Kur'an Okumaları Usûle Dair

Kur’an Okuma Denemeleri: Alak Suresi-3

Kur’an Okuma Denemeleri: Alak Suresi-3 | Ha-Mim

İnsanın gerçekliğine dikkat çeken Kur’an, onu düşebileceği yanılgılara karşı uyarır. Her şeyden önce insanın ebedi bir emniyete ihtiyacı var. İnsan öldüğünde para, mal, mülk ve bedeni burada kalıyor. Ebedi emniyet istiyor ama bunu gerçekleştiremiyor, burada ölüyor ve bu dünyadan hiçbir şeyi yanında götüremiyor. Bu çıkmazdan kurtulmanın yolu, Ebedi Varlığı tanımaktır. Ebedi Varlık olan Yaratıcı, insanın emniyet ihtiyacı dahil her şeyin yaratıcısıdır. İnsan, kendindeki duyguların kâinattan gelmediğini ve bu duyguları kendisinin de yaratmadığını fark edebilir. Bu duyguların kâinatı yaratan Cömert Yaratıcı’dan geldiği sonucuna rahatlıkla ulaşabilir. Bunlar Yaratıcının, insanın ebedi emniyet ihtiyacını karşılayacağına dair verdiği sözün işaretleridir. İnsan, şu anda yaşadığı hayat aracılığıyla, varlığını daima Cömert Olan Yaratıcısına atfederek kendini güvende hissedebilir. Bu sonuca ulaşabilmek için düşünmeye, araştırmaya ve akıl yürütmeye dayalı bir dünya görüşü geliştirmek gerekir. İnsan böylece, inancını hayatıyla tahkik ederek taklitçiliğe düşmekten kurtulabilir. Taklit, sorgulama gerektirmediği için insanın kendi gerçekliğini anlamasına engel olur.

İnsaniyeti sorgulayarak hayata yön verecek bir inanç tesis etmenin ilk ve en önemli adımı, her şeyin varlık kaynağını merak etmektir. Merak neticesinde insan zihni sorular sorar. İnsan, sorduğu sorularla bir sonuca varabilme yeteneğiyle yaratılmıştır. Duygular ve özelliklerin varlık kaynağı olarak bir Yaratıcının var olması gerektiği sonucuna ulaşabilmek için önce, bu kâinatta hiçbir şeyin herhangi bir şeye varlık verme gücüne sahip olmadığından emin olmak gerekir. İnancın ilk aşaması olan bu adım “la ilahe” yani, kâinatta eşyaya varlık verebilecek hiçbir şeyin olmadığını tasdikle başlar. Bu kâinatta gözlemlediğimiz kadarıyla, herhangi bir şeye varlık veren, ilahi bir niteliğe sahip hiçbir şey yoktur. Her şey mükemmel bir düzen içinde, kolay bir şekilde varlığa getiriliyor. Düzen her zaman vardır, ancak düzen içinde varlığa getirilen şey sürekli değiştiriliyor. Bu, varlıkların kendilerini var edemedikleri gibi varlıkları üzerinde hiçbir tasarrufta bulunamadıkları anlamına gelir. Herhangi bir insan da bir an öncesinden şimdiye kadar sürekli bir değişikliğe tabi kılınmaktadır. Değişim bir tekrar değil, her bir anda gerçekleştirilen yeni bir yaratmadır. Her şey değişime tabidir. Hiçbir şey varlığını kendisi devam ettiremez ve kontrol edemez. İnsan da kendi varlığını kontrol edemez. Bu hakikatin farkına varmakla her an kendi duygularının şahitliğiyle la ilahe sonucunu tasdik eder. Hz. Muhammed (SAV), tüm peygamberlerin insanlığa getirdiği en veciz ve en doğru sözün “la ilahe illallah” olduğunu vurgulamıştır. Bu veciz ifade, insanın bu kâinatta her şeyi yaratan Yaratıcı’dan başka bir var edici bulamayacağını delili ile ilan eder.

Semavi dinler veya kâinatın tümünün yaratıcısı olan Allah inancı kısaca, bütün varlıkları var eden Bilinçli Bir Varlık’tan başka herhangi bir var edicinin olmadığı temeline dayanır. Ancak bu Mutlak Var Ediciyi yarattığı kâinatın bir parçası gibi telakki etmek ve Onu kâinat içinde, kâinatın cinsinden tanımaya çalışmak mantıken bir çelişkidir. Çünkü kâinat var edilmeye muhtaçlar bütünüdür; onun Yaratıcısı ise var edilmeye muhtaç olmayan Mutlak özelliklere sahip olan bir Mutlak varlık olmalıdır. Kâinat ve Mutlak Varlık, ayrı varlık türleridir. Birbiri cinsinden ifade edilemezler. Mutlak Varlık ancak Yarattığı kâinatta görülen özelliklerinin yansımaları ile tanınır. İnsan eğer kendi varlığına dikkat etmez ve sorgulamazsa bir bilinemezlik havası hâkim olur. Veya “bu konu fizik ötesi olduğu için bilimin konusu değildir” der geçer. Sonuçta neden var olduğunu, hayatının anlamının ne olduğunu bilmeden yaşar.  İnsan kendi varlığını herhangi bir nesnenin varlığı gibi somut bir varlık kaynağıyla ilişkilendirmezse bile bu, varlık kaynağının olmadığı anlamına gelmez. Bu noktada kendi mantıksal, entelektüel, insani özelliklerini kullanarak varlığını varlık kaynağıyla irtibatlandırma sürecinden geçtikten sonra varlığı mana bulur.

Geleneksel din anlayışı insanı hazır cevaplara alıştırarak tembelleştirir. Bu tembellikten kurtulabilmek için bizzat bir sorgulama sürecine girmek şarttır. İnsan hazır cevaplarla değil, sorgulamalar sonucunda ulaştığı sonuçlarla ikna olur. Tıpkı kâinattaki düzeni ve varlıkları araştırmaya benzer biçimde, insanın bizzat kendisindeki duygularının ne anlama geldiğini de araştırması ve anlamlandırması için çalışması gerekir. Bu süreçte ilahi kitaplar ve peygamberler insanlara rehberlik eder. Her insan kendi araştırmaları ile ‘la ilahe illa Hu’ (O, kâinatın Yaratıcısından başka yaratma özelliğine sahip hiçbir şey yoktur) sonucuna varabilir. Böylece kendi varlık kaynağını tanıyabilir. Bu veciz ifadedeki Hu, bütün kâinatı var eden Yaratıcıyı temsil eder. Hu, O demektir. O, kâinat türünden olmayan Mutlak Bir Varlıktır. İnsan namaz kılarken bütün kâinatın varlık kaynağını sorgulamanın sonuçlarını ilan eder. La ilahe illa Allah yani, bütün kâinatı var eden O Mutlak Varlık olan Allah’tan başka, kâinatta herhangi bir varlığı var eden bir varlık yoktur. O, tektir, benzersizdir, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Kur’an, okuyucusuna kâinatta herhangi bir şeye varlık veren bir şey gösterilemez mesajını verir.

كَلَّآ إِنَّ ٱلْإِنسَـٰنَ لَيَطْغَىٰٓ

96.6: “Hayır! Gerçek şu ki, insan azar!”

أَن رَّءَاهُ ٱسْتَغْنَىٰٓ

96.7: “Kendini, kendine yeter sanır.”

İnsanın azması, haddini aşması temelde, kendi kendine yeterli olduğunu sanmasıdır. Böyle yapan biri, ilahlık taslamış olur. Çünkü bu iddia neticesinde varlığının kendinden olduğunu söylemiş olur. Böylece, kâinatın tümünün Yaratıcıya ait olmadığını ilan eder. Bu anlayış, diğer varlıklara bakış açısına da sirayet eder. Varlığının kendine ait olduğunu iddia eden biri, elmanın varlığını da ağaca veya tabiata atfeder. Fakat bu iddia insan mantığıyla çelişir. Var edilmeye muhtaç olan bir varlığın, kendisinin veya başka bir şeyin varlığına sahip olduğunu iddia etmesi anlamsızdır. Kâinattaki her varlık var edilmesi bakımından bir kitaptaki harfe benzer. Harfler ile ifade edilen manalar harflere ve kitabın kendisine ait olamaz. Harfler ve manalar kitabın dışında, kitap cinsinden olmayan bir varlığa yani bir yazara ait olabilir. Kitap bilgi aktarma aracıdır, ancak kendi başına bilgi, güç ve bilgelik kaynağı olamaz. Dolayısıyla, kendisi dışında bir yazarı vardır. Kitaba yazılmış bilgiyi veren bu yazardır. Benzer şekilde akılsız, iradesiz, bilgi özelliği taşımayan cansız maddeden yapılan kâinat kitabı, kendinin yazarı olamaz. Kâinata varlık kazandırmak için bilgiye, güce ve bilgeliğe sahip bir Yazar yani Yaratıcı olmalıdır. Aksi takdirde insan, varlığını ve kâinatın varlığını izah edemez.

İnsan haddini aşarsa kendi gerçekliğini inkâr eder. Çünkü hiçbir şekilde kendi kendine yeten bir varlık değildir. Varlığı, hiçbir surette kendine ait değildir. Bu nedenle makul insan, herhangi bir şey yaratmayı veya herhangi bir şeyin varlığını, var etme bakımından kendine ait olduğunu iddia edemez. Bütün olayları ve varlıkları ancak Ebedi Bir Yaratıcının var ettiğinden emin olur. Varlıkların ve varlığının kendine ait olmadığını, kendisine verildiğini ve bunları vesile ederek hür iradesiyle, Varlık Kaynağını tanımak için burada olduğunu anlayabilir. İnsandaki duygular bu şekilde Varlık Kaynağını tanımak için kullanılmadığında ebedi huzur ve mutluluk arayışında hüsrana uğrar. Çünkü duygular ebediyeti ister, fani işler ve hedeflerle mutmain olmazlar. Ebediyet arzusu ancak ebedi olanla karşılık bulabilir. Ebedi var olmayı ise ancak Ebedi Olan Yaratıcı var eder. Ebediyet duygusu Yaratıcıyı tanımak için kullanılsın diye insana verilmiştir. Ebedi bir hayatı güvence altına almanın tek yolu, ebediyet duygusunu varlık kaynağına yani Yaratıcıya bağlamaktır.

Kur’an, insana bilmediğini öğretir. İnsan, öğrenme ve bilme isteğiyle var edilmiştir. Kur’an’ın öğrettiklerinin hakkaniyetini tasdik ederek öğrenebilir. Fakat bunun için bizzat kendisinin sorumluluk alması şarttır. Her kültür ve toplumda, güç sahiplerinin koyduğu yasalar ve sınırlar vardır. Kur’an’a ters olan dini anlayış insanlara bu güç sahiplerinin onayladığı bir inancı telkin ederler. Oysa İslam’da dini otoriteyi temsil eden bir “din adamları sınıfı” yoktur. Ancak insan bilmediği bir konuda o alanın uzmanlarından faydalandığı gibi, inanç konusunda da eğitim görmüş kişilerden faydalanabilir ve faydalanmalıdır. Her insan hür biçimde Kur’an’a muhatap olabilir. Kur’an’ın verdiği mesajın hakkaniyetini bizzat kendisi test edebilir. Haklı bulursa onaylar, bulmazsa reddeder. Bu süreçten geçerken bir öğretmene ihtiyacı vardır. Ama bu öğretmen insanlara kendi fikrini dayatmamalıdır. Zaten iyi bir öğretmen, öğrencisine doğru yolu gösterir fakat o yoldan gidip gitmemeye karar veren öğrencinin kendisidir. Peygamberler, böyle öğretmenlerdir.

Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Chapter Iqra (Read) Part 3 –07/13/16” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.

Yazar hakkında

Yunus Erkan

Yorum yazın