Nefis Açlıkla mı Terbiye Olunuyor?

Şeyma-  Yıllardır Ramazan Risalesini okuruz. Bir bölüm var ki benim hala aklıma yatmıyor, yatamıyor. Bir daha karşılaştım bu örnekle, inandığımı “zannettiğimi” fark ettim. Bir de buraya sormak istedim. Sizin dünyanızda yansıyan nedir?

“Hadisin rivayetlerinde vardır ki:  Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?”

Nefis demiş: “Ben benim, Sen sensin.”

Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: “Ene ene, ente ente.” Hangi nevi azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş.

Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: “Men ene? Ve mâ ente?”

Nefis demiş: “Ente Rabbiye’r-Rahîm., Ve ene abdüke’l-âciz.” Yani, “Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim.”

Cehennem azabı gibi çok büyük bir acıdan neden daha çok terbiye ediyor açlık? Tamam, açlıkta insan hakikaten kulluğun özünü fark edebiliyor ama insanın canı yanınca da acizliğini fakirliğini hissetmiyor mu? Cehennem azabı bile terbiye etmiyor da açlık terbiye ediyor.

Mehmet Ali- Güzel soru… Benim aklıma gelen şöyle bir şey oldu; en azından düşünmeye başlamamıza vesile olabilir belki…

Burada cehennem azabı ile açlığın verdiği azabın zorluklarının karşılaştırılmasından ziyade arada çeşit farkı var. Yani açlığın, cehennem azabından daha fazla zor olduğundan nefis terbiyeye geliyor değil.

Cehennem azabında yani “dışarıdan” bir azap geldiğinde “ben” ona karşı çıkıyorum ve dayanmaya çalışıyorum. Çatışma var. “Sen” ver ondan sonra seyret bak “ben” nasıl ona karşı duracağım. Yani buradaki hata, sen ve ben diye dichotomy yapılmasında. Azabı veren sensin ama dayanma gücü benden geliyor. Azabın azap olarak nitelendirilmesini ben kendim yapıyorum; senin bana bu azaptır diye beni terbiye ettiğinin farkında değilim ve meselenin püf noktasını kaçırıyorum. Böyle olduktan sonra sittin sene bu olayın sırrını çözmem mümkün olmuyor.

Ancak açlıkta ben bana bir şeyler verildiğinin farkına varıyorum; ilk önce toktum ama tokluğun yok olması ile açlık diye hoşlanmadığım bir durum ortaya çıkıyor. Tokluğu veren bir “sen” varsın; “ben” de verilmeye muhtaç olan varlık. Vermediğin zaman işlerin benden kaynaklanmadığını anlıyorum. O zaman aradaki sen ve ben farkını fark ediyorum. Yoksa kafama vurup azap vermekle ben anlamam bu işi; ki öyle de yapmadığını ya da öyle bir yol izleyerek nefis terbiyesi yapılmayacağını anlatıyor bu hadis. Bu hadis “Asıl mesele azap çekmek değil, sadece az bile olsa, sen-ben farkını fark ettiren bir yöntem ile olur bu iş.” diyor. Değilse boş yere azap çeker durursun.

Ali- Mehmet Ali’nin güzel paragrafını tekrar dikkatimize sunma ihtiyacı hissettim.

Ancak açlıkta ben bana bir şeyler verildiğinin farkına varıyorum; ilk önce toktum ama tokluğun yok olması ile açlık diye hoşlanmadığım bir durum ortaya çıkıyor. Tokluğu veren bir “sen” varsın; “ben” de verilmeye muhtaç olan varlık. Vermediğin zaman işlerin benden kaynaklanmadığını anlıyorum. O zaman aradaki sen ve ben farkını fark ediyorum. Yoksa kafama vurup azap vermekle ben anlamam bu işi; ki öyle de yapmadığını ya da öyle bir yol izleyerek nefis terbiyesi yapılmayacağını anlatıyor bu hadis.

Nefis terbiyesinin esasının terbiye olduğunu, yani Rububiyetin üzerimizde tezahürü olduğunu anlamalıyız. Rububiyet, benim yaratılış maksadımı gerçekleştirmede bana yardımcı olmaktır. Yoksa intikam alırcasına beni cezalandırmak tarzında anlayışımız bize ait bir kültürdür. Rabbimizin her yaratma fiilinde hikmet var olarak gözlemliyoruz. Dolayısıyla, terbiye olmak isteyenler, açlık fiilinin yaratılmasına dikkat edip terbiyelerinde esas almalıdırlar.

M. Ali hocanın dediğine katılarak, terbiye olmak ancak, bizim muhtaç olduğumuzu anlamamızdan başlıyor ve dolayısıyla, benim muhtaç olarak yaratılmam, yani ihtiyaçlarım, benim bu dünyada kesin terbiye kaynağımdır. Ta ki, benim kendi ihtiyaçlarımı karşılayamadığımı tecrübe ile anlayayım ve “İhtiyacı Karşılayan”ı tanıyayım ve O’na, ihtiyacımı karşılayan olarak sevgi ile memnuniyetimi ifade edeyim. İşte bu sevgidir ki benim Rabbimi tanımama vesile olur ve O’nun abdi olduğumdan dolayı iftihar ederim.

Korkudan ödümüz koparak Rabb tanınmaz ve Ona abd değil, dost bile olunmaz. Bu marifetullah yolu değildir. Azab haberi, şefkatten, merhametten gelir. Sanki Cehennemden bahseden ayetlerle ve azabı sevmeyen duygular vererek, Rabbimiz bize yalvarıyor: “Sakın ola ki, kendinizi benim Rahmetimden, yani Cennetimden mahrum etmeyin, ben sizi öyle yarattım ki, yalnız benim Rahmetimle memnun, mesut olursunuz, benim Rahmetimin mahrumiyetine dayanamayacak şekilde yarattım sizi, haber veriyorum, sakın ola ki, kendinizi Benim Rahmetimden mahrum bırakacak tercihler yapmayın. Dayanamazsınız, ne olur, böyle bir hataya düşmeyin, şefkatim gereği şimdiden sizi uyarıyorum, uyarıcılar (nezirler) gönderiyorum. Onları ciddi ciddi dinleyin, ezbere okumayın.”

Konunun anlaşılmasına yardımcı olur ümidiyle, Nur Dede’den bazı iktibaslar:

“Cennet olmazsa Cehennem yakmaz”

“Cehennem adem alemlerinin toplandığı yerdir.”

“Cehennem ademîdir”.

Burada çok dikkat edelim, Cehennem ademdir, demiyor. Ademîdir, yani ademe ait olan dünyaya aittir, demektir. Çoook ince bir konu ve ayırım. Dikkat edilmeye çok değer.

“Cehennemin yaratılışında Rahmet vardır.”

Şimdi zamanım yok ama Meyve Risalesi, 8. Meselesinin 1. ve 2. Nükteleri okunabilir, ama dikkatli okumak şart, miras alınmış din kültürü ile karıştırılmadan okunursa çok zevkli, maşaAllah. Burada şöyle bir cümle var: “Cehennemin vücudu ve şiddetli azabı, hadsiz rahmete ve hakiki adalete ve israfsız, mizanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adalet ve hikmet, onun vücudunu isterler.”

Yani, Cehennemin yaratılmasında ve Cehennemden haber veren, bizi uyaran ayetlerde rahmeti görmeyen Kur’an okumasın, hem anlamaz ve hem de Allah’a için için gizli bir düşmanlık besler.

“Azab”ı bu bağlamda anlamak lazım diye düşünüyorum. Bahsi geçen hadis, yalnızca açlık ile azap arasındaki farkı vurgulamıyor, bilakis ilişkisizliği haber veriyor.

Mehmet Ali- Benim şahsi görüşüm o ki, burada biz açlık meselesini tam anlayamıyoruz. Açlık mahrumiyet, azap, acı çekmek falan anlamlarında değil. Yani biz aç olunca mahrumiyette kaldık da o yüzden kulluğumuzu anladık değil.  Eğer mantık öyle olsaydı bize göre cehennem azabının yanı ateşte yanmak gibi dehşetli bir cezanın karşısında daha çok kulluğumuzu yani abdliğimizi yani yaratılmışlığımızı anlardık. Ama hadis bunun tam tersini söylüyor. “Bu iş öyle olmaz dikkat edin” diyor. “Azapla kulluk anlaşılmaz” diyor.

Bütün bunlar, bizim Allah ve Rab anlayışımızın doğru paradigmadan gelmediğinden kaynaklanıyor bana göre. “Allah dediğin bir vurdu mu oturtur; bak kafana tokmağı yersen anlarsın” şeklinde “kafası bozuk” bir Allah olduğu için aklımızda, ondan sonra okuduklarımızı da ona göre yorumluyoruz ve bu hadise gelince demek ki diyoruz, açlıktan gelen “azap” cehennem “azabından” çok olduğu için daha etkili; hâlbuki alakası yok.

Şeyma Hanım’ın Risaleden alıntı yaptığı yerde ne diyor, “oruç, firavunluk cephesine darbe vurur.” Firavun ne demek? “Sen sensin, ben benim” demek. “Bu ayrımı, azap yaptırmaz, başka bir şey yaptırır” diyor. O yeri bu yeni tanımlarla bir kaç kez daha okuyunca anlam daha açılacak diye hissediyorum.

Ali Hocam, mesajınızda değindiğiniz noktalar levhalara yazılıp asılacak cinsten; müthiş faydalandım, Allah razı olsun.

Yoksa intikam alırcasına beni cezalandırmak tarzında anlayışımız bize ait bir kültürdür.

“Kültürdür” tesbitiniz harika.

Dolayısıyla, terbiye olmak isteyenler, açlık fiilinin yaratılmasına dikkat edip terbiyelerinde esas almalıdırlar.

Elhamdülillah, işte usûlün önemi burada o kadar açık belli ki. Maşallah. Güzelliğinden bir kez daha yazma ihtiyacı hissediyorum, fiilin yaratılmasındaki terbiyeye dikkat lazım. Boşuna öldükten sonra “Men Rabbuke / Seni terbiye eden kimdi?” diye sormayacaklar…

… yani ihtiyaçlarım, benim bu dünyada kesin terbiye kaynağımdır. Ta ki, benim kendi ihtiyaçlarımı karşılayamadığımı bittecrübe anlayayım ve “İhtiyacı Karşılayan”ı tanıyım,

İhtiyaçlarım terbiye kaynağımdır… Çok güzel… Kafama vurulması, terbiye kaynağım değildir.

Korkudan ödümüz koparak Rabb tanınmaz ve Ona abd değil, dost bile olunmaz.

Bu laf, altın ile yazılsa değer. Barekallah.

Bahsi geçen hadis, yalnızca açlık ile azap arasındaki farkı vurgulamıyor, bilakis ilişkisizliği haber veriyor.

Evet, şimdi oldu. Açlık ile azap arasında ilişkisizlik var; bizim zannettiğimiz gibi ilişki değil… Paradigmaların hep önemli olduğunu bilirdim de bu kadar da önemli olduğunu böyle örnekler üzerinde daha iyi anlıyorum…. Temizlik imandandır; temizlenmedikçe iman edemeyeceğiz biz vesselam…

Tekrar Allah razı olsun bu paylaşımlarınız için…

Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPin on Pinterest
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır.

Diğer yazıları için tıklayın.

4 Yorum - "Nefis Açlıkla mı Terbiye Olunuyor?"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. asım şahin dedi ki:

    ALLAH razı olsun aklımızda olan ama sormadığımnız bir soru idi. çok istifadeli oldu.ALLAH zihninizi bozmasın.ALLAHA emanet olun.

  2. Emine dedi ki:

    O halde şöyle mi anlamalıyım. Başıma gelen olumsuz diye nitelendirdiğim hadiselere azap diye nitelendirirsem terbiye olmamış oluyorum ve o anlayış kendi azabım oluyor. Ama başıma gelen olumsuzluklarda açlığımı anladığım zaman, yani kendi ihtiyaçlarımın karşılayıcısının kendim olmadığımın farkına vardığım zaman ancak terbiye olunabiliyorum… mu?

Fikrinizi Paylaşın