أَرَءَيْتَ ٱلَّذِى يَنْهَىٰ
96.9: “Şu nehyedeni hiç düşündün mü?”
عَبْدًا إِذَا صَلَّىٰٓ
96.10: “İnsanı (abd) Rabbine yönelmekten alıkoyanı.”
Bu ayetler samimiyetle Rabbini tanıma yolunda giden insanın, çeşitli engellerle karşılaşacağını haber veriyor. Bir insanı Rabbini tanımaktan alıkoyan en büyük engel kendi enaniyetidir. Gurur ve bencillik, insanı samimi biçimde varlığına mana aramaktan alıkoyar. Onuncu ayetteki abd kelimesi kulluğunu kabul edip ibadet eden manasındadır. İbadet ise insanın varlığını Yaratıcısıyla irtibatlandırmak için yaptığı manevi, sözlü ve fiili çalışmalardır. İnsan ibadet etmekle kendisini var eden Yaratıcısını tanıdığını ve O’na teşekkürlerini ifade eder. Bu şükür ve memnuniyet duygusuyla mutlu olur. Hediye olarak sevdiği kişiye sevdiğini bildirmek üzere bir demet çiçek veren bir insanın çiçeği vererek sevgisini ifade etmekle duyduğu memnuniyete benzer biçimde her insan, varlığını kendisine ihsan eden Yaratıcısına teşekkür ederek memnun olur. Yaratıcıya duyulan şükran ve minnet duygusu herhangi bir dünyevi hediye alma karşısında duyulan memnuniyete göre aşkın veya sonsuz karakterdedir. Yaratıcıya şükretmek insanın ebedi mutluluk arayışına cevap verir. İnsan ebediyen mutlu olmak ister. Bu mutluluğu da ancak her an, her şeyi var eden Ebedi Varlık yani Yaratıcı var eder.
Ayetler, Hz. Peygamber’in (SAV) örnekliğinde Rabbine samimi biçimde yönelme ve teslim olma sürecini engelleyen iç ve dış etkenlere dikkat çekiyor. İnsan için en büyük iç engel kendi enaniyetidir. Dış engeller ise inkârcılar veya onlara hizmet eden araçlar olabilir. Heva ve hevesini ilah edinenler kendi acziyetlerini kabul etmezler. Bunun sonucunda, var edilmek zorunda olduklarını kabul ederek Yaratıcıya teslim olmazlar. İnsan, acziyetini itiraf ederek teslim olmaya ve bunu ibadetlerle ifade etmeye meyillidir. Fakat bazı kimseler bu hakikati kabullenmek istemezler. İnsani özellikler insanı, kendi varlığını sorgulamaya ve nasıl var olduğunu merak ederek araştırmaya sevk eder. İnsan, bu arayışların sonucunda ulaştığı cevaplar eğer tatmin edici iseler emniyete kavuşur. İbadetler insanı mutlak olan Yaratıcısına bağladığı için de bu emniyet ihtiyacını karşılamaya vesile olur. İnsanı samimi biçimde Yaratıcısına teslim olmaktan alıkoyan kişiler kendi gerçekliklerine aykırı davranmakla kalmayıp başka insanları da bu yanlışa çekmek isterler. Bu yola çağıran kişi veya vesileler ne olursa olsun, bunlara karşı uyanık olmak ve çağrılarını açıkça reddetmek gerekir.
İbadet, geniş kapsamlı bir bilinçlenme sürecidir. İnsanın kâinattaki konumunu, kendini bu kâinatta nasıl gördüğünü ve anlamlandırdığını ifade etme biçimidir. Kâinattaki her şey, açıkça bilinçli bir Varlığın eseri olduğunu ilan eder. İnsanın görevi, bu Bilinçli Varlığı tanımak ve varlığının ona ait olduğuna şahitlik etmektir. İbadetler bu şahitlik ve minnettarlığa vesile olur. Sorgulama ve tefekkür sonucunda yapılan ibadetler insanın ruhuna daha derinlikli biçimde mutluluk ve huzur verir. Dünya ile ilişkilerini sürekli sorgulamak ve tefekkür etmek insanı Yaratıcısına daha çok yaklaştırır. İnsan, bazen sorgulamalar sonucunda çıkmazlara düşebilir. Fakat bu hep yerinde durmak ve aynı şeyleri bilinçsizce yapmaktan daha iyidir. Sıkıntılardan geçse sorgulamanın sonucunda insanın feraha kavuşma ihtimali vardır ama, bilinçsiz tekrarlar ve taklitler insanı kendi gerçekliğini fark etmekten alıkoyar. Cevaplara ancak soruları olanlar ulaşabilir. Sormak, düşünmek, Yaratıcıyı sorguya çekmek veya O’na isyan etmek değildir. Tam tersi, O’na daha bilinçli bağlanmaya vesile olur. Zira insana verilen akıl, zekâ ve muhakeme gibi yetenekler varlıkların nasıl var edildiklerinden hareketle kendi varlığına mana bulma araçlarıdır. Bütün varlıkları Var Eden, akıl ve zekâ gibi yeteneklerin de var edicisidir. Her varlık gibi, bu manevi varlıklar da Yaratıcının özelliklerini yansıtır. Akıl, zekâ ve muhakeme yetenekleri Yaratıcının Alim, Hâkim ve Kadir gibi isimlerinin yansımalarıdır. Bunun farkına varmanın dereceleri sonsuzdur. O yüzden akletmek, sorgulamak ve tefekkür etmek üst düzey ibadetlerden sayılmıştır. Bu ibadetlerle insanın ruhu, emniyet ve itminane ulaşır. Öyleyse sorgulamaya ve düşünmeye daha çok zaman ayırmak gerekir.
أَرَءَيْتَ إِن كَانَ عَلَى ٱلْهُدَىٰٓ
96.11: “Hiç düşündün mü, ya o doğru yolda ise?”
أَوْ أَمَرَ بِٱلتَّقْوَىٰٓ
96.12: Ya o, takvayı emrediyorsa?”
İnsanlar genellikle Kutsal Kitapları olduğu gibi doğru kabul etme eğilimindedirler. Evet, Kutsal Kitaplar doğru söyler fakat bunu kendisine verilen imkanlarla test edecek olan insanın kendisidir. Bilinçli bir insan, Kutsal Kitapların önerdiklerinin kendi varlığıyla örtüşüp örtüşmediğini kontrol eder. Eğer örtüşüyorsa önerileri kabul eder, örtüşmüyorsa reddeder. Nihayetinde kendi kararını kendisi verir. Kimse, bir insanı belirli bir yolu izlemeye zorlayamaz. İşlerini istediği şekilde yapma özgürlüğüne sahiptir. Özgürlük insana Yaratıcısının verdiği hür iradenin gereğidir. Fakat özgürlüğünün farkında olması, yani onu nasıl kullandığının ve bu özgürlüğe nasıl ulaştığının bilincinde olması lazımdır. Eğer iradesini Yaratıcısının ikram ettiği bir araç olarak görmeyip kendinden kaynaklandığını sanarak kendi adına kullanırsa kendi gerçekliği ile çelişir. Çünkü diğer tüm özellikler gibi iradesi de kendine ait değildir. Sadece geçici bir süre kullanımına verilmiştir. Örneğin, bir kişinin resim çizme yeteneği kendisine ait değildir. Bu yeteneği, onu var eden Yaratıcısına aittir. İnsana yakışan yeteneğini, kendini var eden Yaratıcısı adına kullanmaktır. İnsan irade ve bilincini de bu şekilde kendisini var eden Yaratıcısının farkına varmak için kullanmalıdır.
İnsan, iradesini kullanarak yaptığı seçimlerin doğruluğunu vicdanıyla test eder. Bir şey doğruysa vicdan rahat eder, yanlışsa rahatsız olur. Her insana yaratılıştan böyle bir ölçme yeteneği verilmiştir. Yaratılışa uygun biçimde yapılan ölçümler insanı ilerletir. Eğer insana bu şekilde iradesini kullanarak doğruyu yanlıştan ayırma yeteneği verilmemiş olsaydı o zaman Yaratıcısını tanıyamazdı. Yaratıcıya saygı duyma ve takva bilincine ulaşamazdı. Takva, her zaman canlı bir bilinç gerektirir. Takva, varlıkları ve kendi varlığını doğru biçimde tanımlamak için insanın elinden gelenin en iyisini yapması anlamına gelir. Ayrıca, bir konuda yanlış karar vermemek için uyanık olma halini de ifade eder. Ancak bu, her kararda tereddüt etmek anlamına gelmez. Fakat her zaman sorgulamaya ve fıtrata uygun olanı seçmeye açık olmak gerekir. Yanlış karar, bilinçsiz veya gerçekliğin farkında olmadan yaşamanın bir sonucudur. Kâinat sürekli değişir. Her insanın kararlarını yeniden değerlendirme fırsatı vardır. Yeniden düşünerek hiçbir şeyin bir varlığı var edemeyeceği, yani “la ilahe” hakikatine ulaşabilir. Bu bakımdan tövbe etmek, bir kararı yeniden düşünmeye başlamak demektir.
İradesini kullanarak bir mü’min her namazının başında “Allahu Ekber” der. Bu, her eylemin başında insanın “Allah, bu kâinatta algıladığım her şeyin ötesindedir” sonucuna varması gerektiği anlamına gelir. İnsan, kâinattaki deneyimlerine dayanarak bu sonuca varmak zorundadır. Başka türlü bu kâinatın varlığını izah edemez ve hayatının anlamını bulamaz, anlamsızlık içinde kendi duygularıyla çelişkiye düşer.
أَرَءَيْتَ إِن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰٓ
96.13: “O, yalanlayan ve doğru yoldan yüz çevireni düşündün mü?”
أَلَمْ يَعْلَم بِأَنَّ ٱللَّهَ يَرَىٰ
96.14: “O, Allah’ın, onu gördüğünü bilmez mi?”
Gerçeğini sorgulamaktan kaçınan bir insan, kendisiyle barışık olamaz. Her insanın içinde kendi gerçekliğini ciddiye almaya sevk eden vicdan hissi vardır. Vicdan, insanın Yaratıcısıyla buluşma yeridir. İnsanı vicdanını dinlemekten alıkoyan herkes veya her şey, gerçeği yalanlayan ve doğru yoldan yüz çevirendir. Gerçeği sadece bu dünyadan ibaret sananlar Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmek istemezler. Gerçeği örtbas etmek, Arapçada “küfür” kelimesiyle ifade edilir. Kendi gerçekliğinin üstünü örtenler, “kafir” veya “inkârcı” olarak adlandırılır. Gerçek, insanın aciz ve var edilmeye muhtaç olmasıdır. Her insan, bu gerçekliğe dayanarak varlığının ve inancının ne anlama geldiğini sorgulamalıdır. Namaz kılarken ellerini kaldırmanın ne anlama geldiğini sorgulamalıdır. Namaz, abdin Rabbi huzurunda bulunmasıyla hissettiği mutluluğunu fiziksel olarak ifade etme biçimidir. Fakat bu eylemin arkasında Kur’an’ın insana öğrettiği varlık algısı yer alır. Namaz, bu bilinçle mana kazanır. Peygamberin (SAV) gerçekleştirdiği ve şahit olanların anlattığı bu eylemlerin ardındaki manaların kaynağı Kur’an’dır. Kur’an’ı anlayabildiğimiz ölçüde ibadetlerin içindeki anlamları idrak edebiliriz. Yaptığımız her fiziksel eylemin bizim tarafımızdan değil, her şeyi Yaratan tarafından yaratıldığını fark edersek, bu gerçekliğin ibadetlerle ifade edilmesi gerektiğini de anlarız.
Islam From Within Youtube kanalında yayınlanan “Quran-Universe Parallel Reading: Chapter Chapter Iqra (Read) – Part 5 –07/27/16” başlıklı video kaydı çalışılarak hazırlanmıştır.




