Ders Notları

“İmanın Şahsîliği” Prensibi: İman Kişisel Deneyimlemedir, Miras Alınmaz!

“İmanın Şahsîliği” Prensibi: İman Kişisel Deneyimlemedir, Miras Alınmaz! | Ha-Mim

Ha-mim’de, geçtiğimiz günlerde yapılan (24. 11. 2025) Muhakemat dersinde, İkinci Mukaddime okunup müzakere edildi. Bir buçuk saati aşan derste, metinle bağlantılı olarak çok önemli tefekkürler paylaşıldı. Ben bunları aynı tarihli ders kaydına havale ederek (link) dersin son bölümünde gündeme gelen “imanın şahsîliği” prensibiyle ilgili müzakerelere atıf yapmak istiyorum. 

İkinci Mukaddimeye “Mazide nazarî olan bir şey müstakbelde bedihî olabilir” tespiti ile başlayan müellif Nursi, alemde “meylü’l-istikmal” bulunduğunu, bunun ile alemdeki yaratılışın “tekamül kanununa tabi olduğunu” belirtiyor. Ardından kainat çalışmaları yapan bilimlerin (fünûn-ı ekvân) “telâhük-i efkâr” ile yani fikirlerin birbirine eklenmesi yoluyla gelişmesine dikkat çekiyor. Bu süreçte “zaman”ın önemine işaret ederek, mesela felsefenin babası sayılan İbn Sina için, ona gizli kalan pek çok hususun bugün ilkokul öğrencileri tarafından bile bilinebildiğini ifade ediyor. Bu çerçevede başka örnekler verdikten sonra şu hakikati dikkate almak gerektiğini dile getiriyor:

“Mesâil iki kısımdır: Birisinde telâhuk-i efkâr tesir eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için teavün lâzımdır. Kısm-ı diğerîde, esas itibarıyla telâhuk ve teavün tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki, hariçte bir uçurum üzerinde atlamak veyahut bir dar yerde geçmekte küll ve küll-ü vahid birdir. Teavün fayda vermez. Bu kıyasa binaen fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekserisi, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı ikinci misale benzer. Tekemmülü def’î, yahut def’î gibi olur. Bu ise, ağlebi mâneviyat veya ulûm-u İlâhiyedendir. Lâkin, eğer çendan telâhuku efkâr bu kısm-ı sâninin mahiyetini tağyir ve tekmil ve tezyid edemezse de, burhanların mesleklerine vuzuh ve zuhur ve kuvvet verir.” (Muhakemat, İstanbul 2020, YAN, s. 13-14)

Görüldüğü gibi müellif “mesâil”in yani ilmî konuların, -bir açıdan- iki kısım olduğunu, birisinde “talâhuk-i efkâr”ın etkili olduğunu hatta ona bağlı olduğunu, ikincisinde ise bunun tesirsiz olduğunu söylüyor. İlkine örnek olarak taşın kaldırılmasını, ikincisine örnek olarak da uçurumdan atlamayı veriyor. Taşın kaldırılmasında yardımlaşmanın rolüne işaret ederek, taşın kaldırılmasına ne kadar çok kişi teşebbüs ederse işin o kadar kolaylaşacağını, uçurumdan atlama örneğinde ise bin kişinin uçurumdan atlamasının diğer bir kişinin uçurumdan atlama teşebbüsüne katkıda bulunmayacağını belirtiyor. Arkasından da fen bilimlerine yönelik çalışmaların birinci kısma; inanç, ubudiyet gibi “maneviyat”la ilgili konuların ise ikinci kısma girdiğini ifade ediyor. Maneviyat ile ilgili çalışmalarda tekamülün “def’î” yani ânî olduğunu, bu kısımda telâhuk-i efkârın her bir kişiye özel olan yönüyle konunun yahut anlayışın her bir kişide gerçekleşen mahiyetini değiştirmeye, geliştirmeye katkısı olmamakla beraber “burhanların mesleklerine vuzuh ve zuhur ve kuvvet verdiğini” dile getiriyor.

Metinle ilgili olarak bir müzakereci şunları söyledi: “Buradaki ‘maneviyat’ kişilerin kendi inanç ve anlayışları olmalıdır. Bunlar kişinin bizzat kendisinin tecrübe etmesi gereken hususlardır. Bu bağlamda örneği ben şöyle anlıyorum: Eğer bir taşı 100 kişi kaldırıyorsa, 101. kişi yardım ettiğinde daha hafif taşı kaldıracaktır. 102 kişi yardım ettiğinde yine daha da hafif bir taşı, mesela 200 kişi yardım ettiğinde ise çok daha hafif bir taşı kaldıracaktır. Ama uçurum örneğine gelince, uçurumdan atlama konusunda sayıların hiçbir önemi olmamaktadır. Yani 100 kişi uçurumdan atladığında 101. kişi için daha az bir eforla uçurumdan atlama söz konusu olmayacaktır. 200 kişi atlamış olsa da durum değişmeyecek, herkes aynı eforu bizzat kendisi sarf edecektir. Benim anladığım kadarıyla müellif fen bilimleri ile ‘maneviyat’ alanındaki gelişmeleri böyle kıyaslıyor. Baktığımızda, gerçekten fen bilimleri birbirine eklenerek, yeni çalışmalar önceki çalışmalardan yararlanarak gelişme gösteriyor. Bu gayet açık. Maneviyattaki gelişmeler ise kişinin özel gayreti, çabası ile ilgilidir. 100 kişinin o yolda yürümesi, senin işini kolaylaştırmıyor. Senin tıpkı diğerleri gibi özel çaba göstermen gerekiyor. Ama metnin son cümlesinde işaret edildiği gibi-, evet, bizatihi senin uçurumdan atlaman gerekir, lakin bunun uçurumdan atlayanlara bakan tarafı yok değil. Atlayanların atlama biçiminden, mesela kim nasıl daha kolay atlıyor, nasıl atlanırsa daha uygun oluyor gibi hususlarda faydalanabilirsin. Ama günün sonunda atlama aktivitesini senin tecrübe etmen gerekir. Sen atlayınca geçiyorsun, ‘def’î’ dediği o, sen kendin tecrübe ediyorsun.”

Başka bir müzakereci de şunu paylaştı: “Okunan metin ve dinlediğim müzakere bana daha önce çok konuşulan bir prensibi hatırlattı: ‘İmanın şahsîliği’ prensibini. Metinde geçen uçurumdan atlama örneği bu prensiple alakalı. Başkası senin yerine atlayamayacağı gibi başkası senin yerine iman edemez. Onun imanı ayrı, senin imanın ayrı. İmanı benim kendi dünyamda deneyimlemem şart. Çünkü başkasının imanı bana fayda vermez. Nasıl ki, babası, annesi, dedesi, dedesinin dedesi, bütün sülalesi doktor olan bir kişinin bizzat kendisinin tıp eğitimi almadan doktor olmasına bir katkıda bulunmaz. Daha önemli olan bir konu da şudur: Belki,-diyelim-, on nesil öncesinden beri hep mümin olarak yaşamış bir ailenin çocuğu, geçmiş neslinden miras malı alır gibi imanı da miras alamaz. Metin bu önemli konuyu ‘maddiyatta… teavün lâzımdır… (iman gibi, bilgi gibi manevi konularda ise) esas itibarıyla telâhuk ve teavün tesirsizdir’ ifadesiyle nazara veriyor. Fakat şu nokta da önemlidir: Ecdadının imanî hayatını görerek veya tıp uygulamalarını görerek onlardan faydalanabilir ve fakat bizzat kendisinin deneyimi şarttır. Değilse, başkalarının yüzdüğünü gören bir kişi ben de yüzerim deyip denize atlarsa sonuç boğulmak olur.”

Okunan metin ve dinlediğim müzakere bana daha önce çok konuşulan bir prensibi hatırlattı: ‘İmanın şahsîliği’ prensibini. Metinde geçen uçurumdan atlama örneği bu prensiple alakalı. Başkası senin yerine atlayamayacağı gibi başkası senin yerine iman edemez. Onun imanı ayrı, senin imanın ayrı. İmanı benim bizzat kendi dünyamda deneyimlemem şart. Çünkü başkasının imanı bana fayda vermez. Tıpkı annesi veya babası doktor olan bir kişinin bizzat kendisi tıp eğitimi almadıkça annesi veya babasının doktor olmasının o kişinin doktor olmasını sağlamayacağı gibi. Dolayısıyla iman anne-babadan, dedelerden, ecdattan miras alınamaz.

Bir önceki müzakereci tekrar söz alarak şunları dile getirdi: “Metnin ilerleyen paragrafında uzmanlık alanlarına işaret ediliyor, bir hastanın tıp ile mühendisliği birbiriyle kıyaslayarak doktora gitmek yerine mühendise başvurmasının vahim neticesini anlatıyor. Burada ben ilk mukaddimede dile getirilen ‘Kur’an’a fen bilimi kitabı muamelesi yapmamak gerektiği’ne dair prensibi hatırladım. Kur’an’a bilim kitabı muamelesi yapmak onun maksadını göz ardı etmektir; ve bu alan iltibası olup örnekte dile getirildiği şekilde hastanın mühendise baş vurması gibidir, diye anlıyorum.”

Bunun üzerine imanın şahsîliği prensibine vurgu yapan müzakereci şunları ifade etti: “Evet, Kur’an’a tarih kitabı muamelesi de yapmamak lazım. Kur’an’ı sadece zahirî yönüyle okuyarak onun belağatını görmezden gelmemek lazım. Kur’an’ı sadece zahirî haliyle, gramer kurallarıyla sınırlı şekilde okumak onun bütünlüğünü, genişliğini, derinliğini yok saymak anlamına gelir. Nitekim Kur’an’ı belağatına, zahirî anlamları yanında işarî, remzî manalarına göre okuyanlar çok zengin ve çok farklı anlamlara ulaşmışlardır. Tasavvuf ehlinin yazdıkları tefsirlerde bu açıkça gözleniyor. Fakat bu arada bir hassasiyet de gelişmiş. Nedir? Bazı batınî gruplar kendi anlayışlarını Kur’an’a söyletmeye kalkışınca onların önünü kesmek ve insanların batınî akımlara kapılmasını engellemek için ayetleri gramer kurallarına göre okumak gerektiği konusunda ısrarcı olmuşlardır. Bu tutum giderek insanların ‘Ben Kur’an’ı böyle anlıyorum’ şeklinde düşüncelerini belirtme yolunu kapatmıştır. ‘Kur’an, nahvî kurallar açısından, ne diyorsa, esas olan odur’ demişlerdir. Bilhassa ‘Ehl-i hadis’ diye bilinen ekol, -ki bu ekol hiç de küçük bir ekol değildir-, Kur’an’ı genel zenginliği içerisinde anlamaya çalışmayı neredeyse küfre yakın bir tutum olarak değerlendirmiştir. Oysa Kur’an aynı zamanda belağatı ile meydan okuyan bir kitap olduğuna göre onu nahiv kuralları yanında ‘beyan ilmi’, ‘maânî ilmi’, ‘bedî’ ilmi’ gibi belağat ilimlerine göre okumak gerekir. Bizim tefsir okurken bunlara dikkat etmemiz lazım. Kur’an’ın her tarafı teşbih, mecaz ve istiareler ile doludur; kinaye, telmih, işaret, remiz, imalarla… doludur. Aslında hadisler de öyledir. Neredeyse hepsinde çok belirgin bir sembolik dil vardır. Peygamber (asm) insanların kapasitelerini dikkate alarak hakikatlere kapı aralamıştır. Sormak lazım, siz bunları ne yapacaksınız? Bunları fen bilimleri gibi formüle edemezsiniz. Şahsî algılarınıza bırakacaksınız. Bisiklete binenlere bakıp bizzat kendinde deneyerek sürme kabiliyetini geliştirmeden ‘ben de bisiklete binerim’ deyip bisiklet sürmeye kalkarsanız düşüp kafanızı kırarsınız. Ne yapmak lazım? Kendin deneyimlerle yavaş yavaş öğrenip kendini geliştireceksin.”

“Geçmiş ulemanın veya herhangi bir konuda uygulayıcıların tecrübelerinden ve ilminden faydalanmak ile bu ilimleri bizzat kendimizde etkilerini görerek, taklide kapılmadan kendimize ait bir anlayışa ulaşmak konusunda Said Nursi ne yaptı? Kur’an’ı anlama çabasında Kur’an’ın bizzat kendisinde etkilerini deneyimleyerek, -tabir caizse-, kılıcı çekip ‘benden önceki ulemamız böyle anlamış’ diye nakilcilik yapmaktan kaçınıp ‘Ben böyle anlıyorum’ dedi. Böyle bir sonuca ulaşırken kendisinden önceki dönemlerde Kur’an üzerinde yapılan çalışmalardan elbette çok faydalandı. Fakat bizzat kendisinin tecrübelerinin sonuçlarını yazdı. Tıpkı bisikleti rahat sürülebilen insanları görüp, onların uyguladığı hareketlerden faydalanmak gibi. Fakat sen bizzat başkalarının tecrübelerini kendinde uygulayarak kendine mal etmezsen bisiklet süremezsin. Okuduğumuz metinde geçen ‘eğer çendan telâhük-i efkâr bu kısm-ı sâninin (manevi konuların) mahiyetini tağyir ve tekmil ve tezyid edemezse de, burhanların mesleklerine vuzuh ve zuhur ve kuvvet verir’ ifadesini böyle anlıyorum. Evet, yüzmeyi öğrenmek isteyen birisine, daha öncelerde deneyimli kişilerin tespit ettikleri kuralları öğrenmesi katkıda bulunur. Fakat bu kuralları öğrenmiş olmak o kişinin denize atladığında hemen yüzebileceği anlamına hiç gelmez. Kişinin kendisinin deneyimleyip kendisini geliştirmesi gerekir. Kur’an’dan faydalanmanın kişinin kendine has olması, imanın kişinin kendisinde gerçekleşmesi gibi tüm manevi alanlarda durum genellikle aynıdır: Kişinin imanı bizzat kendisinin deneyimlemesi, bizzat kendisinin Kur’an’ı okuduğunda anlaması o kişinin kendisinin kazancıdır, Kur’an’ın tabiriyle o kişinin kendi ‘kisb’idir. İnsanlar ‘kisb’leri kadar kıymetlidirler. Bu nedenle Kur’an, ‘Rabbinizin katında bizzat kendinizin ulaştığı takvanız kadar kıymetiniz var’ (49: 13) der. Değilse, ‘Ben Müslümanların bulunduğu bir ailede veya toplumda doğdum, öyleyse ben de Müslümanım’ demesi ne kadar gerçekçi olur? Kişinin kendisi Müslümanlığın ne demek olduğunu, gereklerinin neler olduğunu bizzat kendisinde deneyimlemesi gerekir.”

Dersten sonra düşündüğümde, özellikle ‘imanın şahsiliği’ prensibi bana çok önemli geldi. İman, “bir inancın veya inanç konularının aklen doğru olduğuna ulaşmak ve duygularında deneyimleyerek kalben onaylamak” ise başkasının onaylamasının ya da onaylamamasının benim açımdan hiçbir değeri olmamalıdır. İman, “inanılan hususların doğruluğundan emin olmak” ise elbette, bunun benim dünyamda gerçekleşmesi, benim emin olmam gerekir. Daha basit bir dille, “yeme, içme, giyinme, uyuma” gibi ihtiyaçlarım doğrudan benim şahsımla ilgili ise, başkasının doyması beni doyurmuyor, başkasının su içmesi benim susuzluğumu gidermiyorsa aklî ve kalbî boyutu olan imanın da elbette doğrudan benim şahsımla ilgili olması lazım diye düşünüm. Allah razı olsun. 

Yazar hakkında

İlyas Üzüm

Dünyalıyım. Güneş Sistemi sokağında oturuyorum. Yaşadığım Samanyolu galaksisi şehrini bile gezemedim. Yolda mıyım, emin değilim ama "yolda olmak, yolcu olmak" istiyorum; zaman ve varlığın sonsuz yolculuğunda.

Yorum yazın