“Musibet zamanı uzundur” derler – IV

Yaratılış her seferinde bize bir teklifle gelir ve göğsümüzün üstüne oturur. Bizi sıkar da sıkar; daralırız, nefes alamayacak gibi oluruz. Teklifini yapar: beni oku. Sonra o gitse bile bir başkası gelir ve bizi sarıp sarmalar, etrafımızı çevreler; aynı teklif ile karşılaşırız: beni oku.

Nietzsche diyor ki, “What truly enrages people about suffering is not the suffering itself, but the meaninglessness of suffering.” (İnsanları sinirlendiren şey acı çekmenin kendisi değil onun anlamsızlığıdır.)

Mesela, 10 kiloluk bir taşı 100 metre taşı deseler ve bunda hiç bir hikmet yok diye bilsek, bu bize ağır gelir. İki kez o hareketi yap deseler itiraz ederiz. Sabahtan akşama kadar yapacaksın diye diretseler bu sefer de isyan ederiz.

Ama bir tarlaya ekin ekeceksin ve neşv-u nema bulan nimetleri akabinde hasat edeceksin deseler eğer, bu amaç uğruna insanlar sabahtan akşama kadar yüzlerce kiloluk şeyleri bir oraya bir buraya taşırlar hatta bunu günlerce yaparlar; ama bundan hiç gocunmazlar, hatta zevk alırlar. O halde, mesele, işin hangi yüzüne bakıldığı ile alakalıdır. Eşyanın manasız yüzü insana azab verir.

Bu anlamda, Adem(oğlu) bu dünya toprağına ekilmiş bir çekirdek gibidir; ta ki, gizli istidatları neşv-u nema bulsun. Adem, manevi bir terakkiyatı yaşamak ve esma-i İlahiyeye bir ayna olmak üzere bu dünyaya görevli olarak gönderildi(k)..

Fatir olan Allah, insanı bu fıtratta ve kıvamda yaratarak Kendi esmasına ayna yaptı; işte bu yüzden insan ahsen-i takvimdedir. Zira, insandan başka İlahin marifetine tam hakkıyla erişecek bir başka varlık yoktur. Miraçta meleğin önüne geçmemiz bu sırra bakar.

Demek, bizim üzerimizde gördüğümüz özelliklerin hepsi bu amaç için bizim elimize verilmiş ölçücük aletleridir. İşte göklerin ve yerin üstlenmekten çekindiği emanet, insanın bu kıvamdaki fıtratıdır. Çekindiler çünkü bunun sorumluluğu büyüktü. Bu özellik ile ala-yı illiyyine çıkmak da mümkündü ama esfel-i safiline düşmek de vardı işin içersinde.

İşte bu yüzden vahy, emanete riayet etmeyi çok vurgular. 23:1,8 [tooltip]قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَۙ … وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَۙ [end-text] Mü’minler felâha ermiştir…..Ve onlar, emanetlerine ve ahdlerine riayet edenlerdir.[/tooltip]Emanete riayet edenlerin “felaha” kavuşacağını söylüyor. Çok kayda değer bir ifade değil mi bu? Bu ayet üzerinden usul çıkartacak olursak eğer, felaha erişmenin tek yolu bize verilen emaneti veriliş amacına göre kullanmaktır.

Bunu da ancak müminler yapabilirler yani varlığa iman penceresinden bakabilenler. Tersten söyleyip şöyle bir tanıma ulaşmak da mümkün, felaha erişilmemiş herşey, tarif gereği, iman gözlüğünden bakıl(a)mayanlardır. Yani bu iki şey birbirini intaç eder. İman varsa felah vardır; felah bulunduğunda imana ulaşılmış demektir. İman var ama felah yok diye birşey tezat olur.

Emanete riayet etmemek, fıtratımızın ayinedarlık yapması yerine başka amaçlar için kullanılmasıdır. Mesela, son model bir elektronik cihaz, kapı takozu olarak kullanılırsa eğer, bu o cihazın kabiliyetlerine riayet etmemektir. Herkes böyle bir abesiyeti yapmaktan çekinir; eğer böyle bir şeyin yapıldığını görse bundan rahatsız olur. Ne kadar cahil bir adammış bunu yapan derler. Kur’anda bahsi geçen cehalet de bu türden bir cehalettir. Zulüm de, bundan çıkar. 33:72 [tooltip]اِنَّهُ كَانَ ظَلُوماً جَهُولاًۙ[end-text]Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir. [/tooltip]

Dolayısı ile Hazret-i Adem’in cennetten ihracı (!), ayn-i hikmet ve mahz-i rahmettir. Zira hiç kimse çekirdeğin meyve vermeksizin çürümesini istemez. Fıtratımızı meyve toplamaya odaklamamız gerekiyor o halde. Meyve yok ise eğer, herşey angarya gelir. Bu nimetin tadını alanlar, elhamdülillahi alâ nimet-il iman derler.

Bununla ilgili olarak şöyle ilginç başka bir nokta daha var; şeytan, insanları saptıracağım dedikten sonra onları saptırıp imansız yapacağım demiyor; onun yerine, sana şükretmeyecekler diyor: 7:17 [tooltip]وَلَا تَجِدُ اَكْثَرَهُمْ شَاكِر۪ينَ [end-text]onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.[/tooltip]Demek, Allah’tan uzaklaşmanın temsili olan şeytana uyunca; yani varlığa, Yaratıcısı tarafından içine konulmuş hikmet ve maksad göz ardı edilerek bakılsa, oradan hamd ve şükür çıkmıyor. Yani insan bundan memnun olmuyor. Zira insan, eşyanın o yüzündeki hikmet, maksad ve manayı aramak üzere halk edilmiştir. Demek insanın bu dünyadaki vazifesi budur.

Şeytan ve musibet arasındaki bir başka anlam boyutunu açıklayan darb-ı mesel de Hazret-i- Eyyubun kıssasıdır. Eyyup as, eziyetin ve azabin gelmesini “şeytana” bağlıyor 38:41 اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ (Gerçekten de Şeytan beni yordu ve azaba uğrattı) yani şeytanın vesvesesi ile Allah’tan uzaklaşılarak bakılan her yaratılış insana azap verir anlamındadır.

Dikkat edilirse Eyyup, hiç bir yerde hastalığın kaldırılması için doğrudan bir istekte bulunmuyor. Sadece yaşadığı tecrübenin tanım ve tarifini yapıyor. Onun “şifası”, kendi gerçeğini doğru bir şekilde tarif etmesinin içinde yatıyor. Ayaklarını vurup tam gerisin geriye dönerek olayı irdelediğinde o haletten kurtulmanın “gusulunu” yaşıyor. Şeytandan geriye dönme Allah’a nida ederek yani Allah’a yönelerek gerçekleşiyor. Kısacası Allah’a yönelince iş bitiyor, problem çözülüyor.

Dolayısı ile Hz Eyyub’un bize öğrettiği sabır dişlerini sıkmak anlamındaki sabır değildir; belki yaratılıştaki semavi manalara yüzümüzü dönmede sebat etme anlamındaki sabırdır. Çünkü onun şikayet ettiği ve canını acıttığını söylediği şey hastalığın kendisi değil, bilakis o türlü bir yaratılış karşısında Allah’ın adına bakamamaktan gelen ızdıraptır.

Çünkü Eyyup, peygamber olarak kıssada vahyi temsil eder; yani vahyin maksadını esas alan bir mesajı bize iletmek için vardır. Vahyin terbiyesine girmedikten sonra sırf sabretmek için sabredilmez; o dünyevi sabır olur — ki, öyle bir tavsiyeyi vermek için peygamber göndermeye gerek yok. Dünyadaki hikmetli söz söyleyen bilge kişiler de öyle bir nasihatı verebilirler. Peygamber, tanım gereği, semavi bir terbiyeyi bize vermek için vardır; arzı malumat ve hakikatleri tekrar etmek için değil.

Sözün özü; mutlak nur, görül(e)mez, gözleri kamaştırır. Nurun görülmesi için karanlığın dereceleri lazım — ki kontrast olsun. İnsanın mahiyeti, bu anlamda, esma-i İlahiyenin içindeki nurları göstermektir ve onların dellallığını yapmaktır.

Nurun sonsuza giden derecatini gösterebilmek için aynadaki karanlığın da aynı şekilde sonsuza giden basamak ve katmanları olmalı; ta ki, insan bu basamakları çıkarak terakki edebilsin.

İnsan, böyle bir ayine-i camia olup hem kendine, hem diğer mevcudata, hem de meleklere Rahman’ı tanıttırır ve bu makamı gereği tüm melekler ona secde dururlar. Çünkü aynada yansıyan esmanın tecellileri böyle bir secdeyi ister ve dahi zorunlu kılar.

Mesele, aynanın üzerinde yansıyana bakabilmekte. Değilse, aynanın camına bakan sadece kir ve pası görür. Aynanın cam kısmı onun mülk ciheti, aynanın sırlı kısmı da onun melekutiyyetidir. Sırra bakan meleklerle arkadaş olur; cama başını toslayan ise başını yarar.

Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,
Burhân sorardım aslıma aslım bana burhân imiş

Selam ve dua ile.

Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPin on Pinterest
Mehmet Ali Akgün

Yazar Hakkında:

Dini, insanın kendi gerçeği olarak tanımlamayı doğru buluyorum; dolayısıyla din ve getirmiş olduğu her türlü tanım, hayatın üzerine ekstradan konulan aksesuarlar değil, aksine, olmazsa olmaz kavramlardır demek çok insani bir tavır ve bana çok tatmin edici geliyor. Hal böyle iken, İslamiyet’i de insanın kendi gerçeğini teslim etmesi olarak tarif etmek mümkün. Böylece dinin neden fıtrat dini olduğu ortaya çıkıyor. Bu bağlamda yapılan “dini” sohbetlerden hoşlanan birisi olarak katıldığım ortamlarda dikkatimi çeken bazı noktaları bu sitede ilgilenenlerin dikkatine sunmaya çalışacağım. İnşallah yararlı olur.

Diğer yazıları için tıklayın.

2 Yorum - "“Musibet zamanı uzundur” derler – IV"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. Merve yolcu dedi ki:

    Hz Eyüb un sabri yaradilistaki manevi anlamları sebat manasindaki sabır kısmı biraz daha açıklanabilir mi.? Allah razı olsun. 

    • Mehmet Ali Akgün Mehmet Ali Akgün dedi ki:

      Dinin bize teklif ettigi sabir, bizim gunluk dilde kullandigimiz zoruklara karsi disini sikma anlamindaki sabir ile es anlamli degildir. Imani sabir, vahyin egitimine girerek yaratilisi ona gore okumada sebat etmek demektir. Degilse, Allah bize kotu bir tecrube yasatacak, benim de elimde ona karsi yapabilecek birseyim olmadigi icin hadi sabredeyim diyecegim ve bunun sonucunda da bana cennet verilecek seklinde bir anlayis temelden yanlistir. Ceza ve mukafat fiilin cinsinden olmali. Sabir demek kainatta cari olan esma-i husnanin tecellilerini musahede etmede kararli olmak demektir. Bunun devaminda da o esmanin uzandigi ahiret yurduna ulasmak o fiilin kendi cinsinden bir sonucudur. Dikkat edersek, Hz Eyyup as, tecrubesi sonucunda su sonuca vardi: “Sen merhemetlilerin merhametlisisin”. Iste sonsuz merhameti bu sekilde idrak eden birisi o idrakin getirmis oldugu farkindaligi hem bu dunyada hem de ahiret yurdunda tecrube eder. Onun adina da cennet diyorlar.

Fikrinizi Paylaşın