Ha-mim’de, geçtiğimiz günlerde gerçekleşen (10. 07. 2026) Kur’an Çalışmaları dersinde Nahl suresinin 128. ayetinin çalışılmasına başlandı. Meali bakımından “Şüphesiz ki Allah muttakilerle ve muhsinlerle beraberdir” olan bu ayette “muttakiler” takva sahipleri, “muhsinler” de iyilik yapanlar anlamına geliyor. Konu bütünlüğü bakımından 125. ayetten itibaren Resulullah’a (asm), -elbette onun şahsında bütün müminlere- insanları Allah yoluna çağırma usulleri ile şiddete başvurarak karşı koyanlara mukabele biçimlerine değinilen ayetlerde önce davette bulunmanın üç prensibi gündeme getiriliyor: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et…” (16: 125). Arkasından “Eğer ceza verecekseniz size yapılanın misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu sabredenler için daha hayırlıdır” (16: 126) buyruluyor. Devamındaki ayette ise doğrudan emir kipiyle “Sabret. Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sakın sıkıntıya düşme” (16: 127) deniliyor. Aynı zamanda surenin son ayetini teşkil eden 128. ayette de, -yukarıda mealini naklettiğimiz üzere- Allah’ın takva ve ihsan sahibi kimselerle beraber olduğu belirtiliyor.
Derste, bir katılımcının hazırlığı çerçevesinde ilgili ayetler hakkında ünlü müfessir Fahreddin er-Râzî’nin yorumları okundu ve üzerine yapılan tefekkürler paylaşıldı. Bunlardan birisi “Allah’tan sabır isteme”yi nasıl anlamak gerektiği konusunda idi. Ben diğer tefekkürleri ilgili atlayıp bu hususla ilgili olanı paylaşmak istiyorum. Bir müzakereci konuya şöyle dikkat çekti: “Gerek çalışılan ayette gerekse başka ayetlerde sabrı Allah’tan istemeye yönelik bir davet var. Sabrı Allah’tan istemek Allah ile nasıl bir iletişime davet ediyor, bunu anlamaya çalışmak gerekir diye düşünüyorum. Mesela, ‘Yâ Rab! Bana sabır ver’ diyorum, ayette böyle bir çağrı olduğu için. Acaba sabrı niçin Allah’tan istiyorum? Ben kendim sabretmeyi tercih eder, sabrederim; sabretmemeyi tercih eder, sabretmem. Mesela bir iş yapacağım zaman, Allah’a bağlayarak, -diyelim ‘Ey Rabbim! İlmimi artır’ dedim. Birisi ‘okursan ve öğrenirsen ilmin artar, okumazsan ve öğrenmezsen ilmin artmaz, bunun Allah ile ne ilgisi var’ diyebilir. Bir açıdan haklı gibi de görünebilir. O halde böyle yapmanın bir psikolojisi olması lazım, ne dersiniz?”
Bir müzakereci söz alarak şunları söyledi: “Soru hakikaten anlamlı görünüyor. Düşünmek ve anlamaya çalışmak gerekiyor. Basitçe benim aklıma şöyle geliyor: Bende ‘sabır’ diye bir özellik var. Bunu kendi dünyamda tecrübe ediyorum. Bir olumsuzluk karşısında bazen kontrollü davranabilirken bazen öfkeme yenilebiliyorum. Peki, bendeki bu duygunun kaynağı nedir diye sorguladığımda, çok açık olarak bunun kaynağının ben yani kendim olmadığını anlıyorum. Aile, çevre, eğitim gibi faktörler de söz konusu değil diye fark ediyorum. O halde ‘beni yaratan kim ise bana bu özelliği veren O’dur, O olmalıdır’ diyorum. İşte bu tespiti yaptıktan ve bu gerçeğin farkına vardıktan sonra Onun sabır duygumu nasıl kullanmam gerektiği konusunda yaptığı açıklamaların neler olduğunu düşünüyor, bu anlayış içinde hareket ediyorum. Böylece hem duygularıma yenik düşmekten kurtuluyor hem de Yaratıcımın hükmü ile bütünleşen bir anlayışı yaşamaya çalışıyorum. Aksi halde kolayca taşkınlığa, fevriliğe kayabiliyor, sonradan pişmanlık duyacağım tavırlar ortaya koyabiliyorum… Bilmem bu açıklama söz konusu soruyla ilgili olarak bir cevap denemesi teşkil ediyor mu? İlk etapta benim aklıma gelen bu.”
Bunun üzerine soruyu soran müzakereci şunları dile getirdi: “Birlikte düşünüyoruz. Diyelim ki, birisi bana bir miktar para verip ‘Bunu sokaktakilere dağıt’ dedi. Ben ne yaparım, bunu kendi adıma değil verenin adına dağıtırım. Verenin adına dağıtmak; verenin arzusunu, maksadını dikkate alarak dağıtmak demektir. Dağıtırken, ‘parayı veren neyi tercih eder’ diye düşünüyor, o doğrultuda hareket ediyorum. Tamam, sabır bana verilmiş olan bir duygu. Bunu ‘istediğim gibi kullanırım’ demek ayrıdır, verenin arzusunu, niyetini düşünerek kullanmak ayrıdır. İkinci şık aslında ‘emanetçilik’tir. Emanetçi ne yapar? Emaneti verenin isteklerini ön plana alır. Emanetçi gibi olmayıp da mal sahibi gibi davrandığımda kendime göre kullanmış olurum, emaneti verenin taleplerine göre değil…”
“Bir insan gerçekte, sevmediği bir olayla karşılaştığında tepkisini ‘kendisindeki duyguların sahibinin kendisi olduğunu’ düşünerek mi hareket etmeli yoksa bunların kaynağını düşünerek mi hareket etmeli? Asıl mesele bu! Eğer ben olumsuz gördüğüm bir olay karşısında, kendimin ve duygularımın kaynağını düşünmeden hareket ediyorsam sabırsız davranabilirim. Eğer ‘bu duyguları bana veren bir Yaratıcı var, kainatın sahibi olan bir yaratıcı var, O buna karşılık verecek yahut ben Onun adına karşılık vereceğim’ dediğimde, kendimin Onun tasarrufuna ‘aracı’ olduğumu anlıyor, ona göre tavır geliştiriyorum. Peki, bu psikoloji beni ne yapıyor? İstediğim gibi davranma fikrimi alıyor, ‘aracı’ olduğum bilinci içinde hareket etmemi sağlıyor! Bu suretle nefsime göre hareket etmeye hakkımın olmadığını anlıyorum. ‘O beni bu suretle eğitiyor, O beni terbiye ediyor, O beni olgunlaştırıyor’ diye düşünmeye başlıyorum. O zaman ‘bendeki duyguların sahibi benim’ anlayışına dayanan nefsin keyfî ve dolayısıyla ölçüsüz tutumundan uzak kalıyor, onu kolayca frenleyebiliyorum. Çünkü nefiste, mesela ‘intikam alma duygusu’ var, nefis beni bu yöne savurmak isteyebiliyor. Oysa nefsin karar verme yetkisi yok, bendeki duygunun kaynağı o değil. Bana sabır duygusunu kim vermişse karar yetkisi Ona ait diye düşünüyorum…”
“Demek ki kaynak sorgulaması merkezi bir önem taşıyor. Kaynak sorgulaması bizi gerçek tasarruf sahibini hatırlamaya ve Onun adına tasarrufta bulunmaya sevk ediyor. Bu bağlamda ben veya biz bir çeşit ‘elçi’ pozisyonunda oluyoruz. Hani ‘elçiye zeval yoktur’ denir ya. Diyelim ki, ben bir kişiye olumsuz bir haber vereceğim. Ne yapıyorum? Kendi nefsimi, kendi duygularımı karıştırmaksızın gerekeni iletiyorum, ‘ben aracıyım’ diyorum. Aracı olunca insan daha rahat hareket ediyor. Oysa kendi adına hareket edince nefsinin, nefsaniyetinin etkisinde kalabiliyor. Öyleyse bize verilen bütün kuvveleri, kendimiz adına değil onları veren adına, Onun maksadına uygun şekilde kullanmaya çalışmak gerekiyor. Olumsuz olaylar ya da durumlarla ilgili olarak hemen ‘kuvve-i gadabiyye’ akla geliyor ama aslında diğer duygular için de bu geçerli. Demek ki, ayetteki ‘sabret’ ifadesini, ‘sabret, zira sabrın kaynağı Benim. Benim sana sabır veriş maksadına göre, Benim sana gösterdiğim usuller içinde hareket’ diye anlamak icap ediyor…”
Bundan sonra başka bir müzakereci şu notu düştü: “Sabretmek deyince, insanların çoğunun aklına ‘sabrını bastırmak’ geliyor. Oysa yapılan açıklamalarda ifadesini bulduğu üzere mesele sabrını bastırmak değil, sabrın kaynağını düşünerek hareket etmek. Bu izahlar bana bunu hatırlattı ve bu anlayış ile sabır duygusunun kullanılması daha gerçekçi geldi…”
Ders gerek söz konusu mesele gerekse ayetlerin diğer boyutlarına dair zengin ve verimli yorumlarla devam etti. Allah razı olsun.


