Bir süre önce Endülüs emevileri zamanında yapılmış olan El-Hamra sarayını ziyaret etmek üzere yola çıkmıştım. Ziyaret öncesinde iyi bir rehber bulma istek ve ihtiyacı hissettim. Okuduğum her yerde bu sarayın ilmek ilmek işlendiği anlatılıyordu. Ve mümkünse bir rehberle gezilmesi tavsiye ediliyordu. İnsanların söz birliği etmişçesine hayretleri, takdirleri, dolaylı olarak bende de merak ve ilgi uyandırmıştı.
Paris’teki Institut du monde arabe (Arap Dünyası Enstitüsü) eski Başkanı Edgar Pisani sarayın, İslam medeniyetinin insanlığı ulaştırabileceği en yüksek noktalardan biri olduğunu söyledikten sonra El-Hamra’yı şöyle anlatır:
Endülüs İslam sanatını, Müslüman İspanya tarihinden ayrı düşünmek imkânsızdır… El-Hamra inşa edilirken hiçbir şey tesadüfe bırakılmamış, her detay itina ile hesaplanmıştır. Kavislerin bölünüşünde, tek ve çift sütunların hoşa geden bir tarzda yerleştirilmelerinde, kapı ve pencere yerlerinin tespitinde bunu anlamak mümkündür. İşte bu sayede harikulâde perspektifler ortaya çıkmış, avlular ile açık salonlar arasında güneş ışığı, suların akışı ve gölgelerin oyunu buluşturularak, dış alemle inanılmaz bir uyum ve zarafet sağlanmıştır. Bu, sanki el değince kırılıp dökülecek hissi veren yüksek bir zarafettir. Elhamra’yı gerçekten anlamak için, sarayın içindeki pek çok kitabeyi anlayarak okumak gerekir. Kur’an’dan alınan ayetlerin ve İbn-i Zamrak’la diğer Müslüman şairlerin mısralarının kazınmış olduğu bu kitabeler bazı duvarları tamamen kaplamakta, kemerler, kapı çerçeveleri ve sütun tekneleri boyunca uzayıp gitmektedir. Öyle ki, bu yazıları süsleme motiflerinden ayırmak neredeyse imkânsız haldedir.
Zaten sınırlı bir vakitte ve büyük ihtimalle bir tekrarı olmayacak olan bu gezimin israf olmasını istemiyordum. Kendi sınırlı tarih ve sanat birikimimle gezi her halükarda yüzeysel kalacaktı. İstiyordum ki rehber hem Endülüs tarihine hakim olsun hem İslamiyetle gelen kainat algısının farkında olsun; aynı zamanda mimariden matematikten anlasın ve en önemlisi işini iş olarak değil tutku ile yapsın. Dünya üzerinde böyle bir müze rehberi var mıdır bilmiyorum, varsa bile bana denk gelmedi. Sonuç olarak orta karar bir rehberle sarayı ziyaret ettim. Neyse ki bu geziden bana önemli bir miras kaldı: Sanata bir rehberle muhatap olmak kuvvetli arzusuyla tanışmak.
İçinde yaşadığımız bu alem ve bu alemdeki tecrübelerimiz de bir saraydan farksız desem ne dersiniz? Aslında bu sınırlarını dahi bilmediğimiz sanat eserine saray demek küçümsemek olur onu. Şöyle bir söz okudum yakınlarda: “Varlık o kadar güzel ki ürpermeden sevemiyorum”. Aynen yukardaki El-Hamra ile ilgili alıntıdaki şu tesbiti hatırlattı: “Bu, sanki el değince kırılıp dökülecek hissi veren yüksek bir zarafettir.” Varlığa hangi düzlemde hangi uzmanlık alanında bakarsak bakalım benzer bir zarafete şahit oluyoruz. Dağlar, denizler, ağaçlar, hayvanlar, renkler, bitkiler, her yönüyle insanlar ve insanların eserleri, yıldızlar, atomaltı alemler, hayat, duygular… saymaya ömür yetmez.. herşey, her süreç, gel bana bak, beni incele, bana hayret et diye davet ediyor. “Death eaters” diye bir çocuk kitabı okumuştum yakınlarda: Ölüm yiyiciler. Belki tuhaf duyulacak ama canlıların cesetlerinin yeryüzünden temizlenmesi bile inanılmaz özen ve zerafetle gerçekleşiyor.
Nasıl ki insan acıkır, susar, ağlar, sevinir, düşünür diye biliyoruz insan olmanın başka bir göstergesi de bu sanata karşı kayıtsız kalamıyor oluşumuz. Geçenlerde birisi kedisinin fotoğrafının altına şöyle yazmıştı: “I cannot believe how much I love you” (Seni bu denli sevdiğime inanamıyorum). Evet öyle varedilmişim ki sanata mukabele etmeden duramıyorum, mutlaka bir yerden yakalanıyorum, büyüleniyorum, bağlanıyorum.
Tarihi ve sanatsal değere sahip bir saray karşısında kendimi aciz hissettim, yok mu burdaki incelikleri, anlamları bana açıklayacak dedim. Sadece bir kereliğine kısa bir süre uğradığım bu hayatta bu akıl almaz sanat karşısında da kendimi aciz hissediyorum. Aslında bildiğim bazı şeyler var evet…domates nasıl ekilir, en iyi ekmek nerden alınır, bağırsak florası nedir, ergen çocuk psikolojisi nasıldır vs vs biliyorum… Bu bilgiler beni sarayın derinliklerine davet ediyor, farklı odaları, farklı nakışları keşfetmemi sağlıyor, sarayda dolaşmamı kolaylaştırıyor, saray hakkında yeni sorular sormamı temin ediyor. Ama bunları bilmek varoluşsal sorularıma cevap olmuyor: Neden her şey insanı çıldırtacak kadar güzel ama aynı zamanda geçici? Herşey sonunda yok olmak için mi böyle binbir incelikle donanıyor? Başlı başına bir sanat eseri ben kendim nasıl varım, nasıl yaşıyorum ve neden ölüyorum? Neden her güzel şeyin peşinden gidiyorum ve hep daha fazlasını istiyorum? Kuşlar, kediler, koyunlar gayet tasasız yaşayabilirken neden ben bunlari kendime dert ediyorum? Sanatçı bana ne demek istiyor?
Bir tarafım şöyle diyor: Baksana her kafadan bir ses çıkıyor, bu işin içinden çıkamazsın hiç niyet etme, sen hele akşam yemeğine ne pişireceğine karar ver. Ama sorularımı görmezden gelmem kendimi kandırmak, kendime karşı haksızlık etmek olur. Üç beş liranın, bir meyvenin bile israf olmasına dayanamazken paha biçilmez ömrümün israf olmasına nasıl razı olabilirim? Belki inanması zor ama El-Hamra sarayı 1492’de Granada’nın düşüşünden sonra nerdeyse dört yüzyıl kendi kaderine terkedilmiş. 18. yüzyıl seyyahları, sarayı yarı yıkık, içinde keçilerin dolaştığı bir yer olarak tasvir etmişler. Bir sanat eserinin böyle değerinin bilinmemesi gerçekten insanın içini acıtıyor. 2019 da Notre Dame katedralinde çıkan yangını hatırlarsınız belki, tüm Fransa ve hatta tüm dünyadan milyonlar ağlamıştı bu yangına. Sanata şahitsem, sanatın gözümün önünde erimesini de yok sayamam. Ağlamalı, bağırıp çağırmalı, ciddiye almalıyım bu durumu, yangın yokmuş gibi yapamam. Belki dünyayi kurtaramam ama en azından bu soruları yaşamaya cesaret edebilirim. Gittiğim her yere, yaptığım her işe bu soruları götürebilirim.
* Bu yazı ilk olarak yazarın https://dutagaciblog.wordpress.com/ adresindeki bloğunda yayınlanmıştır.


