29 Haziran 2014 3 Yorum Devamı →

Tahkik-i İman Mesleğinin Kadere İmana Bakan Bir Yönü

Hepimiz biliyoruz ki, “eserden Müessir”e ulaşmak, “Gayb”a imanda olmazsa olmaz bir şarttır. Bir başka deyişle, “sebepten Müsebbib’e ulaşmak” usulünden bahsediyorum.

Bu basit gibi görünen usulün önemini olduğunu ne kadar vurgulasak azdır. Din hakkında duyduğumuz, okuduğumuz kaynakların çoğunluğu, önce “Müessir” olan Yaratıcı Allah’a imanı peşinen kabul eder, ancak ondan sonra, ”Allah, bizden şuna inanmamızı, buna inanmamızı, şöyle yapmamızı, böyle yapmamızı emreder,” diye konuşur. Bu tarz muhatabiyet ile hepimiz yakînen tanışığız.

“Kur’an ve Sünnet bize bırakılan emanetlerdir; bunlara yapışırsak kurtulduk” anlayışıyla, Kur’an’a ve Sünnet’in kaynağı olan Rasullere iman peşinen kabul edilir. Bu kabullerin üzerine kurulan bir din tebliği başlar. “Madem Kur’an’da veya hadiste böyle diyor, öyleyse inanacaksın veya yapacaksın,” tarzındaki tekliflerin yaygınlığını söylemeye bile gerek yok.

Peki, nedir bu “Eserden Müessir’e giden tahkik-i iman mesleği?”

Kur’an, çok açık bir şekilde, imanın esaslarını tahkik için yüzlerce defa, hatta binlere ulaşan ısrarıyla, “Şu kainatı, size yaptığım tebliğin şahidi olarak kullanmanız için yarattım, insanları da bu kainatı şahit olarak kullanacak özelliklerle donattım,” demeye gelen davetini yapar. Fakat, iman”ı peşinen kabul edip, o peşinen kabul edilmiş iman üzerine “din” ile ilgili meseleleri insanlara teklif etmekten hiç de geri kalınmadığı aşikardır.

Bu tarz “din” anlatımı veya tebliği devam ettikçe, her bir yeni nesil arasında “din” konusunda mütereddit olmak ve sonunda da, ya, “emin değilim” (agnostic) veya böyle gerekçesiz, peşin hükümlere dayanan bir “din”i kabul etmiyorum (ateistlik) görüşü gittikçe yaygınlaşmak durumunda kalacaktır. Böyle bir sonuca götüren yanlış usule bir “Dur!” denilmezse, dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi, sosyal anlamda Müslüman olarak tanımlanan toplumlarda da “ateizmin” özellikle gençlik arasında moda olması kaçınılmaz olacaktır.

“Eserden Müessir’e giden usûl”ün ihyası şarttır. Bu konuda tavizsiz bir tavır sergileyen Risale-i Nur eserlerinin dikkate alınması gerekir. Sanki herbir konusunu bu usûl üzerine oturtarak ele alan Risale-i Nurlar, imana dair olan her bir meselede bu usûlün tutarlılığını sergiler.

Bahsini ettiğimiz “eserden Müessir’e” veya “sebepten Müsebbib’e” giden usûlün “Kadere iman” ile ilgili yönüne gelmek istiyorum.

Kadere imanın iki temel unsuru, “Kader-i İlahi” ve insana verilen “İrade-i cüz’iye”dir. Birbirine zıt gibi görünen bu iki unsurun arasını telif etmek, yani, uyumluluğunu anlamak gerekir.

Konumuzu çok basit bir dille şöyle özetleyebiliriz: Şu gözlemlediğimiz alemde her ne var ise, kendi kendilerini var edecek veya evrenin bir başka parçasının bir şeyi (eseri) var edecek özelliklere sahip olduğunu gösteren hiçbir maddî veya “aklî” delil mevcut değildir. Kimse de böyle bir iddianın kabul edilebilirliliğini sergileyecek bir delille gelmemiştir. Yani, aklı olan hiçbir insan böyle bir iddiayı tasdik edemez.

Eşyanın ve dolayısıyla evrenin varlığını, ancak evren cinsinden olmayan bir Var Edici’ye izafe etmek insan aklı için zorunlu bir sonuçtur. Çünkü, şu alemde Var Edici özelliğe sahip bir şey veya kaynak görünmüyor. Evren cinsinden olmayan bir Varlık Nedenini aramak, insanın a priori özelliğidir. Yani, aklı olan her insanın kaçınılmaz olarak ulaşacağı bir sonuçtur.

Öyleyse, insan olarak, “Şu evrenin bir Yaratıcısı vardır ve herbir şey O Yaratıcının “takdiri” ile gerçekleşmiştir” sonucuna ulaşırız.

“Peki, benim iradem ile yaptığım tercihlerin sonucunda var edilen şeylerin varlık nedeni nedir?” diye sormadan da edemiyoruz. Daha basit bir ifade ile, “Benim irademin bir şeyin var olmasındaki rolü nedir?” sorusu hepimizin aklına geliyor. Derinlemesine düşünmeden hemencecik ulaşılan iki anlayışı ele alalım:

Birincisi: “Madem benim iradem ile yaptığım tercihler sonucunda bir şeyler var oluyorlar. Ben irademi kullanmadığım takdirde o şey var olmuyor. O halde ben o şeyin varlık nedeniyim.”

İkincisi: “Ben bir şeyin varlık alemine gelmesini sağlayacak özelliğe sahip değilim. O halde benim irademi kullanmamın hiçbir değeri yoktur.”

İsim vermeye gerek yok, tarihte bu iki tavrı temsil eden düşünce akımları oluşmuştur. Yani, bu tarz düşünceler yalnızca bizim çağımıza ait değildir, sanki insanlık tarihi kadar eskidir, denilebilir.

Rahatlıkla, insanî özelliklerimizi kullanarak olaya hiçbir peşin hükme girmeden baktığımız takdirde, şöyle bir sahnenin oluştuğunu görüyoruz:

Evren, tahayyülümüzün ötesinde geniş ve inceliklere sahip bir düzen içerisinde var ediliyor. (Daha önce bir Var Eden’in olması gerektiğini konuşmuştuk.) İnsan, iradesini kullandığı zaman, dikkatli bir gözlem sonucunda şunları farkediyor:

1- İrademi, mevcut düzenin kurallarına tabi olarak kullanıyorum. Yani, irademi kullandığımda ben yeni bir düzen icat etmiyorum.
2- Gördüğüm alemde mevcut düzen dahilinde bana verilen irademi kullanarak bir tercihte bulunuyorum.
3- Tercihimi yaparken de, yine bana verilen özelliklerimi kullanıyorum (hafızam, aklım, bedenim, ihtiyaçlarım, beklentilerim vs.) ve zaten evrende mevcut olan malzemeyi kullanarak, mevcut düzenin Var Edicisine müracaat ederek, Onun kurduğu düzen dahilinde, “Ben Senin bana verdiğin irade ile şöyle yaratmanı istiyorum,” şeklinde sanki bir dilekçe veriyorum. Bu dilekçemi vermezsem, düzen dahilinde yaratılış devam ediyor. Ama ben isteklerime ulaşmam için benim bir dilekçe ile müracaat etmem şart kılınmış olduğunu tecrübemle öğreniyorum. Yani, ben bunu öğrenme kabiliyeti ile var edilmişim.
4-Ben istiyorum, O Yaratıyor” diye özetleyebileceğim bir ilişki ağı var. Benim isteğim eğer, Onun Kendisinin yaratma işleminde takip ettiği kurallarına uyarsa yaratıldığını, uymazsa yaratılmadığını gözlemliyorum.
5- Tüm evren araştırmaları yapanlar bu düzene dikkat edip, düzeni Kuran’a nasıl müracaat edeceklerini öğreniyorlar, kendilerinin bunu onaylayıp onaylamamaları onları bağlar. Bilimsel çalışma denilen şeyin asli esası budur.
6- Bir araştırmacı, çalışmalarını, bu düzenin Kurucusunun özelliklerini tanıma aracı olarak kullanması da beklenir.

Bu gözlemlerimiz sonucunda, “Bir şeyin var olmasında benim irademin rolü nedir?” sorusuna verilecek cevap için bir alternatif daha çıktığını görüyoruz:

Üçüncüsü, diyeceğimiz bu alternatifi şu şekilde özetleyebiliriz: “Ben evrende gözlemlediğim kurallara tabi olarak irademi kullanmak suretiyle bir tercihte bulunuyorum. Bu tercihimin bir şeyin var olmasına neden olacak bir özelliği yoktur. Yalnızca tercihim ile, düzenli bir şekilde şu evreni Yaratan’a müracaat etmiş oluyorum.O da yaptığım tercihin sonucunu kurduğu düzen dahilinde yaratıyor. Bu düzende bir değişiklik yapmadığını da görüyorum. (Bilgi için, konunun ispatı için değil) şu ayetleri de ilave edeyim:

فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلًا

“…Sen, Allah’ın sünnetinde (yaratma prensiplerinde) kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah’ın sünnetinde (yaratma prensiplerinde) kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” Fatir Süresi (35): 43

SONUÇ:

Nasıl ki, eserden Müessir’e veya sebepten Müsebbib’e ulaşan bir usul takip ederek, bizim için Gaybî (Mutlak) olanın Varlığına ulaşıyorum. Aynı şekilde, ben irademi bana tanınan kapasite dahilinde kullandıktan sonra, evrenin Yaratıcısının yaptığım tercihe göre yarattığını anlıyorum.

Yani, ben tercih ediyorum, O yaratıyor. Benim irademi kullanmam ile Onun yaratması arasındaki ilişkide tersini gözlemlemiyorum.

Bu kadar uzun uzun neden vaktinizi aldım? Anlaşılması çok kolay olan ve fakat uygulamada hiç de kolay kolay teslim olamadığımız bir hakikati dile getirmek için, temelleri sağlam atmak için, bu kadar uzun konuştum.

Evrendeki sergilen gerçek şudur:

Benim iradem dahilinde olan konularda, benim iradem, Yaratıcının İradesinin “önünde” gelir.

Bu gözlemin tersini savunmak, ilk bakışta çok “teslimiyetçi”, “dindar”, mütevazi” gibi görünmesine rağmen, bir gururun, teslim olamamanın, haddini bilmezliğin, Kur’an’ın tabiriyle, “Firavunluğun” ifadesidir.

“Yaratıcının Kudreti herşeyi kapsar, O ne dilerse onu yaratır. Ben kimim ki, Onun yaratmasına karışabilirim,” bahaneleriyle, teslim olamayıp, görevden kaçma oyunlarını çokça oynamaktayım. Böyle bir hataya düşmemim ana nedeni, Yaratıcının bana rehberlik yapmak için yaptığı konuşmayı, aynen tekrar eden, taklit eden bir mukallit durumunda olmamdır.

Mesela, bir rehberin önderliğinde (Yaratıcıya işaret) bilmediğimiz bir şehri (Gayb alemine işaret) tanımak istiyoruz. Rehber diyor ki: “Şimdi sağ sokağa döneceksiniz ve orada bir müze göreceksiniz. O müzeye size götüreceğim.” Eğer ben sağ taraftaki sokağa dönüp oradaki müzeyi görmek ve sonunda, “Bu rehberin dediği doğruymuş,” diye hem rehberden faydalanıp ve hem de rehberin “Hak,” “doğru” söylediğini tasdik etmek yerine, rehberi taklit etsem ve sağ tarafa dönüp oradaki müzeyi görmek yerine, desem ki, “Sağ taraftaki sokakta bir müze var.” Bana, “Sen ne yapıyorsun, rehberi dinle, onun dediğini yap, sonucunu gör, ve ondan sonra, ”Bu rehberin bu şehri bilerek bana rehberlik yaptığını gördüm, o rehbere güvendim, onun rehberliğini sevdim, takdir ettim ve tasdik ediyorum ki, o çok güzel bir rehberdir,” diyebilirsin, diye ikazda bulunmanız gerekmez mi?

Nedir problem? İrademe bırakılan konularda, Yaratıcı ile pazarlık yapıyorum: “Sen şunu yaratırsan, ben de şunu yapacağım.” Sanki müzmin bir hastalık halinde yaygın olan bir tavırdır bu. Evrenin düzeninde böyle bir yaratılış türü gözlemlenmiyor. Tam aksine, Yaratıcı, iradesini serbestçe kullanmak üzere donattığı insana her zaman şöyle diyor: “Sen, Benim yarattığım düzen dahilinde Benden ne istersen, Ben onu yaratırım.

Genellikle uygulamada gördüğümüz “iş, eş, aş” konularını ilgilendiren, pratik örnekler vererek konuşalım:

“Sen bana şöyle bir  imkanı verirsen, ben de şöyle bir tercih ile hayatımı yaşayacağım.” Yaratıcının bana verdiği irademi kullanarak müracaat etme görevimi açıkça reddedip, Yaratıcıyı kendime hizmetkar eden çok ukala bir davranış.

“Sen bana şöyle bir  verirsen, ben de şöyle bir hayat yaşayacağım,” kuruntusu. Böyle bir tavra ancak “kuruntu” denir. Hiçbir hakikati yoktur. Çünkü, benim irademi kullanarak yapmam gereken müracaatı yapmadan, “Önce Senin bana benim istediğim şekilde bir eş vermeni şart koşuyorum,” demeye gelen, evrende gözlemlediğimiz hiçbir gerçeğe dayanmayan bir tavır!

“Bana şöyle bir  verirsen, ben de Sana şöyle müracaat edeceğim,” diyerek, kendim gerekli “sipariş formunu” doldurmadan, üreticinin bana istediğim ürünü göndermesini emrediyorum. Halbuki üretici bana, “Sen sipariş formunu doldur, Ben de senin istediğini sana gönderiyim. Bu benim evrende takip ettiğim yaratma prensibimdir. Yaratıcı Benim, sen değilsin. Fakat Ben, senin tercihine göre yaratırım. Bunu unutma!’ diye bütün evreni şahit tutarak bana bildirdiği halde, ben hala, “Hayır, ben sipariş formu doldurmayacağım, Sen bana benim isteğim ürünü göndereceksin, ben de o ürünü yaptığım tercihe göre kullanacağım,” diye inat edip duruyorum.

Daha da pratik bir örnek:

“Madem Yaratıcı Sensin, Senin gücün herşeye yeter. Sen benim bahçemde bir kayısı ağacı yarat, ondan sonra ben o ağaçta yarattığın meyveleri sadaka olarak insanlara dağıtacağım,” dercesine insaniyetin kapasitesinde olmayan, gözlemlerimize aykırı, insanlık dışı bir davranış. Halbuki, Yaratıcı açık ve seçik bir şekilde bana bildiriyor ki, “Hangi ağacı yaratmamı istiyorsan önce o ağacın çekirdeğini toprağa koy, sonra onu sula, Ben de sana o ağacı yaratacağım,” diye açık ve seçik bir şekilde evrendeki yaratma düzeniyle bildiriyor.

İnat ile, “Önce Sen İradeni kullanarak yarat, sonra ben irademi kullanacağım,” demek, “Müsebbepten sebebe” veya “Müessirden esere” giden usulün neticesidir. Yani, tahkik-i iman usulüne aykırıdır.

Görüyorsunuz ki, bu düşünce tarzı, evrende gözlemlediğimiz gerçeklere taban tabana zıt. Bunu anlamakta veya kabul etmekte çok zorlanıldığını görüyorum.

Kendisini dindar bilenler arasında çok yaygın olan bir tavır: “Allah bana, benim hayalimdeki gibi bir ev, bir araç, bir iş, bir eş, bir aş versin, bak ondan sonra ben nasıl dine hizmet edeceğim, gör!” demeye gelen bir tavır çok yaygın. Böyle bir tavır, tembellikten, “topu taca atmaktan”, Allah’ı kendi arzularımıza tabi kılma ukalalığından başka bir şey değilidir.

Ben bu konunun anlaşılmasını bir ömre bedel görüyorum.

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

Okuyucu Yorumları

  1. burak dedi ki:

    Allah razı olsun ali abicim..üstad sanırsam bir yerde mahlukun yaratıcıyı sınamasından bahseder..samimi bir iman değil tabiki..hatta bu konu ile alakalı /ahlaksız iman/ konu başlıklı bir makale okumuştum.bulabilirsem paylaşıcam,..sağolasınız siz hepsini özetlemişsiniz..istanbulda şu an iftar vakti;;Rabbim hepimizi tahkiki iman sahibi eylesin inşallah

  2. ubeyd asil dedi ki:

    Okurken, küçükken  yaratıcımla yaptığım pazarlıklar aklıma geldi, güldüm. Paylaşımlarınız için Allah sizden razı olsun..

Fikrinizi Paylaşın