26 Haziran 2014 1 Yorum Devamı →

Tahkiki İman, Afaki Tefekkür, Enfüsi Tefekkür

Reşhavi –  “Tahkiki imanın farklı vecheleri” üzerinde durmayı teklif ediyorum: Bildiğiniz gibi, tahkiki imanın tarifi Risalelerde çok muhtelif bağlamlarda ele alınıyor. Çok kısaca şu başlıkları tesbit ederek formüllemeye çalıştım:

1. Birçok yerde geçen kısaca her şeyden Allah’ın marifetine bir yol bulmak şeklinde tarif edilen, yani, her eserden hakiki müessire gitmek manasındaki tahkiki iman: Yani, kâinatın uzak çöllerine giderek Allah’ı aramak değil, şimdi, burada, gözümüz önündeki şeylerden, olaylardan Allah’a giden yolları aramak ve görmek.

2. 24. Sözde ifade edilen, bütün kâinatı arkada bırakarak, her ismin (yaratılan şeylerdeki tecelli hududu açısından) en son noktasına ulaşarak, oradan sıfat ve zat dairesine gitmek manasında cüz’iyet ve külliyete göre tarif edilen tahkiki iman: Mesela orada örnek olarak Halık ismi veriliyor. Benim Halıkım olan Allah’tan başlayarak mertebe mertebe, bütün kâinatın Halıkına ulaşmak.

Bu bağlamda cüz’iyette kalmak, nazarını, aklını ve kalbini varlık dünyasının bütününü içine alacak şekilde genişleterek, oralarda tecelli eden ilahi isimleri manevi azametlerine yakışır bir şekilde görememek, yani bir anlamda taklitte kalmak anlamında kullanılıyor gibi. Yani insanların belki de büyük bir kısmı Allah’ı cc. bütün âlemin Halıkı, Maliki vb. olarak tanı(ya)mıyor. Her ismi, çoğu zaman en yüksek mertebesinde anlayamıyoruz. Bu tarif, Muhyiddin-i Arabi Hz.’lerinin meşrebinin tahlil edildiği 9. Lem’a da aklın iman noktasında inkişaf edememesi ile birlikte ele alınınca -kanaatimce- daha da anlaşılır hale geliyor.

3. Bütün kabiliyetlerin fıtratlarına uygun ibadetleri icra ederek, inkişaf etmesi manasında tahkiki iman.

4. 23. Sözde vb. Risalelerde sözü edilen geçmiş ve geleceğin, kâinattaki hadiselerin, ölümün vb. hususların içyüzünü görmek manasında tahkiki iman da eklenebilir. Geçmişi büyük bir mezar değil, canlı ve hayattar bir sohbet meclisi görmek, geleceği bekleme salonu olarak görmek, vb. Zira taklidi imanda bunların hakikatlerini anlamak mümkün olmuyor.

M. Said – Varlığın kendisini durağan kabul edip, bu anlayış üzerinden okumalar yapmak insanı çıkmazlara sürüklüyor. Bilgi olarak sahip olduğu Allah manası ile çatışa çatışa hayata devam etmeye çalışıyor insan. “Her şeyi O yarattı ve yaratıyor deyip” ardından “bu atomun bu bakteriyi öldürmesi, bu atomun sahip olduğu kendi özelliğidir” denilebiliyor. Böyle küçük gibi görünen kaçaklardan dolayı varlık algısı bir türlü yerli yerine oturmuyor.

“Bütün âlemlerin Rabbi manasını” zihinlerde oturtmak gerekiyor. Bunun içinde, öncelikli olarak, 30.Söz’ün Felsefe ve Nübüvvet karşılaştırmaları kısmından yola çıkarak, çokça mütalaa etmeye ihtiyaç olduğunu hissediyorum şahsen. Rab manasının hayatın her alanını kuşattığı gerçeğinin iyice parlatılması, harika bir başlangıç olarak kabul edilebilir.

Ali – Gerçekten, durağan bir dünya anlayışından “dinamik” bir dünya anlayışına geçebilmek için “zaman”ın anlaşılması, bizim ubudiyetimizi yaşamamız ile çok yakından ilgili.

Tahkiki iman bizim ana meselemizdir. Ben de bir teşekkür vesilesi olarak dikkatimi çeken bir meseleyi sizlere takdim etmek istedim.

Risalelerin neresinde neler gizli olduğunu tam kavrayabilmiş değilim. Mübarek, nerelere ne hakikat incileri yerleştirivermiş. Emirdağ Lahikası-1’de Sözler yayınları sayfa 143, İki ciltlikte sayfa 1737’de bir mektup var.

Mektup şöyle başlıyor:

“Yüz defadan ziyade, gayet kıymetli bir hakikat-i imaniye bana görünüyor. Telif zamanı tamam olması hikmetiyle, ne kadar çalıştım, o çok ehemmiyetli hakikati avlayamadım. Vazıhan ifade ve ihsas etmek için bekledim, muvaffak olamadım. Şimdi gayet kısa bir işaretle, o çok geniş ve çok uzun hakikattan kısacık bahsedeceğim.

اِنَّ اللهَ خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ  

hadisi, hem cevamiül-kelimden, hem müteşabih hadislerdendir.. …”

Sonra “Kur’an lisaniyle şehadet” ve “kâinat lisaniyle şehadet” ortasında “İnsaniyet lisaniyle şehadet”i Cevşen’deki “Hülasatu’l-Hülasa” bölümüne koyduğunu söylüyor. İsteyenler oradan okuyabilirler.

Devamında kullanılan şu ifadeler yön verici bizim için:

“Evet ben, Hülasatu l-Hülasa yı okuduğum zaman, koca kâinat, nazarımda bir halka-i zikir oluyor. Fakat her nev’in lisanı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfat ve esma-i İlahiyeyi ilmelyakin ile iz’an etmek için akıl çok çabalıyor, sonra tam görür.

Burada söylenileni zannederim hepimiz biraz da olsa hissediyoruz. Dikkatimizi şu kelimeler çekiyor: “Kâinat nazarımda halka-i zikir oluyor”. Burada “nazarımda” kelimesine dikkat gerekiyor. Çünkü nazar, “fikir yolu”nu ifade ediyor. Sıfat ve esma-i İlahiyeyi aklın çabasıyla ihata etmeye çalışıyoruz ki bu hali “ilmelyakin”e ulaşmak diye tabir ediyor. Dikkat edilirse, Nur Dede’nin zor deyKip de daha kolay yolları var bu işin demeye getirdiği mesele aslında bir “yakin” halidir. Yani, Risale-i Nurları mütefekkirane okuyanların her zaman dünyasına getirdiği bu mertebeye ulaşmak için insanlar yıllarca çabalamışlar.

“Kolay olan yol nedir?” diye sorduğumuzda “Hakikat-i insaniye”den bahsediyor, tarifini de şöyle yapıyor:

“Hakikat-i insaniyeye baktığı vakit, o cami mikyasta, o küçük haritacıkta, o doğru nümunecikte, o hassas mizancıkta, o enaniyet hassasiyetinde öyle kat’i ve şuhudi ve iz’ani bir vicdan, bir itminan, bir iman ile o sıfat ve esmayı tasdik eder. Hem çok kolay, hem hazır yanındaki aynasında hiç uzun bir seyahat-ı fikriyeye muhtaç olmadan iman-ı tahkikiyi kazanır ve

اِنَّ اللهَ خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ

hakiki bir manasını anlar.”

İnsaniyetini burada tarif edildiği şekliyle kullanan insan, “hazır yanındaki aynasında” imanın hakkaniyetini bizzat tasdik eder.

Mektubun devam eden kısmında, ehli tarikin Rabbimizin marifetine ulaşmada “zikr-i hafiyy-i kalb” ile enfüsi bir seyr-i sülük takip ettiklerini ve fakat bunun “marifet ve tasavvur” ile sonuçlandığını söylüyor. Buradaki marifet kelimesinin tasavvurun kardeşi bir anlam ile kullanıldığını zannediyorum. Yani, eğer “zikir” daha önce gerçekleştirilen bir tasdikin “zikri’, “tekrar anılması, hatırlanması” değilse, bu zikir kalbe “iman ve tasdik” kazandırması yerine bir “tasavvur” veya “marifet”, yani, tanıma, İngilizcedeki “acknowledgment veya confession” gibi bir sonuca ulaştırıyor olmalı, ama bilemiyorum, nasıl bir haldir yaşadıkları.

“Risale-i Nurlar da marifetullah talimi yapıyor” diyoruz. Bu ifade, “iman-ı billah”tan sonra “iman-ı billah içindeki marifetullah”tır. Risale mesleğinde iman-ı billah, “kitab-ı kâinatı mütalaa” sonucu ulaşılmış bir “tasdik”tir, “yakin”dir. Yukarıda bahsi geçen “ilmelyakin” olmalı diye anlıyorum. Bu yolu Nur Dede, “afaka bakmak” olarak tarif ediyor. Bu yolun yanlış olduğunu söylemediğine dikkatimizi çekelim. Bu yolun zor olduğunu ve fakat yine de “yüksek ehl-i hakikat”in takip ettiği birinci yol olduğunu söylüyor.

Yüksek ehl-i hakikatin takip ettiği ikinci yolu ise şöyle tarif ediyor:

Diğeri: Ve en kuvvetli ve hakkalyakin derecesinde vicdani ve hissi, bir derece şuhudi olan hakikat-i insaniye haritasını ve enaniyet-i beşeriye fihristesini ve mahiyet-i nefsiyesini mütalaa ile imanın şüphesiz ve vesvesesiz mertebesine çıkmaktır ki, sırr-ı akrebiyete ve veraset-i Nübüvvete bakar. Ve enfüsi tefekkür-ü imanı hakikatinin bir parçası, Otuzuncu Sözün, ve “ene” ve “enaniyet”te ve Otuz Üçüncü Mektubun Hayat Penceresinde ve İnsan Penceresinde ve bazı parçaları da sair ecza-yı Nuriyede bir derece beyan edilmiş.

Dikkatimizi çeken ifadeleri sıralayacak olursak:

Hakkalyakin: Ehl-i hakikatin yolu hakkalyakine götürüyor.

Bu yola da hakikat-i insaniye kullanarak gidiliyor. Hakikat-i insaniye ise, vicdanı, hissi, bir derece şuhudidir. Yani, insan kendi hislerini, vicdanını kullanarak ve bizzat yaşadığı hali kullanarak şuhudi bir tarzda bizzat kendisindeki olanları mütalaa eder.

Aynı zamanda hakikat-i insaniye bir harita gibidir. Harita, gerçeğin kâğıt üzerindeki izdüşümüdür. Gerçekte ne var gösterir ama gerçeğin bir parçası değildir. Haritada mavi bir çizgi nehir var demektir, ama mavi çizgi incecik de olsa şu içermez. Nehrin varlığına kesin delalet eder.

Hakikat-i insaniyenin mütalaa edilmesi gereken bir yönü de, enaniyet-i beşeriyedir. Ki, bir fihriste gibidir. Fihriste kitabın içindeki bölümleri gösterir ve fakat o bölümlerin bir parçası değildir. Fakat kesin bölümlerin varlığına ve içeriklerine delalet eder.

Mahiyet-i nefsiye de insanın mütalaada kullanılması gereken bir yönüdür. Bizzat kendisinin mahiyetinde bulunanları mütalaa eder. Nefis bizim genellikle kullanıldığımız “nefs-i emmare” değil, “bizzat kendisi”, “self” manasında olması gerekir, diye düşünüyorum.

Hakkalyakin mertebesinin burada şöyle açıklandığını düşünüyorum: “İmanın şüphesiz ve vesvesesiz mertebesi”. Bizzat kendimizde mütalaa ve müşahede ettiğimiz bir durum hakkında şüphe olmaz. Şüphe olabileceğini düşünmek vesvesedir. Çünkü kendimizden de şüphe ettiğimiz takdirde, bizim elimizde başka bir kaynak kalmıyor. Bu meseleyi “aklın bulguları”yla ve “Kur’an kaynağı var ama” diyerek başka dallara götürmemek gerekir. Kur’an’ın da hak olduğuna bizim kendimizin müşahid olması gerekir. Aklın çıkarımlarından şüphelenebilmek başkadır. Bizzat kendi vicdanınızda, bizzat kendi hislerimizde tecrübe ettiğimiz bir şeyden şüphelendiğimizi söylemek meseleyi karıştırmak demektir. His derken insanı duyguları kastediyor, hayal veya tasavvuru kastettiğini sanmıyorum. Onlar da ayrıca kendileri üzerinde düşünülmesi ve delil olarak kullanılması gereken aletlerdir.

Bu mesleğin veraset-i nübüvvet olduğunu söylemesi de çok ilginç. Demek ki nübüvvet mesleğinde insanın bizzat kendi hislerini ve vicdanını bir harita gibi, bir fihriste gibi kullanması esastır. Buradan Kur’an ve Peygamber (savs) insana bizzat kendi “nefsini” yani bizzat kendi vicdanını kullanmaları için muhatap olurlar sonucu çıkıyor. “Men arefe nefsehu fe qad arefe Rabbehu” (Nefsini tanıyan Rabbini tanır) hakikati bunlara işaret ediyormuş. “Öyle diyorlar” demek ne kadar yersiz ise, “akıl” ile afaki dolaşmak da o kadar yersiz değil ama zordur. Yeri var, fakat zordur, hem de ulaştırsa ulaştırsa “ilmelyakin”e ulaştırır. 24. Söz’ün 2. Dal’ındaki “Reşha” mesleğinin nübüvvet mesleği olduğu ve kalp yoluyla gidildiği anlatılır ya, burada sanki o “kalp yoluyla” nasıl gidileceğinin pratik çözümünü veriyor.

Özet olarak bu mesleği, “Enfüsi Tefekkür-ü imani” diye adlandırıyor ve aslında bu işin nasıl gerçekleştirilebileceğinin yolunu gösteriyor.

Ben şöyle anladım: Tefekkür edilecek ama tefekkürün esası enfüsi olacak, yani bizzat kendinde tecrübe edeceksin. Bir de bu tefekkürü yaparken “imani tefekkür” olacak. Yani, kendimizi bizzat maddi veya “mülk”e bakan yönüyle değerlendirmek değil de, “melekut”a bakan yönüyle değerlendirmek. Yani, varoluşsal bir yaklaşım gerekiyor. Ben bir şeyden hoşlanıyorum. Bu hoşlanma neyin nesidir, nereden gelmiştir, niçin verilmiştir, Vericisine nasıl bir “harita” gibi delalet eder vs. Herkes bunu kendi dünyasında uygulamak için teşebbüs etmelidir. Bu “enfüsi” olduğu için kimse hariçte bunun talimini yapamaz. İhtiyaç hissedenler, ki hepimiz hissediyoruz, duasını yapacak, Risaleleri kendi “nefsimiz için okumak”tan ben bunun talimini yapmak diye anlıyorum. Eğer dışarıdan talimat beklersek, ehl-i tarikin 40 yıllık yoluna gidilir ki, Nübüvvette böyle bir eğitim yoktur, sahabenin böyle bir hali nakledilmiyor. Nübüvvet mesleğinin sahabe mesleği olduğunu da söyler Nur Dede. Kur’an’ı Rasulullah’tan (savs) dinler, onunla muhatap olduğu zaman Kur’an’dakileri konuşur ve ayetleri bizzat kendi hayatlarında hazmetmek için kullanırlardı. Bizim gerçekten sahabe mesleğine iyi dikkat etmemiz lazım. Günah çıkartmak, suçlu hissetmek ve fedakârlık duygularını tahrik etmek için dramatize edilmiş istisnai halleri sahabenin genel hayatı diye sunma, kasıtlıdır, bir maksada ulaşmak içindir. Dikkate almamak gerekir.

Son olarak Nur Dede’den konuya yaklaşımda bir kapı açar diye şu inciyi nakletmek isterim:

“İnsan İsm-i Rahmanı tamamıyla gösterir bir surettedir.” (14. Lem’a, 2. Makam, 5. Sır) Bu bölümü de okumak faydalıdır.

Bu cümlecikte neden Rahman ismi denildi, tamamen denildi, gösterir denildi, diye düşünmek lazım.

Enfüsi tefekkür-ü imanide hayırlı tefekküri yolculuklar temenni ederim. Yolculukta, tekrar, aczimizi ve fakrimizi sefaatçı yapmayı unutmuyoruz, dua mahiyetinde tefekkür yapmaya dikkat ediyoruz.

Reşhavi – Ali abi, Allah razı olsun. Öğrenmek kastı ve niyeti ile soruyorum:

Sizin Emirdağ I’den naklettiğiniz hakikat-i insaniye haritasını okuma üzerine bina edilen enfüsi marifet mesleği ile, 24. Sözün hemen başında

“Meselâ, sana tecellî eden Hâlık isminin, mahlûkiyetindeki cüz’î mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Hâlıkı olan mertebe-i kübrâ ve unvan-ı âzama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin. Demek, bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla mahlûkiyetin kapısından Hâlık isminin müntehasına yetişirsin, daire-i sıfata yanaşırsın”

cümlesinde ifade edilen “bütün kâinatı arkada bırakmak”  şeklinde ifade edilen afaki marifet mesleğini, öteden beri zihnen uzlaştırmaya çalışıyorum. İşin içinden çıkamadım.

24. Sözde hakiki ve külli marifeti bir ismin en cüz’i tecellisinden bütün kâinattaki en büyük tecelliye kadar görüp, arkada bırakmaya bağlıyor. Diğer taraftan Mesnevideki bazı kısımlar hariç tutulursa Risalelerde daha çok afaki tefekkür hâkim gibi görünüyor: 22. Söz, 20. Mektup, 7. Şua vb. temel risaleler. Eğer enfüsi tefekkür daha kolaysa neden Risalelerde o daha baskın değil?

Son bir husus daha: Şimdiye kadar hep marifet nuru her bir eserden müessire doğrudur diye söyledik ve söylenildi. Ama enfüsi tefekkür hususu biraz tasavvuf geleneği ile irtibatlı görüldüğünden hep göz ardı edildi gibi geliyor. Çünkü enfüsi tefekküre vurgu yapınca bu sanki tarikatvari bir eğilim gibi görülüyor herhalde.

Konuyu bir iki arkadaşla da daha önce tartışmıştık. Bu konu, Nur’un marifet mesleğini tam olarak tarif etme açısından çok önemli görünüyor. Mesela Üstadın afaki ve enfüsi tefekkürü mukayese ettiği Mesnevi’deki şu iki cümle de bu bağlamda dikkat çekiyor:

  • Tefekkür gafleti izale eder. Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsılâtla tetkikat yap. Fakat âfakî, hariçî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, içmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun. 
  • Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtli, âfâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan, vahdete takarrub edersin. Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır. Evham ise havalandırır, enâniyetin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur, tabiata kalb eder. İşte dalâlete isâl eden kesret yolu budur.

M. Said Çakır – Ali abi pratik bir örnekle birlikte son e-mailinizden bir alıntıyı biraz daha açmanızı rica ediyorum.

Ben bir şeyden hoşlanıyorum. Bu hoşlanma neyin nesidir, nereden gelmiştir, niçin verilmiştir, Vericisine nasıl bir “harita” gibi delalet eder vs.

Ay’ın parlak olduğu bir gecede gökyüzüne bakıyoruz. Temelde iki türlü fikir yürütme söz konusu gibi görünüyor (fikir yürütmemeyi ayrı bir seçenek olarak almayalım).

1. “Ne kadar güzel, Allahım ne büyüksün, sanatın ne kadar güzel vb.” düşünceleri ile bir tefekkür (afaki?)

ya da,

2. “Bu koca cisim neden ilgimi çekiyor ki? Neden başımı gökyüzüne çeviresim geliyor? İlgimi çeken bunun büyüklüğü mü? Yukarda; benden çok uzakta olması mı? Işığı mı? Bu parlak cisme bakmak niye hoşuma gidiyor acaba? ” vb. düşünceler ile bir tefekkür. (enfüsi?)

Zafer – Konu hakkında herhangi bir çalışmam olduğundan değil, ilgimi çektiğinden fikirlerimi paylaşmak istedim:

Afaki tefekkür “yüksek ehl-i hakikatin takip ettiği birinci yol”, enfüsi tefekkür ise “yüksek ehl-i hakikatin takip ettiği ikinci yol” olarak tanımlanıyor.  “Birinci” ve “ikinci” kelimelerini, “çok takip edilen” ve “az takip edilen” anlamlarında düşünülebileceğimiz gibi, “ilk önce takip edilen” ve “sonrasında takip edilen” anlamlarında da algılayabiliriz.  Şahsen bana ikincisi daha makul geliyor.  Eğer enfüsi tefekküre geçebilmek için öncelikle afaki tefekkürü anlayıp hazmetmek gerekiyorsa, üstadın afaki tefekküre yaptığı vurgu açıklık kazanmış olur.  Tabii bu durumda afaki tefekkürün enfüsi tefekkürün neden ve ne şekilde temelini oluşturduğunun da anlaşılması gerekir.

Said’in verdiği ay örneğinde de afaki ve enfüsi tefekkürü şu şekilde anladım:

– Afaki: Bu ay nasıl oluşmuş? Kendi kendine orada durabilir mi? Onun orada durabilmesi için hangi şartların sağlanması lazım? Nasıl bir kudretin eseri? vb.

– Enfüsi: (Said’in söylediklerine ilave olarak) bu muazzam sanat eserini benim için yaratıp dünyama koyanın bana olan muhabbet ve şefkati ne boyuttadır?

Ali – Çok eskilere dayanan, daha çok tepkiden kaynaklanan bir alışkanlık sonucu olduğunu zannettiğim bir zafiyetim var. Gerek Kur’an-ı Hakîm’den ve gerekse onun imanî tefsirleri olan Risale-i Nurlardan bir cümle, paragraf veya nadiren de olsa bir sayfa okuduğum zaman, hemen orada uygulanan “usul”e dalıyorum, hangi sure, hangi ayet veya Risalelerden hangi kitabı bile okuduğuma istesem de dikkat edemiyorum. Sonra da genellikle hatırlamıyorum nereyi okuduğumu. Herhalde, tam tersi bir davranışa karşı geliştirilmiş bir tepki olduğunu zannediyorum veya hafızamın zayıflığından dolayıdır, bilemiyorum.

Bunları neden söylüyorum? Risale-i Nur’un tümünü ihata eden bir nazarla bakamıyorum. Sizlerin verdiği referansları ve yorumlarınızı severek okuyor ve faydalanıyorum. Allah razı olsun hepinizden.

Çok dikkatimi çekmiştir, Mesnevi-i Nuriye’de Rabbimizi bize tarif eden 4 muarrif olduğunu söylediği halde, Sözler’de 3 muarriften bahseder, nurlara garkolası Dedemiz.

Mesnevi-i Nuriye, yaklaşık olarak 1918 ile 1922 yılları arası eserleri, yani, Eski Said’den Yeni Said’e geçiş dönemi eserleridir diye biliyorum, doğru mu? Önemi, 1923 Ankara ziyaretinden önce olması. Fikriyatında, tefekküründe, Kur’an’a muhatabiyetinde bir farklılık görülmemesine rağmen, Kur’an’ın iman hakikatlerini muhtaçlara, (ama susuzluktan dudakları çatlamış, can çekiştirmek üzere olan muhtaçlara) ulaştırmada usulün farklılaştığı çok bariz bir şekilde görülüyor.

4 Muarrif 3’e iniyor. Hangisi artık “muarrif” olma yeteneğini kaybetmiş? Cevap: “Vicdan”. Çok ilginç değil mi? Vicdan, enfüsi tefekkürün kaynağı.

Kardeşlerimizin de hatırlattıkları gibi, “afaki tefekkür” Risale-i Nurlarda hep hakim, ama yeri geldikçe “enfüsi tefekkür”ün önemi vurgulanıyor.

Bir noktayı hemencecik paylaşıvereyim: Her ikisinde de ortak nokta tefekkür.

Evet, afaki tefekkür eğer enfüsi tefekküre yerini bırakmayacaksa boğar. Enfüsi tefekkür’e geçiş için de afaki tefekkür’ün “Vicdan”ı terbiye edip hazırlamış olması bekleniyor veya eğitim bu minval üzere gidiyor. Ancak enfüsi tefekküre geçilebildiğinde, “nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilatla tetkikat yap. Korkma, derinlere dalabilirsin. Kendi nefsine takılmış aletleri kullanarak Rabbinin marifetinde mesafe katedebilirsin. Kullan onları.” diyor diye anlıyorum.

24. Söz’deki “bütün kâinatı arkada bırakmak” diye özetlenen durumun,  bizim kendi varlığımızın mahlûkiyetinden başlayıp, bütün kâinatın mahlûkiyetine kadar genişletilmesi gereken tefekkürün hepsinin “afaki” tefekkür olduğunu zannediyorum. Hâlık isminin müntehasına yetişmek, yani, “mirac-ı marifet”te “daire-i sıfat”a ulaşmak (eser, fiil, fail, unvan, isim, sıfat, şe’n, Zat diye sıralanan merdiven basamaklarını geçmek) sürecinin hepsi “afaki” tefekkür dalında gerçekleşiyor. [Burada bir tespit: bu afaki mirac-ı marifet tabiri, Nur Dede’nin “iman bir tasavvur, bir marifet değildir” dediği noktayı aklıma getiriyor. Yani, bu “marifet” ile yetinilmemeli, “enfüsi” tefekküre geçilip, bizzat kendi nefsimizde “tasdik” ve “iman, yani, emin olma hali” gerçekleşmesi duası yapılmalı dediğini hissediyorum].

Zafer hocamızın yaptığı

“ilk önce takip edilen” ve “sonrasında takip edilen” anlamlarında da algılayabiliriz.”

vurgusu ile ilgili olarak afaki tefekkürün önce tatbik edilmesi ve sonra da enfüsi tefekküre geçilmesi gereği tespitine katılıyor ve aynı zamanda ufak bir değiştirme, ilave ile bu ikisi arasındaki ilişkinin sürekliliğine de dikkat edilmesi gerekir, diye düşünüyorum. Afaki tefekkür ile ulaşılan marifetin “bilgi” cinsinden kalması ihtimaline binaen, bunun “iman” ve “tasdik” düzeyine çıkartılması için, enfüsi tefekküre geçilmesi gerekiyor. Bu duruma isterseniz, “içselleştirme”, “özüne uygulama”, “nefsinde hissetme”, “bizzat vicdanında yaşama”, “kalbinde itminanı duyma” ifadeleri ile dile getirilebilecek bir “sürece” geçmek gerekir, diyebiliriz.

Said kardeşimizin enfüsi tefekküre örnek olarak söylediği

“Bu parlak cisme bakmak niye hoşuma gidiyor acaba? ” vb. düşünceler ile bir tefekkür.”

ifadelerini, yine birazcık değiştirmek istiyorum. Bu “hoşuma gitmek” hissi neyin nesi? desem, ve “hoşlanma” duygusunu “mi’rac” olarak kullansam, acaba “vicdan”ı bir “muarrif” olarak kullanmanın örneğini yaşamış, yani, enfüsi tefekkür yapmış olur muyum? Bir soru, oturup denemek lazım.

Mesela, kendimize konuşarak: “Şu koca muazzam kâinatın varlığını, bir kasıtla Yaratan’a izafe etmeden izah edebilir misin, kardeşim?” dedikten sonra [ki, bu konuda çok konuşabiliriz, hem alıştık, hem kolay, hem de “enaniyetin kalınlaşması, gafletin kuvvet bulması ihtimali de var. Sakın ola ki, öyleyse afaki tefekkür etmeyelim dememeliyiz, çünkü bu aşamadan geçmeden diğer aşamaya girmek zaten mümkün değil. Orada kalmamak için bir uyarıdır bu] bir de evine gidince, şöyle odana çekil, aynayı karşına al ve bak kendi gözlerinin içine: Kimdir şu aynaya yansıyanı gören gözlerin sahibi? Sen mi, gözü görür yaratan mı? “Gözün gördüğünü gören” kimdir? Evet, görüyorum, ama Basir olan kimdir? Kendi görme fiilinde Basir’i de müşahede ediyor musun? Kendi sevme fiilinde, Vedud olanı da tanıyıp seviyor musun?

Sahi, siz hiç böyle bir tefekkürü yaşadınız mı? Cevap hayır ise, çok tatlı, bir deneyin, dünyalara bedel. Bir kaç saniyecik de olsa yaşayabilene ne mutlu! “Men arafe nefseh, fekad arafe Rabbeh” hakikati galiba bu hale işaret ediyor olsa gerek.

Rabbimiz “mikro” âlemde “makro” âlemin Rabbini müşahede etmek nasip etsin bizlere.

Fatmanur – Risale-i nurlarda çok ilginç bir yapı var. Bir konuyu anlamak üzere okumaya başlayınca kendinizi hazine avında gibi hissediyorsunuz, bahisler hep birbirine bağlanıyor.  Bana görünen dağınık birkaç noktayı paylaşmak istedim.

Afaki tefekkürün öncelikli olması gerektiğine üstadın üslubu da delil getiriyor. Mesela mezkûr mektupta referans gösterilen 33. Söze baktığımızda ilk 30 pencerelik afaki tefekkürden sonra (23. pencere olan hayat penceresi istisna olmak üzere) 31. pencerede insan penceresinin açıldığını görüyoruz. Bunu görünce acaba yine Allah’ın varlığını ve birliğini anlatan 22. Söz nasıl kurgulanmış diye düşündüm. 22. Sözde enfüsi tefekkür göremedim, yine afaki tefekkür hâkim, ama hemen ardındaki 23. Sözde birçok enfüsi tefekkür pratiği yapılıyor. 33. sözdeki insan penceresinin başındaki ilk ayetle 23. sözün başındaki ilk ayetin aynı olması da çok ilginç geldi bana. Bu 23. sözü enfüsi tefekkür pratiği olarak okumalıyım argümanıma kuvvet verdi.

Üstadın enfüsi tefekkürün kuvvetini anlamada anahtar gibi kullandığı “Muhakkak ki Allah, insanı Rahman suretinde yaratmıştır” hadisi aşağıdaki ayeti tefsir ediyor sanki.

لَقَدْخَلَقْنَاالْإِنْسَانَفِيأَحْسَنِتَقْوِيمٍ

“Muhakkak ki Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık.” Tîn Sûresi, 95:4.

İki soru:

1. Afaki tefekkürün boğması ne demek?

2. Afaki tefekkürün vicdanı terbiye etmesi ne demek, biraz açabilir miyiz?

Üstadın mezkûr mektubunda bir de ene risalesine referans veriliyordu. Orada şu kısım dikkatimi çekti:

“İşte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken, cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeple bir echeldir. Çünkü duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen her şey nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünkü şu haldeki enenin rengi, şirk ve tatildir, Allah’ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa, o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez.”

Bu cümlelerden afaki tefekkürün de en önce kendi üzerimizde başlaması gerekir (yani kendi yaratılışımızdaki düzen, hikmet, rahmet vs.) sonucu çıkar mı acaba? Ene kendini malik zannediyorsa kâinattan gelen her şeyi söndürür diyor çünkü burada. İlk sözlerde de hodgam, hodendiş, hodbin olan kişinin kâinatı çok farklı görmesi bu noktayı destekliyor sanki.

Reşhavi – Allah razı olsun naklettiğiniz paragraf aslında afaki tefekkürün ne zaman işe yaramadığı ile ilgili çok güzel pencere açıyor. Üzerinde düşünmeye ihtiyaç çok. Gerçekten Risale çok kuşatıcı. Binler elhamdülillah.

M. Said – İlk günden okuduğum ve anlamaya çalıştığım bazı konular var. Bir tanesi ile başlamak istiyorum.

“İnsan İsm-i Rahmanı tamamıyla gösterir bir surettedir.” (14. Lem’a, 2. Makam, 5. Sır)

Bu ne demek?

1. Kâinat yüzünde ve insanda tecelli eden İsm-i Rahman’ın, yansıma derecelerinin farklı olduğunu anladım.

2. Kâinat’ı kuşatan Rahman İsmi, bütünü ile insanda tecelli etmiştir. Yani İsm-i Rahman kâinat yüzünde bütünü ile yansımıyor demektir bu.

3. O zaman mahlûk olarak insan ve mahlûk olarak kâinat arasındaki fark, İsm-i Rahman’ın “insana özel” tecellisini ortaya koymalı. Bu noktada insanın enfüsi dünyasının ayrı bir yeri var zannediyorum. Rahman İsmi’nin  “insana özel” tecellisi, insanda enfüsi dünyasının yansımaları ile belirginleşiyor galiba…

Yukardaki cümleyi anlama çalışmasına yardımcı olan bir tefekkürü alıntılıyorum…

Ben güzelliği insandan daha fazla hiçbir şeyde görmedim. Cemal’i görmek için ya tüm aktarıyla kainata bakarak yorulacaksınız. Ya da bir tek müminin güzel yüzüne bakacaksınız.Onların hata yapışları, pişman oluşları, sokakta oynarken üstünü başını kirleten, dizlerini yaralayan bir çocuk gibi düşüp düşüp kalkışları da güzel. Sonuna eremese de yolunda ölme, hiçbir şeyde sebat edemese de istiğfarda sebat etme, sanki yorgunluk onlara değmezmiş gibi say etme hallerini çok sevdim. Bana cenneti görmek, Cemali hissetmek için onların aynasından nasip edildi. Zira evrende ne varsa insanda zaten vardı. Ama ikincisinde olan bir şey, ilkinde yoktu. Ona Latife-i Rabbani diyorlar.

(Yazının tamamı için şu linkte: http://www.karakalem.net/?article=4088) 

Fakat “tamamıyla” kısmını hala anlamış değilim. Sınırlı bir varlık olarak insan nasıl olur da mutlak/sonsuz bir Zatın ismini tamamı ile yansıtabilir? Tefekkürlerinizi beklerim.

Abdullah Berâ Tamamıyla kelimesi İsm-i Rahmandan ziyade insana bakıyor olabilir. Yani tamamıyla gösterilen şey ismi Rahman değil.

Cümleyi şu şekilde yazarsak daha anlaşılır sanki:

“İnsan tamamıyla İsm-i Rahmanı gösterir bir surettedir.”

Yani insanın İsm-i Rahmanı göstermeyen bir yönü, parçası vs. yoktur.

Ali – Bir insanın kâinata denk olması (âlem-i ekber, âlem- asgar meselesi), veya bir başka noktadan, koca kâinatın bir insan gibi olması, insanın Rahman suretinde yaratılması gibi haberlerle birlikte, insana Rabbimizin Kendi Ruhundan üflemesinden (15:29; 38:72; 32:9), insana Rabbimizin Bütün İsimlerini öğretmesinden (2: 31), yani Bütün Esma-i İlahiyi tanıyabilecek, yansıtabilecek kabiliyette yaratmasından haber veren ayetler doğrultusunda düşünürsek, insanın İsm-i Rahman’ı bütün cilveleriyle gösterir şeklinde yaratıldığı kanaatine ulaştım. Bu anlayışın yalnızca maddi beden itibariyle olmadığını söylemeye gerek yok.

Bizleri, Rahman isminin her türlü cilvesini aynı anda gösterecek şekilde yaratan Rabbimizin Rahmetini her davranışımızda gösterebilmek temennisiyle…

Email this to someonePrint this pageShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Pin on Pinterest
Müzakereler

Yazar Hakkında:

Çeşitli imani konular üzerine yapılan e-posta yazışmaları Müzakereler kullanıcı ismiyle yayınlanmaktadır.

Diğer yazıları için tıklayın.

Okuyucu Yorumları

  1. Hatice Merve dedi ki:

    Allah razı olsun.

Fikrinizi Paylaşın