Geçtiğimiz hafta yapılan (04. 09. 20206) Mukayeseli Tefsir çalışmaları dersinin başında, Tevbe suresinin 111. ayeti ile ilgili olarak, önceki hafta tasavvufî bir tefsirde geçen “müşâhede” kavramına ilişkin Risale-i Nur’daki yaklaşımlar tekrar hatırlatıldı. Ardından aynı konuyla ilgili olarak Mesnevî-i Nuriye’de yer alan kısa bir bölüm okunup müzakere edildi. Bu vesilelerle başta “vâhidiyet-ehadiyet” olmak üzere imana dair pratik hayatımıza yönelik çok kıymetli müzakereler dile getirildi.
Bilindiği gibi sözlükte “görmek, şahitlik etmek” anlamına gelen müşahede kavramı “Allah’ın zuhur ve tecellilerini görme” anlamına geliyor. Önceki hafta yapılan derste bazı çevrelerin kainatın şahitliğine baş vurmadan salt zikir ve murakabe yoluyla böyle bir makama çıkmaktan söz ettikleri, gerçekte bunu anlamanın zor olduğu belirtilmişti. Sonra da Kur’an’ın sıklıkla kainattan bahsettiği, imanı kainat üzerinden delillendirdiği, Risale-i Nur’un da aynı yolu izlediği vurgulanmış ve kısmen detaylandırılmıştı. Bu haftaki derste önce bu konuda, geçen hafta ulaşılan sonuçlar şöyle bir sıralama içinde paylaşıldı:
“*Risale-i Nur’da tefekküre dış alemden başlanıyor.
* Varlıkların Yaratıcısını tanıma amacıyla bir okuma yapılıyor.
*Kainatın ‘mânâ-yı harfi’sine yani Yaratıcının özelliklerine (esmâya) bakan yönlerine dikkat çekiliyor.
*Bundan sonra ontolojik bir tasavvur oluşuyor, kainatın esmâ-i ilahî külçesi olduğu anlaşılıyor.
*Bu idrak zikirle tekrar ifade ediliyor.
*Hamurdan ekmek yapmak için pişirme aşamasından geçercesine hakikat ‘enfüs’te yani kişinin iç dünyasında yaşanıyor ve derinleşiyor.
*Sonunda kişi Allah hakkında bir bilgiye sahip olmaktan çıkıp gördüğü her bir şeyin Hakk’ka delalet ettiği şuurunda (tefekkür-i imanî hali) yaşamaya başlıyor.
*İşte bu idrak halinde olmaya Risale metodu uygulayıcısının “müşahedesi” diyebiliriz.”
Bu sıralamanın küçük dokunuşlarla açıklanmasının ardından derste, bir müzakereci Risale’den şu metni paylaştı:
“Arkadaş! Katre nâmındaki eserimde Kur’ân’dan ilhamen takip ettiğim yolla ehl-i nazar ve felsefenin takip ettikleri yol arasındaki fark şudur: Kur’ân’dan tavr-ı kalbe ilham edilen asâ-yı Mûsâ gibi, mânevî bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâyla, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhal mâ-i hayat çıkar. Çünkü müessir ancak eserde görünebilir. Mânevî asansör hükmünde olan murakabelerle mâ-i hayatı bulmak pek müşküldür. Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi Arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlûp olup caddeden çıkmamak için, pek çok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar. Kur’ân ise, bize asâ-yı Mûsâ gibi bir hakikat vermiştir ki, nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum. Evet, “ve fî külli şey’in tedüllü alâ ennehü vâhid” beytiyle, bu hakikat hakikatiyle tebarüz eder.” (Mesnevî-i Nuriye, İstanbul 2020, YAN, s. 70-71).
Derste, metin çerçevesinde -müellifin ifadesi ile- “eser”i yani kainatı ve dolayısıyla aklı kullanma bakımından ehl-i nazar yani felsefe ile ehl-i tasavvufun takip ettikleri usul hakkında önemli noktalara dikkat çekildi, özellikle “müessir ancak eserde görülebilir” cümlesi üzerinde doyurucu notlar paylaşıldı. Ben bunları ilgili video kaydına havale edip (https://www.youtube.com/watch?v=1tv4Ww7HGMo) metnin sonunda geçen “ve fî külli şey’in tedüllü alâ ennehü vâhid” beytine dair açıklamalara işaret etmek istiyorum: Metni okuyan katılımcı söz konusu Arapça ibareyi “Her şeyde Onun birliğine delil olan ayet vardır” şeklinde meallendirince bir müzakereci şunları söyledi: “Metinlerde sık sık geçen ‘küllü şey’ ifadesini ‘her şey’ olarak değil, ‘her bir şey’ olarak meallendirmek gerekir. İkisi arasında fark var. ‘Her şey’ denildiğinde toptancı bir ifade kullanılıyor, ‘her bir şey’ denildiğinde ise tek tek ‘şey’i kapsayan bir ifade kullanılıyor. Bu tabir Kur’an’da 160’a yakın ayette geçiyor. Dolayısıyla bu ifadeyi toptancılık içinde değil tek tek, fert fert birer birer diye tahkike dayalı biçimde anlamak ve söylemek gerekiyor.”
Başka bir müzakereci de özetle şunları söyledi: “İfade edildiği gibi Kur’an’da, mesela Allah’ın kudreti veya ilmi ile ilgili olarak “küllü şey” ifadesi geçiyor. Ben bunu ‘sonsuzluk, mutlaklık’ olarak anlıyorum. Mesela ‘ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ ayetini ‘Allah’ın kudreti sonsuzdur’ diye anlıyorum. Yine mesela ‘ve hüve bi külli şey’in alîm’ ifadesini de ‘Onun ilmi mutlaktır, sonsuzdur’ diye anlıyorum. Fakat beyitte geçen ‘küllü şey’in’ tabirine ‘her bir şey’ diye anlam verilmesi bana da daha doğru, daha güzel geldi. Çünkü, bir müzakerede dile getirildiği üzere kainatın hologramik bir yapı gözlemliyoruz. ‘Her bir şey’ deyince hologramik yapıyı dikkate alan bir ifadede bulunmuş oluyoruz. Ama tekrar etmek gerekirse, ben mesela ‘Allah her şeye kadîrdir’ ayetini ‘Allah’ın kudreti sonsuzdur’ diye anlıyorum…” Ardından önceki müzakereci tekrar söz alarak şunları ifade etti:
“İlgili ayeti ‘Allah’ın kudreti sonsuzdur’ diye anlamak elbette yanlış değil ama bunu sorgulamak lazım. ‘Allah’ın kudreti her şeye yeter’ ifadesi genel, toptancı bir yaklaşımı ifade ediyor. Ama ‘Allah’ın kudreti her bir şeye yeter’ denildiğinde, -teknik tabiriyle- istikra-i tam metodu uygulanarak tahkik gerçekleştiriliyor. Yani kainatta ‘bir şey’ ile ‘bütün kainat arasında bağ’ var. Bir hücre ile insan bedeni, bir kuş ile dünya, bir atom ile galaksiler arasında bağ var, bağlantı var. Az önce değinilen kainattaki hologramik yapı dikkate alındığında, aklî bakımdan ‘bir atomu yaratan ancak kainatı yaratan olabilir’ demek zorunluluk arz ediyor. Bir hücreyi ancak bu bedeni yaratan var edebilir demek zorunluluk arz ediyor. Bu bedeni yaratan ancak dünyayı yani ayı-güneşi yaratan olabilir demek zorunluluk arz ediyor. Bu dünyayı yaratan ancak bütün kainatı yaratan olabilir demek zorunluluk arz ediyor…”
Önceki müzakereci tekrar söz alıp şöyle söyledi: “Bu ifadeler bana Risalede geçen küll ve küllî, cüz ve cüz’î terimlerini hatırlattı. Meşhur örneği ile ‘insan küll yani bütün, onun bir organı diyelim ki kulağı cüz yani onun bir parçasıdır. ‘İnsanlık’ denildiğinde küllî, bir insan dediğimizde ise bu cüz’î oluyor. Çünkü bir insan bütün insanların ortak insanî özelliklerini taşıyor…”
Bunun üzerine hologramik yapıya işaret eden müzakereci konuşmasını şöyle sürdürdü: “Kainatın Yaratıcısının yaratma işlemini gerçekleştirmesinde, diğer bir ifade ile yaratılışta ‘cüz’ yani parça yoktur. Kainat, mekan ve zaman itibariyle bir bütün olarak özellikleri Mutlak olan bir Yaratıcının, onu var etmeyi tercih etmesi neticesinde O’nun sonsuz Kudretinin tecellisinden ibarettir. Yani, Kur’an’ın terminolojisi ile konuşacak olursak, evrende mevcut olan her bir şey ancak Yaratıcısının, o şeyi, o anda bulunduğu şekliyle ve konumuyla var olmasını irade etmesinden (kün-fe-yekün) ibarettir. Evrenin tümü de aynı şekilde bu Yaratıcısının evreni bütünüyle birlikte var olmasını irade etmesinden (kün-fe-yekün) ibarettir. Bu iki ‘kün-fe-yekün’ nitelik itibariyle aynıdır. Birisi diğerinden daha zor veya kolay, daha karmaşık veya daha basit değildir. Ama insanın kainat ile kurduğu ilişki açısından bakarsak, hani sebepler dünyası deriz ya, sebepler dünyasında bir insanın cüz’ü vardır, bir ağacın dalı veya çekirdeği onun cüz’üdür, parçasıdır. Fakat yaratılış açısından bir ağacın dalındaki hücre, ağacın bütün özelliklerini taşıması açısından cüz’îdir. Daha net ifade etmek gerekirse, sebepler dünyasında yani bizim gözlemlerimiz açısından küll ve cüz yani bütün ve parça vardır. Çekirdeği ekmeden ağaç yetişmez. ‘Sebepleri ihmal etmeyin’ demek ‘çekirdeği ek’ demektir. Ama hiçbir zaman çekirdek ağacı yapıyor anlamına gelmez. Cüz’î ne demektir? Bir bütünün bütün özelliklerini barındıran şey demektir. Bilgisayar örneği üzerinden konuşursak, bilgisayarın bir parçası, -diyelim- ekranı onun bir cüz’üdür, parçasıdır. Ama ‘o parça varlığa geliş bakımından kimin eseridir?’ dediğimiz zaman o parça cüz’î olur. Mantıkî olarak da o parça ancak bilgisayarın tümünü yapan mühendisin eseri olabilir deriz. Çünkü o bir parça, bilgisayarın tümünün özelliklerine sahip bir bilginin neticesinde yapılmış ve bulunduğu konuma yerleştirilmiştir. Dikkatli bir inceleme ile insan anlar ki, bu parçayı bu özellikleriyle dizayn edip bu konumda yerleştiren mühendisin ancak bilgisayarın bütün parçalarını dizayn eden ve yerleştiren bir bilgi, kuvvet, irade, hikmet, amaç özelliklerine sahip olması zorunludur diye anlarız…”
“Burada dikkat edilmesi gereken ayırım şu: Küll-cüz, küllî-cüz’î konusunda meseleyi var oluş açısından mı konuşuyoruz yoksa insanın alemle ilişkisi açısından mı? Evet, pratik hayatta insan irade-i cüz’iyesini kullanırken, alemin yaratılışındaki düzenin değişmezliğinden faydalanarak yapacağı tercihlerde bir küll-cüz, sebep-sonuç ilişkisi algılar. Gerçekte böyle bir ilişki mevcut değildir. Çünkü kainatın varlık alemine gelişinde yani var oluş açısından kainatta yalnızca küllî-cüz’î ilişkisi vardır. Her bir şey doğrudan doğruya kainatın Yaratıcısının var olmasını dilemesinin sonucunda varlık aleminde yaratık olarak vücut bulur. Alemin bütününde tecelli eden Yaratıcısının özellikleri, alemin her bir parçasında da değişik oranlarda olsa dahi aynı nitelikte tecelli eder. Her bir şeydeki tecellinin, o şeyin kabiliyetine göre farklı bir oranda gerçekleşmesi, eşya arasındaki farklılaşmaları sağlar. Mesela, bir karıncada Yaratıcının Kudreti karıncanın boyutlarında tecelli ederken bir yıldızda ise aynı Kudret yıldızın boyutlarında tecelli eder. Tecellinin farklılığı, Kudret’in sonsuzluğundan kaynaklanır, yoksa Kudretin farklılığından değildir. Eğer öyle olmasa mesela, bir insanın kulağından alınan bir hücrenin DNA’sından bütün insan özellikleri çıkartılamaz. Özetle ifade edilmesi gerekirse, yaratılış açısından sebep diye bir şey yok. Tek sebep var. O da kainatı tümü ile yaratanın kudreti. Bu konuları iyi hazmetmek gerekir diye düşünüyorum…”
“Tekrar üzerine konuştuğumuz ‘her şey’ ile ‘bir şey’ farkına dikkat edersek; ilki evrensel bütünlüğü içeren ‘toptancı’ bir ifade, ikincisi ise her bir şeyin varlığını ayrı ayrı ‘tek tek’ sorgulama sonucuna göre tanımlayan ifadedir. Daha açık belirtmek gerekirse, ilki vâhidiyet, ikincisi ehadiyet dilidir. Meşhur örneği hatırlayalım: “Bütün insanlar ölümlüdür, Sokrat da insandır, o halde Sokrat da ölümlüdür”. Bu kıyas formunda bütün insanların ölümlü olduğu sonucuna nasıl ulaşılıyor? Bir insan öldü, bir insan daha öldü, gördüğüm ve duyduğum tüm insanlar öldü… diyerek tek tek insanlar üzerinden gidilmiyor mu? Evet, yani istikra metodu uygulanıyor. Dolayısıyla ehadiyet üzerinden gidiliyor. Tek tek insanların ölümlü olduğu gözlemlenmeseydi ‘bütün insanlar ölümlüdür’ cümlesini söyleyebilir miydik? Tek tek yaptığımız gözlemlere dayalı olarak bütün insanların ölümlü olduğu sonucuna ulaştık. Yani insanlara hayat vererek Yaratanın aynı zamanda onlara ölüm de vererek yaratan olduğunu bir insanın varlığını incelemekle tespit etmek mümkündür. Bütün insanları tek tek insanın varlık alemine ilk getirilmesinden başlayarak dünya çapında, bütün insanların ölümlü olduğunu tecrübe etmek gerekmez. Ehadiyet tecellisine dikkat ederek ulaşılan bir sonuçtan sonra ‘Sokrat da ölümlüdür’ demenin ne anlamı var? Zaten ‘bütün insanlar ölümlüdür’ derken Sokrat da bir insan olduğuna göre birinci önermenin içinde vardır. Sonuç cümlesinde “Sokrat da ölümlüdür” ifadesi hiçbir yeni bilgi üretmemiş oluyor.
“Demek ki ‘her şey’ ile ‘her bir şey’ arasındaki farkı ehadiyet tecellisi ile anlamaya çalışırsak ‘her bir şey’ doğrudan ‘her şey’in Yaratıcısını bütün özellikleriyle tanıma imkanı verir. Bu bir ‘tümevarım’ metodudur ve geçerlidir; hatta insan için mümkün olan, kullanılması gereken ve mantıkî tutarlılığı olan tek metottur. ‘Tümdengelim’ metodu ancak varsayımsal (axiomatic or tautological) bir metottur; matematiksel olarak genel kabulden dolayı mümkün gözükür. Çünkü evrenin sonuna gelerek yapılmış bir deneysel gözlem (ampirik gözlem) mümkün değildir, varsayımlara dayanır. Peki, neden materyalist filozoflar ve bilim adamları ‘tümevarım” metodunun ispatlanamaz olduğunu iddia ederler? Çünkü eşyanın ve dolayısıyla kainatın bir Yaratıcısı olması gerektiğini inkar ettikleri için her bir şeyin varlığında tüm kainatı Yaratanın mutlak özelliklerinin tecellisini inkar edeler. Böylece her bir şey kendi başına tesadüfen oluşmuş bir varlık olarak telakki edilince o şeyde ‘ehadiyet’ tecellisi okumak onlara göre mümkün olmaz. Sonuç olarak şunu söylemek mantıken tutarlı bir yöntemdir: Ehadiyet tecellisine girmeden vâhidiyet tecellisine girilmez. Konuyu zihinde daha iyi canlandırmak için soralım, ‘Neden taklit ehli olanlar bunu kabul etmezler? Peşinen vâhidiyeti kabul ettikleri için. ‘Kainatı Allah yaratmıştır’ derler. ‘Peki bu sonuca nereden geldin’ denildiğinde cevabı yoktur. ‘Nefsin bu konudaki itirazlarına ne diyorsunuz’ denildiğinde bunun cevabı yoktur. Yine ‘Şeytanın vesveselerine ne diyorsunuz’ denildiğinde cevabı yoktur. ‘Kainatın yaratılış hikmeti nedir’ denildiğinde de bu sorunun cevabı yoktur…”
Müzakereler bu çerçevede devam etti. Ben hem ders esnasında hem dersten sonra düşündüğümde ‘her şey’ ile ‘her bir şey’ arasındaki farkın gerçekten çok önemli olduğunu anladım. “Küllü şey’in” ifadesine her ne kadar “her şey” şeklinde bir anlam veriliyorsa da dil açısından “her bir şey” demek gerekir. Çünkü bu tamlamada “küll” kelimesi “her”, “şey’in” kelimesi de varlık anlamına geliyor. Belağat ilmi açısından “şey’ün” kelimesindeki tenvin aynı zamanda “tazim” yani özel ihtimam ifade eder. Dolayısıyla “küllü şey’in” ifadesini Kur’an’ın tevhid mesajına uyumluluk bakımından “her bir şey” diye meallendirmek gerekir. Anlam bakımından ise “her bir şey” ifadesi ehadiyet dili olduğu için tek tek her varlığı düşünmeye, her varlığın gerçekte bütün bir alemle ilişkili olduğunu anlamaya dolayısıyla bu tek “şey”de yani tek varlıkta, onu var edenin ancak bütün alemi var eden olması gerektiğini fark etmeye yönelik mesajlar vardır. Allah razı olsun.


