesi diye ifade ediliyor) geliyor. Kainatın yaratılış şartlarına bağımlı olmaksızın.

Bunların hepsi önemliydi. Çünkü, Muhammed savs’ın hayatının ve risaletinin, kainat içindeki yerini ve sonra da Kur’an’ın kainat içindeki, daha doğrusu insan ruhunun karşısındaki yeri nedir? sorularının cevabına taban teşkil eden bir anlayışı sergiledi. Yani, ontolojisini hazırladı. Öyle, basitçe, “Biz Muhammed’i severiz, ona inanırız,” diye geçiştirmeyecek. “O iyi insandı, en iyi insandı, Allah’ın sevgilisiydi,” gibi sloganik konuşmayacak. Nedenlerinin ontolojik, yani varlık düzeyinde açıklamasını, gerekçelerini sunacak, inşaAllah.

Muhammed asvs’ın hayatıyla “ubudiyet”ini, risaletiyle de “temsil ettiği mesaj”ı kastediyor, diyelim.

Hayat-ı Muhammediye: Bu ayırımın bize bakan yönü nedir diye soralım. Yani, Muhammed asvs’ın maddi ve manevi vücudu, varlığı, (1) nolu tanımda, kainatın ruhundan süzülen bir hülasa, bir öz, deniliyor. Bu bizim için ne ifade eder? Biz Muhammed asvs’ın kendisine bir paye biçmek için bu dünyada olmamalıyız. Ona biçilen payenin, yani onun varlığı için yapılan bir tanımın, beni ilgilendiren yönünü arayıp bulmalıyım. Ubudiyet tanımı gereği şöyle söyleyebiliriz: Yaratıcısına ulaşmak için kainat bir araç olarak kullanılmazsa, kainatın ruhu gider. Yani, ruhsuz bir varlık olur. Ubudiyet, kainatın ruhudur, yani onun varlık nedenidir. Yani, eğer şuurlu yaratıklar, kendi yaratılmışlıklarını idrak etmek amacıyla kainatı değerlendirmezlerse, kainatın varlığı onlar için bir değer ifade etmez.

(3) nolu tanımda ise, bizim için peygamberlik müessesesini temsil eden Muhammed asvs’ın varlığı, yani Hz Adem’den bu yana gönderilmiş bütün peygamberlerin bu kainat içinde varlıkları, bu kainatın canlı kalmasını temsil ediyor. Bir “insan” ile, hayatı ve ruhu çıkmış bir “ceset” arasındaki fark, insanlar, kainatı, birer abd (kul) oldukları gerçeğini anlamaları için kullandıklarında, kainat canlı bir “insan”, bu maksatla kullanmadıklarında ise, bu kainat bir “ceset” düzeyine düşer. Gerçekten de, yaratılmışlıklarını kabul etmeden kainatı anlamaya çalışanlar, ona bir “ceset” muamelesi yaptıklarını açıkça görüyoruz.

Bizim kişisel dünyamızda da, eğer kainatın içinde mevcut olan peygamberlerin varlığını dikkate alarak yaşarsak, kainat bizim için canlı olur, hatta ruhlu olur, bize konuşur.

Risalet-i Muhammediye: (2) ve (4) nolu maddelerde Muhammed asvs’ın risaleti tanımlanıyor. Kısaca, kainatın aklı, hissi ve şuuru’dur deniliyor. Peki, bu tanımların bizim için manası nedir? Bir mesaj taşıyıcıları, temsilcileri olarak görevlendirilen bütün resuller, nebiler, şu bize konuşan kainatın konuşmasının bizim için ne ifade ettiğini deşifre eden mesajı bize ulaştırıyorlar. Yani, onların getirdiği mesajı dinlersek, şuurlu, akıllı, hislerle donatılmış insanlar olarak, kainatın taşıdığı manayı anlayabiliriz. Bizdeki şuur, akıl ve hisler, kainatın şuur ve akıl ve hissiyle tam tekabül eden bir iletişime geçebilirler.

Resuller bu iletişimi kuranlardır. Kimler resullerin mesajını bir şifre gibi kullanırsa, kainatın varlığının sırrını çözer (şuuruna varır), anlar, hisseder. Kendisi ile özdeşleştirir. Kainat onun için bir yabancı değildir artık. Aynı kaynaktan gelen, aynı mesaja muhatap olan bir madalyonun iki yüzü gibi birbirlerini tamamlarlar. İnsan kainatı okur, anlar. Kainat insanın okuması için yazılmış anlamlı bir kaside olur. Her ikisi beraberce Yaratıcılarını tesbih eden, zikreden âbid kullar olurlar. Kainat bir kitap gibi, bir ayna gibi, bir konuşma (tekellüm) gibidir. İnsan ise, okuyan, gözlemleyen ve dinleyen ve dolayısıyla onaylayan seyirci gibidir. Kainatın ifade ettikleri manaları insan olarak anlayıp, hissedip, kainatın Yaratıcısına o manaları takdim eden bir “halife” olur.

Vahy-i Kur’an: (5) nolu maddede Kur’anın vahyedilmesindeki amaç tanımlanıyor. Kur’an, şu kainatın Yaratıcısının insanlara konuşmasıdır, diye anlayalım. Şuuru da, bir şeyin varlığının farkına varmak olarak tanımlamıştık. Bu konuşmanın insanlara vahyedilerek ulaştırılması suretiyle, bu farkındağı anlamlı kılacak, bu anlamı insanlara taşıyacak kaynak olarak da Kur’an, yani “Kelamullah” bu dünyaya indirildi, vahyedildi. Bu kainat öyle bir varlıktır ki, içinde “Kelamullah” yansır. Yani, Yaratıcısının konuşmasını içeren bir varlık türüdür, bu kainat.

NOT: Evet, kainat sınırlıdır, yaratıktır, mahluktur. Bu yaratık varlıkların anlamlarını bildiren konuşma Yaratıcının Mutlak İlminden gelmektedir. Konuşmanın geldiği kaynak sınırsızdır. Nasıl ki, kainat sınırlıdır, fakat kainatı var eden kaynak sınırsızdır. Bu kaynağın Kudreti sınırsız olduğunu kainatın var ediliş biçiminden anlıyoruz. Yaratıcının Kudreti mahluk değildir, yani sınırlı değildir, diyoruz. Kelamullah da sınırsız bir kaynaktan gelmektedir ve dolayısıyla İlm-i Ezeli’den gelen Konuşmanın kaynağının Mutlak olduğu, ve fakat insanın bu kaynaktan aldığı, faydalandığı her halin sınırlı, yaratık olduğunu anlıyoruz. (Dikkat, lütfen “Kur’an” ile Mushaf”i karıştırmayalım. Kur’an, Kelamulllah’tır; Mushaf, insanların onu bir kağıda veya elektronik olarak silikonlar üzerine yazdıkları nesnedir.)

Bizim için bu durum ne ifade eder? Kainat ile konuşanın ne dediğini anlamak istiyorsak, mutlaka bu konuşmayı deşifre edecek, onların kodlarını bize bildirecek bir kaynak bu dünyaya gönderilmiş olmalıdır. Yaratıcının bir açıklaması olan Kur’an’dan faydalandığımız oranda, kainat bizim için bir mana ifade eder. Biz insanlar bu manayı aklımızla kavradığımızda kainat bizim için “akıllı” bir varlık olur. Yani, “makul” olur; aklın anlayabileceği bir varlık olur. Kur’an, kainatın aklıdır. İnsanın aklı ile kainatın aklı birbiri ile iletişime geçmeleri gerekir. Eğer insan aklı, kainatın aklı ile iletişime geçmezse, kainat o insan için akılsız bir varlık olarak kalır. Kur’an’ı kainatın aklı olarak değil de, bağımsız bir birim olarak ele alırsak, Kur’an bizim için hala vahyedilmemiş olur.
Bu nedenle “vahy-i Kur’an… şuur-u kainatın aklıdır.” ifadesi kullanılıyor.

Bu analizden çıkardığımız sonuç: Peygamber’in ve Kur’an’ın bu varlık dünyasında yerinin ne olduğunu bilerek, “Madem bu kainat var, öyleyse, bu kainatın bir hayatı olmalı, bu hayatın bir şuuru olmalı, bu şuurun bir aklı, hissi olmalı, ve bu aklın bir “ruhu” olmalı. işte bu ruh, Kur’an’dır. Yani, Kur’an’ı, kainatın bir ruhu olarak gör ve oku ve ona göre değerlendir, anla! Senin ruhunu, kainatın Ruhu olan Kur’an ile karşılaştır, tanıştır. Ruhun ile Kur’an’ı oku, yalnızca dilin ile (kainat), şuurun ile, aklın ile değil, ruhun ile Kur’an’a muhatap ol. Kainatın hayatının ruhu olan Kur’an, insanın ruhunun rehberidir. Kur’an’siz bir kainat akılsızdır. Kur’an’siz kainatı anlamaya çalışan bir akıl, makul olmayan bir şeyi anlamaya çalışıyor demektir. Yani, böyle bir durumda akıl kendisiyle çelişir. Kur’an’ı rehber almayanlardan makul bir kainat anlamlandırması beklemek bir çelişkidir. İnsan, ancak aklını kainatın aklı ile iletişime geçirdiği zaman makul bir kainat anlayışına ulaşır.

Sonuç: ”Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse, kâinat divâne olacak...” (Sözler, 10. Söz, Zeylin İkinci Parçası. Link: http://erisale.com/#content.tr.1.164)

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

Okuyucu Yorumları

  1. Özlem dedi ki:

    Uzun zamandır şaşırma duygumu kaybetmiş kainattan gelen mesajlara kapanmış ve sıradan bir hal olmuştum. Şükür yazı bahçeme yağmur pencereme çiçek oldu. Allah razı olsun.

Fikrinizi Paylaşın