25 Temmuz 2013 2 Yorum Devamı →

Varlığım Kimin Varlığına Armağan Olsun?

En küçük masum yaşlarımızda bizim beynimize bir slogan zerkedildi. Hala ediliyor mu, bilmiyorum. Yazıklar olsun bu felsefeye inanacak kadar basit düzeyde insanlığını kullananlara! Acıyorum onlara. “Keşke bir düşenseler.” (Leallehum yetefekkerun.)

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın, onlar da bir düşünsünler diye.” Nahl (16): 44

Ne güzel Rabbani bir uyarı.

Kelimeler isimli bir e-posta grubunda iki ayrı başlıkla yapılan çok ince tefekkür alışverişinin etkileri hala üzerimde iken hislerimi dile getirmeden edemedim. Kendimle olan konuşmamı size de duyurayım ki, bir yanlışım varsa düzeltirsiniz.

“Son Namaz” başlığı altındaki tartışmalara katılan Osman kardeşimizin şu cümleciği çok dikkatimi çekti:

“… varlığının O’nun varlığı ile kaim olduğu bilinciyle huzura dur.”

Varlığım Kimin Varlığına Armağan Olsun?Namazın bütün manalarını özetleyen bir cümlecik. Eğer bu cümleciği bilinçli bir şekilde kendimize sindirirsek, yani sorgulamak suretiyle, “Şu andaki varlığım nereden geliyor?” diye tekrar tekrar kendimize soracak olursak, cevap açık bir şekilde insanın önüne seriliveriyor. Eğer Şeytan, insanda “nefsi” ile temsil ediliyorsa, benim nefsim bana, “Bu soruyu sorma da ne yaparsan yap,” diyor. Sanki ancak bu soru, nefsime hiç bir iddiada bulunma hakkı tanımıyor. Çünkü bütün varlığını, kendisine şu anda varlık verene izafe etmek mecburiyetinde hissediyor. Karşı bir tez ile gelemiyor, çünkü kendisi bir şeye şu anda varlık verdiğini iddia edemiyor, yalnızca verilenleri kullandığını biliyor. Aksini iddia edemiyor.

Çok basit olan bu “usül”den neden kaçma ihtiyacı hissedildiğini anlayabiliriz. Çünkü bu “usül” her şeyin temeli olan “La ilahe”nin ilanını zorunlu kılıyor. Nefis kendisine nefes alacak bir delik bulamıyor. Zannetmeyiniz ki bu “usül”e yirmi birinci asrın insanları karşı çıkar. İnsan, insan olarak var edildiği müddetçe bu “usül” ile bu usülün dışındaki her türlü anlayış çatışma yaşamış. Yani, bütün kavga “La ilahe”den mi başlıyorsun, yoksa “Ben kainatın Yaratıcısı olan Allah’a inanıyor ve ona ubudiyet ediyorum”dan mı başlıyorsun? Bütün mesele burada.

Abdurreşid kardeşimiz ise -yine Kelimeler grubunda- “Biz Nerede Yanlış Yaptık?” başlıklı fikir teatilerinde şu tespitini paylaştı bizimle:

“… yani oruçluyken yaptığımız iştir ubudiyet. (nefsimizi aradan çektiğimiz doğrudan yaratıcıyı gösterdiğimiz) yani Allah bize kendisi için yapılan işin kıstası olarak oruçlu olmayı şart koşuyor.”

Oruçluyken” ifadesinden, işte tam bu “La ilahe” halini yaşamak diye anlıyorum. Bu halin bizzat idrakinde iken yaptığımız ibadetlere sahip çıkamayacağımız için nefis bu hale girmekten nefret ediyor. Bahane üzerine bahane üretiyor.

Varlığım Kimin Varlığına Armağan Olsun?Şeytan, “Ben benim, Sen sensin” (ene ene, ente ente) iddiasıyla tarihi kayıtlardan değil de “Vahyin” haberinden öğrendiğimiz de zaten bu anlayış. (“Biz nerede yanlış yaptık?” başlığı altında yazılanların hepsini okumanızı tavsiye ederim.) Tarihi kayıtlara geçmiş insanların düşünce tarihlerini incelerseniz, karşınıza “varlığın ezeli olduğunu” iddia eden bir düşünceye dayalı binlerce “bahane” teoriler bulursunuz. Bunun arkasında yatan Şeytani tavır, “Şu andaki varlığın varlık nedenini sorgulama da, ne yaparsan yap,” demek diye anlıyorum ben. Eğer İslam Düşünce Tarihini güzel bir ince elekten geçirirseniz, yine aynı teranelerin belli düşünürler tarafından tekrar edildiğini görürsünüz. Bunlar filozoflar olabilir, Kelamcılar olabilir veya elinde ayet ve hadis ile konuşanlar olabilir. Çok fark etmiyor. Tavır önemli, “usul” önemli.

Şeytan’ın bütün derdi: “Şu andaki varlığını düşünme! Yaratılmışlığını düşünebilirsin. Allah’ın seni yarattığını inkar mı ediyorsun?” Cevap: “Hayır.” Tamam sen inanıyorsun işte, daha ne istiyorsun? “Dini vazifelerini yap, sevap kazan, ahiretini garantile!” Evet, bu anlayış bazı kişiler için masum olabileceği gibi, bazıları için ise tam da kaçak güreşmenin gerekçesi olabilir. Biz kendimize bakacağız.

Namaz bütün ibadetlerin özü, temsilcisi, yani, kısaca, ubudiyet halini ifade eder. Ubudiyet hali, varlığımın, (varlık veriliyor oluşumun) hem başlangıcı ve hem de sonu olan “şu andaki” varlığımı nasıl izah ettiğimin farkındalığıdır. Bu, şu andaki varlığım, namaz kılıyor olduğum an olabilir, yolda yürüdüğüm an olabilir. Farketmez. Eğer şu andaki varlığımın kaynağının bilincinde isem, bu varlığımın bir an sonra tekrar “TAZELENEREK” verileceğinin (eğer Verecek olan dilerse) ümidiyle yaşıyorsam, hep beni VAR EDEN’in Var Ediciliğini müşahede ederek (bilinçli bir farkındalığiyla) yaşıyorum, demektir. Bu takdirde, benim kendime ait iddia edebileceğim hiçbir şey kalmıyor. İşte nefis veya Şeytan’ın susmak zorunda olduğu tavır bu tavırdır. Çünkü imkanı yok ki bir insanı, “Ben şu anda kendi varlığımı ben kendim veriyorum,” dedirtebilsin. “Hayır şu da bana ait,” diyebileceği bir şey kalmıyor; ne kıldığım namaz, ne düşünme kabiliyetim, ne yaptığım işler. Nasıl şimdi, “Cenneti ben kazanıyorum,” diyebilirim?

İşte “La ilahe” bu demektir, işte “oruçlu olmak” bu demektir. “La ilahe” diyebilen, bunun farkında olan kişinin kaçınılmaz sonucu: Eğer ben kendi varlığımı kendime veremiyorsam, bir başka varlık alemindeki eşya da kendi varlığını kendisine veremez. O halde hep beraber bize varlık verendir bu alemin Sahibi: “İllallah.”Varlığım Kimin Varlığına Armağan Olsun?

Dikkat edersek bütün mesele “evveliyetler” (öncelikler) meselesidir. “Usül”de esas olan evveliyetlerin sıralanmasıdır. Değilse, sonuçta hepimiz “Allah diyoruz canım”, deyip de yine kaçamak yolu seçip, Onun Varlık Vericiliğinin her anda muşahedesinden kendimizi mahrum etme ihtimali var. Şeytan, insanlık tarihi boyunca, hangi “farkındalığın arkasından hangi farkındalık gelmeli?” sorusunu ihmal ettirmek için insanların “önünden, arkasından, sağından, solundan yaklaşarak” vazifesini yapmaya devam ediyor. Yani, insanları bulundukları farkındalık düzeyinin bir gerisine çekmek için çalışıyor. Mesela, bu yazıda yapılan tahlilleri Şeytan hemen yaftalar: “Bunlar kendilerinden başka kimsenin iman sahibi olmadığını söylüyorlar, kendini beğenmiş bir ükela,” diyerek takdim eder. Ta ki, bu tahlillerin bir mertebeden sonra hangi mertebenin takip etmesi gerektiğini anlatabilmek için bir teşebbüs olduğunu görmesin insanlar. “Bir Yaratıcının olması lazım,” sonucunu, “Peki, bu Yaratıcı nelerin Yaratıcısıdır?” sorusu takip etmeli. “Bu Yaratıcı benim şu andaki varlığımın Yaratıcısıdır,” sonucuna ulaştırmamak için çabalayıp duruyor Şeytan. Böylece,”Allah senin Yaratıcındır, ve şimdi SEN kendi hayatını ve ibadetlerini KENDİN tanzim ediyorsun ve ahiretini kendin kazanıyorsun,” diyerek bize, “ene ene, ente ente” iddiasını yutturmak istiyor. Çünkü Şeytan’ın kendisi bu iddia ile ortaya çıktı. Ya da, bu iddianın temsilcisi olarak yaratıldı.

أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ

“İnsanlar, “İman ettik” diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” Ankebut (29):2

Kısacası, Şeytan, her insanı ulaştığı bilinçlilik mertebesinin bir gerisine çeken vesveselerin mümessilidir, ulaştığı mertebeyi inkar ettiren değil! Dikkat etmek lazım. Bazılarına “Allah falan yok, sen keyfine bak,” derken, bu safsatayı yutmayacak düzeye gelmiş olanlara da, “Sen Yaratan Allah’ı kabul ediyorsun, şimdi dini vazifelerine bak,” diyerek, Ramazan ayında oruç tutarken dahi “savm” (kelime anlamı, çekinme, iddiacı bir durumda olmaktan çekinme, arzuladığı bir şeyden uzak durma, oruç tutma fiilini bile kendine izafe etmekten çekinme vs.) ettirmeyecek, yani oruçlu olduğu (yemekten içmekten uzak olduğu) halde, oruç tutturmayacak bir teklifte bulunur.

Başlıktaki sorumuza dönelim: VARLIĞIM BENİ VAR EDENİN VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN!

Email this to someoneShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInPin on Pinterest
Ali Mermer

Yazar Hakkında:

Dr. Ali Mermer, halen New York Şehir Üniversitesi, Queens’te Din Görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Diğer yazıları için tıklayın.

2 Yorum - "Varlığım Kimin Varlığına Armağan Olsun?"

Geri izleme | RSS (Yorumlar)

  1. Fatih dedi ki:

    Selamun Aleykum Hocam, Haddimi aşmak olarak değerlendirmeyiniz lütfen.Varlığım … varlığına armağan olsun demek, varlığı için gibi bir anlamı var diye biliyorum. Dolayısıyla “VARLIĞIM BENİ VAR EDENİN VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN” yerine VARLIĞIM BENİ VAR EDENE ARMAĞAN OLSUN” demek bana daha doğru bir kullanım olmaz mı?Ya da acaba ben çok yanlış bir mana mı veriyorum ?Allah’a emanet olunuz

    • Ali Mermer Ali Mermer dedi ki:

      Aleykumusselam,Ince dusunceniz ve ilginiz icin tesekkur ederim. Varligimi, ancak beni Var Edenin Varligi ile izah edebilir ve dolayisiyle, varligimi ancak Onun varligina izafe edebilirim, demek istemistim. Hicbir seyi, onu Var Edene armagan edemeyiz, diye dusunmustum. Ancak esyanin varligini, Var Edene izafe ettigimizde Ona dondurmus oluruz. Degilse, Yaraticiya bir sey geri gonderemeyiz. Butun mesele bizim anlayisimizda dugumleniyor. Yoksa birseyleri Ona donduruyor, geri veriyor degiliz, yalnizca Ona dondurecek bir anlayisla degerlendiriyoruz. Yani, Onun adina kullanarak, varliklarini izah ederek.Belki de ben yaniliyorum. ali

Fikrinizi Paylaşın