Kainat ve İnsan

“Varoluşsal Boşluk”tan Nasıl Kurtulurum?

"Varoluşsal Boşluk"tan Nasıl Kurtulurum? | Ha-Mim

İnsanların kahır ekseriyeti, yani çoğunluğu gerçekten bir boşluk içindeler: “Existential void” (Varoluşsal boşluk). Bu boşluklarının ıstırabını çekiyorlar (Rahmet-i İlahi onları boşluğu doldurmaları için zorluyor.)

Bu zorlama onları bir arayışa sevk ediyor. Risale-i Nur ile yapılan bir daveti duyunca, “Değişik (daha önce tecrübe edilmemiş) bir açıdan, insanların fıtri olan ihtiyacına cevap verecek, tatmin edici delillerle inanç ile ilgili meseleleri anlatıyormuş,” deyince bu saik ile Risale-i Nur sohbetlerine geliyorlar. Kendiliklerinden geliyorlar.

Geldikten sonra görüyorlar ki, boşluklarının doldurulması için bizzat kendilerinin teşebbüs etmesi gerekir. Yani, ben şurada oturacağım, boş bir bardak gibi, birisi gelip beni dolduracak, diye beklerken, kendileri (bardak) doğrudan çeşmeye gidip suyun altına girip dolmaları gerekiyor, diye anlayınca 2 alternatif çıkıyor:

  1. Ben kendim bu işe girişeceğim, “enaniyetimi bırakacağım, teslim olacağım Rabbime,” demek var.
  2. “Yine burada iş başa düştü, birisi beni doldurması lazım, burada bana kimse yardım etmiyor, ben kendi kendime yapacakmışım, eğer kendim yapacaksam sana neye geleyim ki,” diye kaçıyorlar. Nefsin bizzat teslim olması zor geliyor. İrade-i cüz’îye bunun için verilmiş: Nefsin bizzat teslimiyetini benim kendim tercih etmem lazım. Aşağıdaki ayette anlatılan da budur: Ancak bizzat kendisi teslim olmayı tercih ederse, Allah bilir ki, işte bu kişi hidayete layıktır ve hidayetin o kişiye gelmesinin bu esbap dünyasındaki şartı, o kişinin bizzat kendisinin teslim olmayı kendi iç dünyasında tercih etmesi gerekir.

إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

28:56 “Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.”

Yani, boşluğunun farkına varan bardağın bizzat kendisi, Rahmet suyunun (Kur’an ile gönderilen rehberliğin, Resulullah savs ile gösterilen hayat tarzının) altına girip dolmasını beklemesi gerekir.

Bu ikinci kısım hem rahatsızlar ve hem de “enaniyetlerini” tam terk etmediklerinden hala hariçte bir kaynağın kendilerine su dolduracağını ummak üzere, “Acaba şöyle bir ortam olsa orada hissettiğim boşluğu dolduracak bir kaynak olur mu?” gibi beklentilerle sosyal faaliyetli, eğlenceli, başkalarının maddi ihtiyacını karşılamaya yönelik sosyal faaliyetli, Müslümanların maddi “dert”leriyle ilgilenen (İslam’ın getirdiği hakikatlerle bizzat kendimizi eğitmek yerine) veya Müslümanların hakimiyetini hedefleyen faaliyetlerle doldurulmuş bir ortam, belki de yoga falan yaparken o beklenilen su (Rahmet) gelir mi, ümitleriyle, hala dışarıdan bir faktörün, kendilerinin “existential void” (varoluşsal boşluk) denilen hallerine bir çare olması işine girişiyorlar.

Dikkat edersek, kişiler hakkında hüküm vermek için değil de, neden hem Risale ile muhatap olunan bir ortama geliniyor ve hala da tatmin olunmadığının bir izahını yapmaya çalışıyorum. Tatminsizliğin kaynağı, yani yeni ortamlar aramanın kaynağı, kendi sorumluluğunun altına bizzat kişinin kendisinin girmekten kaçmasıdır.

Aslında çözüm çok kolay: “Derman, derdin içinde.” Madem boşluk hissediyoruz, tatminsizlik yaşıyoruz, bu tatminsizlik bana, benim Yaratıcım tarafından tatmin kaynağı olan Kendisini bulup, Ona teslim olup, bağlanmam için verildi. Göreve çağrılıyorum. Görev başına benim kendim bizzat geçmem lazım. Örneğimizde, bardağın (insanın) kendisi bizzat çeşmenin altına gidip dolması gerekiyor. Çünkü çeşme hep akıyor. Halıkımız her zaman Kendisine Rahmetiyle bizi çağırıyor. Yeter ki, Ona teslim olmaya razı olalım. Enaniyetten, “Sen bana geleceksin!” (Ben enaniyetimi Sana teslim etmeden sen bana teslim edeceksin) iddiasından vazgeçip, “Ben mahlukum, diğer bütün eşya da benim gibi mahluk, hep beraber bizim Halıkımıza ihtiyacımız var, her şey Ondan olduğu bilinciyle bu dünyada yaşamam gerekir,” gibi bir tavrı benim kendim tercih etmem gerekir.

Sonuç, “La ilahe”nin içine ben kendimi de dahil etmediğim sürece, “İllallah” bana ulaşmaz, vesselam!

Hep beraber kendimizi “La ilahe” denizinin içine atmak için gayret edelim, nefis için imkansız ama ruh için çok kolay bir kurtuluş yolu. Ruh ile nefsin kavgası olan “Cihad” budur: İmkansızı teklif eden nefse mi, kurtuluşa davet eden ruha mı tabi olacağımıza karar vereceğiz. İrademiz serbest bırakılmış, “İste, vereyim, ne istersen onu veririm,” diyor Rabbimiz.

Buyurun cihada! (Rehber bir kaynak isteyenler Nursi’nin bir eseri olan Şualar kitabındaki 4. Şua’yı çalışabilirler.)

Yazar hakkında

Ali Mermer

Ali Mermer, New York Şehir Üniversitesi, Queens'te din görevlisi olarak çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli üniversitelerde Kuran çalışma gruplarını koordine etmektedir.

Yorum yazın

6 Yorum

  • “İmkansızı teklif eden nefse mi, kurtuluşa davet eden ruha mı tabi olacağımıza karar vereceğiz.”

    Abi Allah razı olsun.

  • “Hem bu Birinci Mertebe, bana mahsus gayet ehemmiyetli bir muhakeme-i hissî ve gayet ruhlu bir muamele-i imanî ve gayet gizli bir mükâleme-i kalbî suretinde, mütenevvi ve derin dertlerime şifa olarak tebarüz etmiş. Bana tam tevafuk eden tam hissedebilir. Yoksa tam zevk edemez.” Dördüncü Şua’dan

    Ali abi s.aleykum;

    Abi yukarıdaki makalenizde Rehber olarak 4.Şua’yı tavsiye etmişsiniz. Makalenin konusu ile yukarıda 4. Şua’da geçen paragrafı nasıl anlayacağız.
    Nasıl tam tevafuk edeceğiz Üstad Hazretlerine.

    Selam ve dua ile..

    • Aleykumusselam Hasan kardesim,

      Ne kadar Risale-i Nur’un usulu ile kendimizi egitime tabi tutarsak ancak o kadar zevk ederiz. Haricte bir cozum aramak, cozum degildir.

  • “Bu ikinci kısım hem rahatsızlar ve hem de “enaniyetlerini” tam terk etmediklerinden hala hariçte bir kaynağın kendilerine şu dolduracağını ummak üzere, “Acaba şöyle bir ortam olsa orada hissettiğim boşluğu dolduracak bir kaynak olur mu?” gibi beklentilerle sosyal faaliyetli, eğlenceli, başkalarının maddi ihtiyacını karşılamaya yönelik sosyal faaliyetli, Müslümanların maddi “dert”leriyle ilgilenen (İslam’ın getirdiği hakikatlerle bizzat kendimizi eğitmek yerine) veya Müslümanların hakimiyetini hedefleyen faaliyetlerle doldurulmuş bir ortam, belki de yoga falan yaparken o beklenilen su (Rahmet) gelir mi, ümitleriyle, hala dışarıdan bir faktörün, kendilerinin “existential void” (varoluşsal boşluk) denilen hallerine bir çare olması işine girişiyorlar.”

    Ali abi Allah razı olsun.
    S.aleykum…

  • Ali Abi S.aleykum.

    Abi bu makalenizi fırsat buldukça tekrar tekrar okuyorum.

    ” Enaniyetten, “Sen bana geleceksin!” (Ben enaniyetimi Sana teslim etmeden sen bana teslim edeceksin) iddiasından vazgeçip, “Ben mahlukum, diğer bütün eşya da benim gibi mahluk, hep beraber bizim Halıkımıza ihtiyacımız var, her şey Ondan olduğu bilinciyle bu dünyada yaşamam gerekir,” gibi bir tavrı benim kendim tercih etmem gerekir.”

    Bu çok orjinal bir tespit.

    Abi bir kaç sorum olacak size.

    Birincisi: bu yukarıdaki metin ile alakalı. Bu tavrı benim kendim tercih etmem gerekir dediniz.

    Buna tahkiki iman eğitiminin başlangıcı diyebilir miyiz?

    Siz başka bir yerde şöyle bir ifade kullanıyorsunuz: Önce durum tespiti yapıp sonra ona göre strateji geliştirmeli diye. Bu yukarıdaki metine durum tespiti diyebilir miyiz?

    Ben bu durum tespitini ne kadar ciddi yaptım ve bu durumu ne kadar ciddiye aldım o nispette Tahkiki İman eğitimine girerim herhalde.

    İkinci sorum ise insanların kahır ekseriyeti varoluşsal boşluk içinde dediniz ve bunun ıstırabını çekiyor dediniz.

    Bundan sonra iki alternatif var dediniz.

    ikinci altarnatifi tercih eden insanlar için de “Bu ikinci kısım hem rahatsızlar ve hem de “enaniyetlerini” tam terk etmediklerinden hala hariçte bir kaynağın kendilerine su dolduracağını ummak üzere…”

    ifadesini kullandınız.

    Şimdi bir kaç örnek vereceğim abi bu örneklerdeki insanlar bu ikinci alternatifdeki guruba mı girerler yoksa bunların durumu başka mı?

    Bir esnaf düşünelim abi küçük bir iş yeri var bütün mesaisini buna harcıyor. Ne sattım, ne kadara sattım, neler satarsam daha çok para kazanırım. Alemi bunlar ile dolu.

    Bir memur düşünelim yaptığı işi çok iyi yapıyor. İşi ile alakalı tüm mevzuatı biliyor. Hep kendisini geliştirmenin arayışı işinde. Memurluktan Daire Başkanlığına doğru uzanan bir çalışma hayatının içinde yuvarlanıp gidiyor. Bunun da alemi bunlar ile dolu.

    Bir akademisyen düşünelim yüksek lisans, doktora, doçentlik profesörlük, makaleler, sempozyum konferanslar vs. Bunun da alemi bunlar ile dolu.

    Bu örnekler çoğaltılabilir abi.

    Bu insanlar boşluklarını bununla mı dolduruyorlar. Hayatlarında hiç boşluk yok gibi bunlar ile fani olmuşlar gibi.

    Yani abi dışarıdan bakıldığında çok mutlu görülüyor, kendisi de mutlu olduğunu zannediyor sanki bir boşluk içinde değil gibi.

    Selam ve dua ile…