Müzakereler

Mutlak Kemal ve Vücud ile Mahluk Vücudların Arasındaki İlişki Üzerine

Mutlak Kemal ve Vücud ile Mahluk Vücudların Arasındaki İlişki Üzerine | Ha-Mim

SORU:
29. Söz’de geçen şu cümlede kast edilen nedir?

Mümkinat mahiyetlerinin mutlak kemâli, mutlak vücuttur. Hususî kemâli, istidatlarını kuvveden fiile çıkaran, ona mahsus bir vücuttur.

Mümkinat ve mutlak, farklı varlık çeşitleri olduğuna göre, bu ikisini birleştiriyormuş gibi duran bu cümlede bir hata mı var? Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız?


CEVAP:
Mahluk yani mümkün alemde müşahede ettiğimiz her varlığın dayandığı kaynak, “mutlak vücud” yani Vacibu’l Vücud olan Allah’tır denmek isteniyor kanaatindeyim. Yani mevcudat ancak mutlak bir Vücuddan (Vardan) geliyor olabilir. Mutlak vücud, tanım gereği, aynı zamanda mutlak kamil olandır. Kamil olmazsa mutlak olamaz. Yukarıdaki cümlede, mahluk yani mümkün olan varlıkların kemalinden bahsediyor; çünkü şu cümlede ifade ettiği gibi:

Seçere-i âlemde, meylül-istikmâl [kemale meyletme] vardır. Yani, kâinatın, bir ağaç gibi, bütün zerrâti ve eczası kemâle meyleder ve kemâle doğru yürümektedirler.

…kainatın tüm zerreleri bir kemale doğru meylederler ve yürürler. Zerreler kemale doğru yürüyorlarsa eğer, bu demektir ki yürüdükleri yerin nihayetinde yani mutlak noktasında bir vücud olması lazım. “Mümkinatın mahiyetlerinin mutlak kemalı, mutlak vücuddur” dan kasıt bu olmalı.

Zira, yürünülen yerde birşeyin olmaması yani eşyanın basamaklarını terakki ederek çıktığı kemal noktalarının nihayetinde, tüm o kemal basamaklarının kaynağını teşkil eden mutlak kemalde bir Vücud olmaması mantıken mümkün değil. Çünkü yoktan var çıkmaz; var, ancak vardan gelebilir. Kemale doğru yürüyen vücud mertebeleri varsa eğer bu kainatın içinde, her mertebedeki vücudun ve kemalin kaynağı mutlak kemaldeki Vücud olmalıdır — diyor bu cümle. Dolayısı ile, mümkinatın bir noktaya gelip de mutlak olacağını söylemiyor. Müşahede ettiğimiz kemal basamaklarının en nihayetinde ve onlara kaynak teşkil eden bir vücud olmalı diyor sadece.


Yukarıdaki alıntının ikinci cümlesinde ise, “Hususî kemâli, istidatlarını kuvveden fiile çıkaran, ona mahsus bir vücuttur.” diye devam etmiş; yani zerreler, kemal yolculuğunda mertebe katederken, her bir katedilen mertebenin karşılığında da ayrıca o mertebeye has bir vücud olmalı.


Mesela, bir karpuz çekirdeği, kemal yolculuğunda yürümeye meyilli. Üstad’ın yukarıda, “Her zerrede bir meylül-istikmâl vardır” dediği gibi. Karpuz çekirdeğinin kendisine has kemali olan vücudu, o yolculuğun nihayetindeki karpuz meyvesi. Ancak tekamül tedricen olduğu için, aradaki basamakların da vücudda karşılıkları var. Diyelim, kuru çekirdek, ilk önce yeşerip neşvü nema buluyor. Devamında bir fide halini alıyor. Akabinde, çiçekli bir meyve bitkisi halini alıyor. En sonunda da karpuz meyvesi olmanın kemal noktasına varıyor.


Mahluk olan varlıkların kemale olan bu yolculuğunu anlatan bir başka cümle de şu:

Madem Sâni-i Hakîm herşey için o şeye münasip bir nokta-i kemâl ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücut tayin edip ve o şeye, o nokta-i kemâle sa’y edip gitmek için bir istidat vererek ona sevk ediyor….”


Demek, her bir varlık çeşidine konulmuş olan bilkuvve istidatlar, o varlık çeşidini bir kemal noktasına taşımak için varlar. Çünkü Üstad’ın bir başka yerde de dediği gibi, “Kemal ve hüsün, bizatihi sevilir.”; yani güzeli ve kemali sevmek için başka bir sebepe ihtiyaç yok. Bizim varlıkta müşahede ettiğimiz bu kemal basamaklarının hepsi de, mutlak derecede kemalde olan bir Zattan geliyorlar.


Aşk imiş her ne var âlemde” dediği demek ki buradan geliyor şairin. Herkes ve herşey, kemale olan aşkıyla bu alemde cezbeye kapılmış yürüyormuş anlaşılan:

Nasıl ki mahlûkatta faaliyet ve hareket bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten, bir muhabbetten ileri geliyor. Hattâ denilebilir ki, herbir faaliyette bir lezzet nev’i vardır; belki herbir faaliyet bir çeşit lezzettir.”

Bu lezzet ve iştiyakın sebebini de yine kemale bağlıyor Üstad:

Ve lezzet dahi bir kemâle müteveccihtir; belki bir nevi kemâldir.

Atın koşması, çiçeğin sünbüllenmesi, arının çiçeklere olan meyil ve aşkı, hep bu anlamda bir kemalin peşinde olmalarındanmış demek. Kemal, herşeyi kendine çağırıyor. Kainattaki tüm mahlukat da, bu muhabbetin cezbine kapılmışlar yürüyorlar. Maşallah. Ne kadar harika bir varlık anlayışı:

Seçere-i âlemde, meylül-istikmâl [kemale meyletme] vardır. Yani, kâinatın, bir ağaç gibi, bütün zerrâti ve eczası kemâle meyleder ve kemâle doğru yürümektedirler.


Ahsen-i takvimde yaratılmış insan da, kendi varlığında bunun karşılığını şu şekilde görüyor:

O umumî meylü’l-istikmâlden ayrı olarak, insanda da meylü’t-terakki vardır.

İnsan, devamlı terakki etmek istiyor ve terakkiyi seviyor. Çünkü her bir terakki basamağındaki  kemal, onu da zerreler gibi kendisine aşık etmiş. Mahbub-u Ezeli, insanı da kendisine bu şekilde çağırıyor:

“...kalb-i kâinattaki şu hakiki muhabbet ve aşk, bir Mahbub-u Ezeliyi gösterir.

Mahbub-u Ezeliden kaynaklanan insandaki bu meylüt-terakkiyi Üstad, hayatımızda tecrübe ettiğimiz ve devamlı tekamül eden fenlerin kaynağı olarak görüyor:

Bu meylü’t-terakki çekirdek gibidir; neşvünemâsi pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimâıyla teşekkül ve tevessü [genişleme] etmekle fünunu intaç [netice verir] eder.

Her gün iştigal ettiğimiz fen ve sanatlarda, bizi bir kemal noktasına çağıran böyle bir terakki meyil ve iştiyaki olduğunun bilinciyle yaşayabilsek, her anımız ibadet hükmüne geçer biiznillah. Kendi varlığımızda hissettiğimiz her bir bilkuvve istidadın, şevkle ve cezbeyle ortaya çıkarmak istediği bir vücud mertebesi varmış; ki, o nokta-i kemal saklı kalmak istemediğinden, bizi bu meyelanların eliyle kendine davet ediyor. Ta ki, o noktadaki vücudun tesbihatı ortaya çıksın.

Sözün özü: Kenz-i Mahfi, Gizli Hazine, bilinmek istedi veya bilinmeyi sevdi (ehbabtu) – كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فأحببت أن أعرف– çünkü Mutlak Kemal, gizli kalsa abes olurdu vesselam.

Yazar hakkında

Mehmet Ali Akgün

Dini, insanın kendi gerçeği olarak tanımlamayı doğru buluyorum; dolayısıyla din ve getirmiş olduğu her türlü tanım, hayatın üzerine ekstradan konulan aksesuarlar değil, aksine, olmazsa olmaz kavramlardır demek çok insani bir tavır ve bana çok tatmin edici geliyor. Hal böyle iken, İslamiyet'i de insanın kendi gerçeğini teslim etmesi olarak tarif etmek mümkün. Böylece dinin neden fıtrat dini olduğu ortaya çıkıyor. Bu bağlamda yapılan "dini" sohbetlerden hoşlanan birisi olarak katıldığım ortamlarda dikkatimi çeken bazı noktaları bu sitede ilgilenenlerin dikkatine sunmaya çalışacağım. İnşallah yararlı olur.

Yorum yazın